Kadın Olmak
“KADIN OLMAK” ADLI OYUN ve KİTABIN ANIMSATTIKLARI VE BUGÜN...
Kadınların Gelişimini Önleyen Başlıca Öğe Savaş ya da Savaş Tehditleridir. Ve Barış Hala Çok Uzakta... Ne yazık ki....
Yıl 1991...Türkiye’de yeni bir kriz yaşanıyor...”Bir Koyup Üç almak” için ABD-Irak Krizi’nde taraf olmaya zorlanıyor Türkiye...Yine sokaklar, caddeler insan dolu...”Savaş İstemiyoruz! Savaş İstemiyoruz!” haykırışları dalgalar halinde yankılanıyor! Ama duyurmak ne mümkün...Bir biçimde taraf olmak zorunda kalıyor o dönemde Türkiye...ABD Irak’ı tehdit hareketine başlıyor yine kanlı üniformasını giyerek. O dönemde Adana’daydım. Saddam’ın ülkesine yakın bir kentte. Üstelik İncirlik üssü olduğu için Amerikan askerlerinin gerçek anlamda cirit attığı bir bölgede. Bir yandan savaşa karşı protestolar sürdürülürken, bir yandan da büyük bir korku ve panik yaşadı Adana. Neler yapılmadı ki !...Koli bantlarıyla (Adanalı hemencecik bir isim buluverdi bu banta. Saddam Bantı dedi ona!) pencereler mi kapatılmadı, gaz maskesi telaşına mı düşülmedi, sığınaklar mı hazırlanmadı...Marketlerin bakliyat satan reyonları boşalıverdi birden bire. Ya Saddam Scud füzesi atıverirse İncirlik’e, ne olacaktı Adana halkının hali? Her yerde konuşulan konuydu bu: “-Ya Saddam Scud füzesi atarsa!...Ya atarsa....” İş yerlerinde, sokaklarda, aile toplantılarında, cafelerde, barlarda...Her yerde...Kadınların kabul günlerinde bile...Bir defasında kadınların traji-komik konuşmalarına ben de tanık oldum. Bu anekdotu anlatmadan geçemeyeceğim. Çünkü halkımızın, savaşa nasıl baktığını gösteren üzücü ve komik bir diyalogtu bu. Bir hanım diğer bir hanıma tembihliyor; - Yanımıza “çevirme” yle “sac”ı almayı unutmayalım, emi!..İlgimi çekiyor ve soruyorum: - Ne yapacaksınız çevirmeyi ve sac’ı? Sığınakta ne işinize yarar ki!...Hanım yanıtlıyor beni çok bilmişçe: - Sığınakta hamurla “sıkma” yaparız. – Peki, diyorum. Siz aşağıda sıkma yapıp keyifle yerken yukarıdakiler ne yapacak? diye soruveriyorum hemen ardından. Gerekçesini hemen yapıştırıveriyor: -Ne yapalım, aç mı oturalım! Konuyu uzatmıyorum...Çünkü uzatırsam kavga çıkacak!...değmez diyorum içimden, değmez, boşver! Savaş görmemiş bir halk, başka nasıl davranabilir ki! Sığınağın anlamını, yukardakilerin savaşını, dökülen kanları, göz yaşını, kavrulmuş, parçalanmış cesetleri, bombaları, acıları nereden bilebilir ki! Savaşa böyle bakanlar olduğu gibi büyük bir çoğunluk da yine eylemlerde yerini aldı o dönemde Adana’da ve tüm Türkiye’de. Bir yandan da Adana’da o korkuyu ve endişeyi de yaşadı!..O zaman da yüzlerce insan acı çekti patriot ve scud’ların yağdırdığı bombalar altında.
Bu korkuyu, endişeyi ve acıyı derinden yaşayan insanlardan biri de bendim o dönemde...Bir yandan korkumu bastırmaya çalışırken, bir yandan da, bu korkunun nedenlerini bir tiyatro insanı, hem de bir kadın olarak nasıl üretime dönüştürebilirimin yanıtını aradım günlerce. Önce insan, sonra kadın, sonra da bir tiyatrocu olarak bir şeyler yapmalıydım! Böyle susup oturamazdım televizyonun karşısında, yeşillerin kırmızıya, kırmızının sarıya dönüştüğü bombalama görüntülerini, 36 kısım tekmili birden gösterilen bir sinemaskop film gibi izleyerek. Gerçekten de tam bir illüzyon’du o görüntüler CNN kamerasıyla çekilen. Hele o, ikide bir gösterilen zifte bulanmış deniz kuşu...New age tarzında, doğunun kaderciliğiyle, batının insan hakları safsatasını buluşturan o acıklı müzik eşliğinde, her yanı yağa, ise, zifte bulanmış deniz kuşu! Neredeyse CNN’in simgesi olmuştu. Ziftin ağırlığından zavallı, umarsız, belki de az sonra, başka bir dünyaya göçecek deniz kuşu...Yalnızca o “deniz kuşu” muydu zifte bulunan? O bombaların altında kana boğulan insanlar, analar, babalar, çocuklar, yaşlılar, gençler yok muydu? Vardı elbette. Olmaz mı? Ama onları hiç göremedik her nedense...Yalnızca bir illüzyon yaşadık tüm dünyayla birlikte...”Uçamayan kuş!” ah ne yazık!!! Zavallı kuşa bakın! Artık uçamayacak! Tüh...tüh...tüh...Demek bombalar bu hale getiriyor kuşları? Peki ya insanlar...Onlar? Uçamayan insanlar? Onlar ne yapıyordu bu arada? Uçamayan kuşları mı seyrediyorlardı kumsala sırtlarını vermiş? Çocuklar, bebekler, anneler, babalar, dedeler, nineler ne yapıyordu?
Bütün bu soruların yanıtlarını umarsız ve büyük bir keder ve utanç içinde düşünürken ve sorgularken, yapmam gereken de zihnimde netleşiyordu...Harıl harıl kitaplığımı karıştırıyordum. İçinde bulunduğum bu utanç ortamında ne yapabilirdim , bu acıları sahneye nasıl getirebilirdim? Sonunda buldum. Zeynep Oral’ın “Kadın Olmak” kitabı. Evet...İşte buydu istediğim. 1985’te, Nairobi’de gerçekleştirilen kadın buluşmasından izlenimlerini aktardığı kitap. Pek çok kadın vardı bu kitapta. Acı çeken, mücadele eden, işkence gören, dayak yiyen, utanç duyan kadınlar. Umarsız, inançlı, zayıf, güçlü, ezilen, kararlı, direnen pek çok kadın. Onların anıları, gözlemleri, haykırmaları, çığlıkları, önerileri, düşünceleri, duyguları...Kitabı yeniden yeniden yeniden, defalarca okudum. Ne diyordu kitap öz olarak: “Kadınların Gelişimini Önleyen Başlıca Öğe Savaş Ya da Savaş Tehditleridir. Ve Barış Hala Çok Uzakta...” İşte tam da aradığımı bulmuştum. Evet, yalnızca kadınların değil, tüm insanlığın gelişimini önleyen başlıca öğe savaş ya da savaş tehditleriydi...
Hemen metni oluşturmaya giriştim. En çarpıcı ve etkileyici parçaları ayırdım Zeynep Oral’ın kitabından. Parçaları yan yana getirip bir belgesel çalışma hazırlayacaktım. Kitaptan görüntüler, müzik, anlatı, oyunun iç içe geçtiği bir belgesel. Zeynep Oral’ın kitabını da sahneden eksik etmeyecektim. Zaman zaman kitaba dönerek, bazen anlatarak, bazen oynayarak, 1985’deki anıları, duyguları, çığlıkları, serzenişleri tiyatronun anlatım olanaklarıyla sunacaktım. Bu düşüncelerle metni oluşturmaya çalıştım. Mavi, yeşil, sarı ışıkların gecenin karanlığında gökyüzüne karıştığı görüntülerin, reklam spotu gibi zifte bulanmış kuşla kesildiği savaş haberlerini izleyerek. Parçaları yorumlayan ya da bütünleyen şiirlerle ayırdığım bölümleri birleştirdim. Sonunda iki saatlik bir gösteri metni ortaya çıktı.
Ancak bu metni sahneye taşıyıp nasıl sunacaktım? Kimlerle? Kaç kişiyle? Uzun süre bu metni anlatmaya çalıştım insanlara...Bu arada Irak krizi geçici olarak durmuş ve sıcak savaş Türkiye’nin gündeminden geçici olarak çıkmıştı...Peki canı yananlar, ölenler, kalanlar, sakatlar, öksüz-yetim kalan çocuklar, insanlar onlar ne olmuştu? Onlar da çıkmıştı geçici bir süre insanların gündeminden. Oysa onlar oradaydı. Savaşın olduğu yerde...Sonuçta bu çalışmayı tek başıma yapmaya karar verdim. Altı aylık bir çalışmadan sonra ancak oyunu ayağa kaldırabildim. Çalışırken acı çektim çünkü...Neden bu acıları anlatmayı ben üstlendim tek başıma diye? Çünkü kadınlar anlatıyordu bunları, çocuklar...Bu acıları anlatmak kolay değildi...Oyun belgesel de olsa, anlatıma da dayansa bu acıları taşımak kolay değildi. Örneğin dünyadan bir kadın anlatıyordu:
“Önceleri o ikisi beni dövmekle, falakaya yatırmakla yetiniyorlardı. Sonra elastiki bir şeyi bedenime sarıp astılar ki bu nefes almamı güçleştiriyordu. Sonra boynumdan zincirle beni tavana astılar. Zinciri tavandaki kancasından ansızın yere bıraktıklarında düşüyordum. Bedenimin her yanı kırılmıştı. En çok boynumun kırılmasından korkuyordum. Bütün bu süre içinde bana en çok acı veren neydi biliyor musunuz? Neçektiğim işkence, ne duyduğum acı, ne kemiklerimin kırılması....Yalnız o hücrede tek başına olmaktı en çok dehşet veren...”
Bir başka ülkeden kadın anlatıyordu:
“Bir an geldi ki, gözümüm önünde bir şey hissettim. O hissettiğim şeyle birlikte, gözlerimi açtım. Karşımda kızım duruyordu. Benden daha berbat bir durumdaydı. –Anne! Bir şey söyle, bir şeyl söyle de...Bitisin artık, bu bitsin! diyordu. Ona sarılmak istedim, engellediler. Bizi birbirimizden ayırıp onu yan odaya götürdüler. Orada, yan odada, ona elektrik verirlerken, ben olduğum yerde, dehşet içinde kızımın iniltilerini, korkunç çığlıklarını dinliyordum. Bir an geldi ki artık dayanamaz oldum. Çıldırıyordum. O anda kafam, beynim, tüm bedenin, bedenimin her zerresi patlıyordu!”
Bir diğer kadın anlatıyordu:
“ Çarşafı yok diye ya da, çarşafı olsa bile saçı göründü diye sokaktan topladıkları kadınları hangar gibi bir yere tıktılar. Ben de aralarındaydım. Aramızda on üç, on dört yaşında kız çocukları da vardı. Bizi bir süre beklettikten sonra ikiye ayırdılar. Seçimi neye göre yaptıklarını hiç biz zaman anlayamadık. Kimimizi hangarın bir yanına, kimimizi öteki yanına aldılar. Banim içinde bulunduğum gruptakileri yandaki bir başka bölmeye geçirdiler. Orada, eli usturalı bir polis hepimizin saçlarını sıfır numara traş etti. Sonra üzerinde kocaman harflerle, ben bir orospuyum yazılı örtüler dağıttılar. Bunları boynumuza geçirdikten sonra sokağa salı verdiler. Öteki grubun akıbetini ertesi gün öğrendik. Her birinin ellerini, ayaklarını oturduldukları taburelere bağlamışlar. Hayır...Hayır. Onların saçlarını kesmemişler. Ancak başlarına, içi böcek, fare ya da idrar dolu torbalar geçirip bağlamışlardı.İki saat bu durumda bıraktıktan sonra sokağa salıvermişlerdi. Bu arkadaşların büyük bir çoğunluğu, ya kaptıkları hastalıklardan ölecek, ya da çıldırıp intihar edecekti...”
Bir başka kadın:
“ Tam sınıra yaklaşmıştık ki kucağımdaki bebek birden ağlamaya başladı. Ben altı çocuğumla kaçıyordum. Kucağımdaki bebek altı aylıktı. Bizimle birlikte kaçanlar haklı olarak bebeğin ağlamasından rahatsız oldular. –Sustur şunu! Diyorlardı. –Sustur şunu! Elimden geleni yapıyordum. Ama bebek susmuyordu. Az önce bize saldıranlar, ağlamayı duyup yeniden saldırabilirlerdi. Sonunda bebeğimi susturmaya karar verdim. Yaptım o işi! Bebeğimi sonsuza dek susturdum. Mecburdum...Öteki beş çocuğumu kurtarmak için mecburdum!... ”
Daha pek çok, insanın yüreğini burkan, içini acıtan, anlatması güç anı var kitapta ve oyunda. Tüm dünya, insana dair pek çok antlaşmaya, sözleşmeye, haklar bildirgelerine imza atmışken bütün bu insana yakışmayan ihlaller ve savaşlar da sürmekte bir yandan. Oyunda Evrensel Çocuk Hakları Bildirgesi de var. İnsanların, özellikle Batılı toplumların hiç ağızlarından düşürmedikleri İnsan Hakları Bildirgesi... İnsanlık dışı olaylara ve durumlara dışardan bakarak, mücadele ettiğini sanısına kapılan bir orta-sınıf dernekçi kadın iletiyor bunu bütün bilgiçliğiyle:
“ Her çocuk, ırk, renk, cinsiyet, din ve milliyet farkı gözetilmeksizin aşağıdaki haklardan yararlanır.(Efekt) Ve Dernekçi Kadınımız alıyor sazı eline:
- Onu bedence, kafaca, ruhça geliştirecek, ahlakça, insanlıkça, özgür ve onurlu koşullar içinde olgunlaştıracak bütün olanaklar çocuğa sağlanacaktır. Çocuk toplumsal güvencenin yararından pay alacaktır. Dünyaya geldiği anda bir adı ve ülkesi olacak, sağlık içinde büyümeye ve gelişmeye hak kazanacaktır. Bu amaçla annesiyle birlikte korunacaktır...”
(Yorum: - Daha Bitmedi...)
- Annesiyle birlikte korunacak olan bu çocuk, uygun barınak, beslenme ve oyun haklarından yararlanacak, ona sevgi ve anlayış gösterilecektir.
(Yorum: - Yine Bitmedi)
- Çocuk zorunlu fakat parasız eğitim hakkına sahiptir.
- Çocuk yeteneklerini insanlığa adadığının bilincinde olarak, hoş görü içinde dünya halkları arasında dostluk ve kardeşlik duygularıyla yetiştirilecektir. “
(Yorum- ANLATICI: Cak’tır, Cek’tir diye biten tümceler. Bu tümcelere kanıp tatlı tatlı düşlere mi dalalım, yoksa ozanımıza mı kulak verilim? –Seyirciyle Diyalog)
Oyunda, seyircinin de onayı alınarak Gülten Akın’ın şiirine kulak verilir. Daha doğrusu şiir dramatize edilir.
İtip düşürdüler annesini
Kim kim diye sorma
İtip düşürdüler annesini gözleri önünde.
Amca senin oğlun olmasın.
Olursa kıyamam ölmesin...
(...)
Vietnam Savaşı’na da gidilir oyunda. Zeynep Oral’ın kitabında da, Vietnam’dan izlenimler aktarılır. Bu izlenimler aynen alınır oyuna. Bir gözlemci aktarır:
“Onlar Vietnam savaşı sırasında Amerikalı askerle Vietnamlı kadınların bir anlık ilişkisinden doğmuş çocuklar. Amerikan askerleri Vietnam’dan 1975’te ayrıldığına göre, bugün bu çocukların yaşları 10 ile 20 arasında. Çoğunun annesi de ortada yok. Aralarında sık sık intihar edenleri oluyor. Daha çok küçük olanları.”
(Efekt- Çocuk: - ANNE, BİZ NE YAPTIK DA BUNLARI HAK ETTİK? KİM BUNLAR NEDEN BÖYLE YAPIYORLAR ANNE ?....)
Anne yanıtlayamaz bu soruyu bir türlü. Çünkü yanıtı yoktur bu sorunun. Çocuk haklarından, insan haklarından söz edenler’in günahıdır bu. Bir annenin değil...Nitekim oyundaki Anne de gereken yanıtı vermeye çalışır, insanlığın duyması gereken utancı içinde hissederek:
- SORMA ÇOCUĞUM ARTIK SORMA...KİMSENİN SANA YANIT VEREBİLECEK YÜZÜ YOK....
Ardından Nazım’ın Japon Kızı’nın sesi uzaklardan, taa Hiroşima’dan duyulur:
Kapıları çalan benim
Kapıları birer birer
Gözünüze görünemem
Göze görünmez ölüler
Hiroşima’da öleli
Oluyor bir on yıl kadar
Yedi yaşında bir kızım
Büyümez ölü çocuklar
Saçlarım tutuştu önce
Gözlerim yandı kavruldu
Bir avuç kül oluverdim
Külüm havaya savruldu
Çalıyorum kapınızı
Teyze amca bir imza ver
Çocuklar Öldürülmesin
Şeker de yiyebilsinler
Anlatıları, oyunları ve şiirleri destekleyen, yaklaşık 80 küsur görüntüyle de beslendi bu gösteri. Pablo Neruda, Nazım Hikmet, Bertolt Brecht, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Gülten Akın gibi şairlerimizin anlatılara uygun ya da karşı duran şiirlerle metin zenginleştirildi. Tek kişilik belgesel gösteri “Kadın Olmak”ta anlatıyla, oyunun harmanlanarak bir düşünce iletilmek istendiği, Zeynep Oral’la birlikte, savaşlardan ve getirdiği acılardan rahatsız olan oyuncu-anlatıcı-gözlemci duygularının-düşüncelerinin seyirciyle paylaşılması önemli olduğu için oyun, en az indirgenmiş bir tasarımla gerçekleştirildi. Ortada daire biçiminde bir yükselti, zeminin, fonun siyah bezlerle kapatıldığı bir sonsuz mekan. Ve Anlatıcı-Oyuncu’nun, Meddah’ı anımsatacak biçimde, 56 değişik formda kullandığı kırmızı büyük bir eşarp’la kadınlar canlandırıldı. Bu eşarp kimi zaman bebek, kuş, at gibi canlıları simgeledi, kimi zaman da fular, zembil, pankart, mikrofon, bayrak, ip, baş örtüsü, sarık gibi cansız objeler olarak kullanıldı.
Kadın Olmak adlı bu gösteriyi, en son 7 Mart 2003’te Süleyman Demirel Üniversitesi Oditoryumu’nda oynadım. Türkiye’de sokaklar, caddeler yine doluydu. Yine insanlar haykırıyordu!...SAVAŞ İSTEMİYORUZ! SAVAŞA HAYIR!...diye. 17 Mart 2003’te de Amerika yine kanlı üniformalarını giydi ve girdi Irak’a. Şimdilerde yine Irak’ta. Sivil halka yapılanları her gün izliyoruz televizyonlardan, internetten...Ardı ardına. Yine çocuklar öldürülüyor...Şeker bile yiyemeden öldürülüyor çocuklar...Tüm dünyanın gözleri önünde... Çocuk yine soruyor:
- ANNE BİZ NE YAPTIK DA BUNLARI HAK ETTİK? KİM BUNLAR? NEDEN BÖYLE YAPIYORLAR ANNE ?
Anne yine yanıtlıyor, insanlığın utancını umarsız üstlenerek:
- SORMA ÇOCUĞUM, ARTIK SORMA....KİMSENİN SANA YANIT VEREBİLECEK YÜZÜ YOK !....
Ve ekliyor Brecht’in şiirini hemen ardından:
Ey çocuk gelecekte ne olursan ol
Elde sopa bekliyorlar seni şimdiden
Çünkü bu dünyada çocuk
çöplüktür senin yerin
-O da dolu-
Çocuk, kulak ver ana sözüne:
Vebadan beter bir yaşam seni bekleyen
Ama taşımadım seni karnımda
Buna sessizce boyun eğesin diye
Sende olmayanı sanma elde edemeyeceğini
Koparmaya bak sana verilmeyeni
Taşımadı seni anan köprü altında yatman için geceleri
Ne param var sana verecek, ne de bir dua.
Ve zamanını işsiz kuyruğunda geçirmeyeceğini umarken
Sana güveniyorum yalnızca.
Yanında uykusuz yatarken geceleri
Küçücük eline uzanıyorum sık sık.
Katılacağın savaşları şimdiden planlıyorlar bu kesin.
Ne yapsam o iğrenç yalanlarına kanmaman için?
Ey çocuk, aldatmadı seni anan
Sen bir tanesin diye
Ama büyütmedi de sıkıntılar içinde
Bir gün dikenli tele asılı susuzluğunu haykırasın diye.
Çocuk yanında ol benzerlerinin
Yok edilsin diye “onların” gücü.
Çocuk, sen, ben ve bizim gibi olan herkes
Omuz omuza vermeli ve yaratmalı
SEVGİSİZ İNSANIN BULUNMADIĞI DÜNYAYI.
SEVGİSİZ İNSANIN BULUNMADIĞI DÜNYA’NIN KURULMASI UMUDUYLA....
Kaynakça:
- Nurhan TEKEREK, “Kadın Olmak”, Zeynep Oral’ın aynı dalı kitabından uyarlanmış Oyun Metni, Adana 1992...2002.
- Zeynep ORAL, “Kadın Olmak”, Milliyet Yayınları, XI.B., İstanbul 1986.
- Nurhan TEKEREK, “Kadın Olmak”, Reji Defteri, Adana 2001.
Kullanım Şartları
Künye
Turgut Uyar Şiir Yarışması Ödülü
Site Haritası
İletişim











