Mevsimsiz
Benceajans
İmge Albayrak - Yumuşak G

Çığ Tehlikesinin Olmadığı Bir Dünya İçin

"Çığ" Düşmeye Devam Ediyor...

Şimdilerde, Polonya’nın en köklü tiyatrolarından Kielce Teatr Im.Stefan Zeromskiego’da, Linas Zaikauskas’ın rejisiyle ikinci sezonunu sürdüren, Rusya’da da, Ufa Devlet Tiyatrosu’nda, yine Linas Zaikauskas’ın yönetiminde, 26 Aralık’ta, yazarı Tuncer Cücenoğlu’nun katılımıyla  galasını yapacak olan “ Çığ ”, evrensel temasıyla, daha pek çok ülkede ses getirmeye hazırlanan bir yapım.

 

Çığ tehlikesinin bir metafora dönüştürüldüğü oyunda, “Üç Maymun” a dönmüş bir toplumun, bu tehlike karşısındaki suskunluğu, teslimiyeti anlatılıyor. Bilinmez bir zamanda, bilinmez bir uzamda, geçmişi ve geleceği olmayan suskun bir toplumun trajik ikilemi sergileniyor. Çığ tehlikesi karşısında , artık kanıksanmış ve töresel bir nitelik kazanmış bu suskunluk, yine aynı toplumun içinden çıkan başkaldırıyla, ritüelistik bir sevince dönüşüyor oyunda. Sevinç de, dönüşümü imleyen bir muştuya.    

 

Çığ simgesel anlatımıyla, gizemli ve büyüsel atmosferiyle, zengin bir boyutta gelişirken, baskı-tehlike ve korku-suskun toplum ilişkisiyle ironik bir anlam da kazanıyor. Cücenoğlu “ Çığ ” ın oluşum sürecini, Yusuf Kurçenli’nin anlattığı bir anısına dayandırıyor: “ Bir gün değerli yönetmen dostum Yusuf Kurçenli ile söyleşiyorduk. İlginç bir durum anlattı bana... ‘Doğu Anadolu’ da, çevresi dağlarla çevrili bir yerleşim biriminde yaşayan insanlar, kesinlikle yüksek sesle konuşamazlar, kahkaha atamazlar, kısacası gürültü yapamazlarmış...Çünkü yapılan gürültü patırtı çığ düşmesine neden olurmuş. İşin ilginç yanı çığ tehlikesinin, yılın dokuz ayında söz konusu olmasıymış. Bu insanlar yılın yalnızca üç ayında bağırabilirler, silah atabilirler ya da çocuklarını doğurabilirlermiş...”1.

 

Bu çarpıcı durumdan çok etkilendiğini söyleyen Cücenoğlu, bunu mutlaka bir oyuna dönüştürme zorunluğu duyumsadığını ifade ediyor. Böylece  “ çığ ” ı bir metafora dönüştürerek ve “Erken Doğum” gibi bir dramatik olayla değişmenin zorunluluğunu getirip, bu görevi ve sorumluluğu da, topluluğun genç üyelerine yükleyerek, çığ tehlikesini yöreselden evrensele taşıyor. Oyunu şekillendiren ana tümceyi de; “Yalnızca bir doğa olayı değildir çığ... Belki de biz yarattık bu korkuyu beyinlerimizde...”2 diye özetliyor. Şimdilerde Bursa Devlet Tiyatrosu’nda ikinci sezonuna başlayacak olan “ Çığ “ hakkında  oyunun yönetmeni Ayşe Emel Mesçi şu yorumu yapıyor: “ Tuncer Cücenoğlu’’un  ‘ Çığ ‘ adlı oyununu okurken kafamda ardı ardına birçok soru büyüyor, deyim yerindeyse sorunlar eklemlene eklemlene bilincimde çığ oluyor. Oyunun gerçek bir olaydan hareket eden çok sade ve metaforik bir yapısı var. Mekan bir dağ köyü. İnsanlar kış aylarını hiç gürültü etmeden, sesten yalıtılmış bir ortamda geçirmek zorunda, çünkü bir tüfek patlaması, bir nara veya yeni doğmuş bir bebek çığlığı kendilerini kuşatan dağların tepelerine çığ olarak dönebilir. Bu tehlikenin yarattığı korku köydeki tüm yaşama, insanların derilerinin gözeneklerine dek sinmiş...”3.

 

Çığ tehlikesi ne kadar doğal bir olaysa, erken doğum da o kadar doğal bir olaydır. İşte “ Çığ “ da aksiyonu ateşleyen, bireyden başlayarak, toplumun da bu çığ belasından kurtulması, dolayısıyla evrilmesi gerektiğini imleyen dramatik olay bu erken doğumdur. Topluluğun büyüklerinin direktifleri doğrultusunda birleşen iki gencin, hesapta olmayan bir şekilde, erken doğumla gelen bebeğiyle birlikte olan olur oyunda. Belki yüz, belki bin yıllık yalnızlığında suskunluğun dayanılmaz ağırlığını yaşayan ve geçmişte benzeri olayları, Yargıcılar Kurulu’nun kararıyla, son derece insana yaraşmaz bir yolla, gebe kadını tabuta koyup diri diri gömerek çözen bu toplum bu yeni sorunu çözemez. Çünkü ilk kez bir Genç Adam direnir ve baktı ki olmaz doğrultu verir silahını! İlk kez böyle bir tepkiyle karşılaşan topluluk şaşkına döner. Endişe ve panikle birlikte yaşanan şaşkınlığı yaşar:

 

“  (...)

GENÇ ERKEK: (Tüfeği havaya doğrultur) Durun bakalım! (Bir an herkes durur...   Tam bir şaşkınlıktır yaşanan)

BAŞKAN: Ne yapmak istiyorsun evladım?

KADIN ÜYE: Bu ne demek?

ERKEK ÜYE: Ne yapıyor bu?

GENÇ ETKEK: Tetiği çektirmeyin bana!

BAŞKAN: Olur mu böyle şey?

KADIN ÜYE: Tetiği çekersen tüfek patlamaz mı?

ERKEK ÜYE: Tüfek patladığında... Aman Tanrım!

BAŞKAN: Ama... Ama hepimiz ölürüz!

GENÇ ERKEK: Evet... Ölürüz! Ya karım yaşayacak ya da hep birlikte gebereceğiz!

(...) “ 4

 

 

Doğum gerçekleşecektir. Çığ tehlikesine karşın gerçekleşecektir. Topluluğun üyelerinin korku dolu, şaşkın ve umarsız bakışları altında doğum gerçekleşir. Bebek doğar ve doğal olarak çığlık atar. Bekler herkes “ Çığ “ ı suspus olmuş! Ama çığ düşmez. Düşemez! Düşmeyecektir de! Çünkü ilk kez bir ademoğlu “ Hayır ” demiştir çığ’a . Hayır! Çünkü doğum da doğal, doğal olduğu kadar insanidir de. Üstüne üstlük “ yeni “dir, yeni olduğu için de “ umut “ tur. Güzel bir geleceğin habercisidir. Bu yüzden ardından “ sevinç “ gelir. Yıllardır, çığ tehlikesinin geçtiği zamanı bekleyen ve o zamana dek temizlenip parlatılan tüfekler zamanından önce ateşlenir. Hem de doğumun hemen  ardından ateşlenir, sevinç naralarına karışan coşkuyla. Yine çığ düşmez. Düşemez! Artık tehlike geçmiştir. Suskun toplum çığ tehlikesini def etmiş ve bu beklenmedik doğumla artık konuşmaya, dahası haykırmaya başlamıştır.

 

Camus’nün  “ Sıkıyönetim”5 indeki Diego, nasıl aşkını dahi feda ederek Veba’ya dur deyip, Kadiz’de yeni bir dönem başlamasına neden olmuşsa, bu oyunda da Genç Erkek çığ’a dur demiştir. Böylece yeni bir yol aralanmıştır ışığa, aydınlığa doğru. Bundan böyle artık susulmayacaktır herhalde. Bir kişi dahi “Hayır!” dese, arkası gelir çünkü. Bu yanıyla, yani bireysel başkaldırı açısından, “Varoluşçuluk” un çılgın sularında kulaç atan bir oyundur Çığ. Aynı zamanda bir toplumun trajik ikilemini de ortaya koyarak tragedya boyutuna da ulaşmaktadır. Bir yanda çığ tehlikesi, öte yanda son derece insani olan konuşma isteği. Daha da indirgendiğinde Töresel Olan ve İnsani Olan’ın yan yanalığı. Bu ikilemin vicdani rahatsızlığını duyumsayan ve bu yüzden esrikleşen Yaşlı Adam’ın dışında zorunlu olarak bu ikilemi bilse dahi, susmayı sürdürerek yaşar herkes. Topluluk insani olanı ancak Yaşlı Adam’ın tek torunu olan Genç Erkek  sayesinde tanır ve seçer. Sonrasında, böylesine suskun toplumlarda, bir kişinin dahi “ hayır “ demesiyle  bir çok şeyin değişebileceğini imleyen  umuda doğru yol alır oyun.

 

Çığ oyunda, toplumun ve bireylerinin tehlike olarak gördükleri bir baskı aygıtı olarak simgelenmiş. Öylesine bir baskı aygıtıdır ki çığ, dayatılan kurallar dizgesinin dışına biraz çıkıldığında insanları yok eden devasa bir güce dönüşmektedir. Bu noktada evet; “ yalnızca bir doğa olayı değil “ denilebilir çığ için. Düşünme yetisini kötürüm eden, körelten bir korkudur çığ. Cücenoğlu’nun soyutlamasıyla baskının simgesel yansımasıdır. “ Yazar oyunda toplumsal suskunluğun yarattığı acıyı, sustukça sıranın herkese geleceği gerçeğini baskıcı bir ortamda vermiştir. Bu ortamda özgürlüğün denetim altında tutulması, düşünmenin önemsenmeyişi, faili meçhul ölümler (ağabeyin ölümündeki kuşku) insani duyguların sürekli bastırılmasını ele alır. Özel yaşamın dahi denetim altına altında oluşu (cinsel hayatın bile) törelerin, yörenin yaşam tarzını getirdiği yoğun baskı, insanoğlunun biriken enerjisinin boşalmayıp ruh sağlığının etkilenmesine neden olmaktadır. Yazar bu nedenle oyunun belli bir yerde ya da ülkede geçmesi yerine, baskının olduğu herhangi bir yeri ele alarak evrenselliği yakalama çabasındadır. Oyunda ayrıca kendi toprağına duyulan sevgi ile daha iyi bir yaşam özlemi karşıtlanır ”6.

 

Öylesine gizemli ve tuhaf bir topraktır ki burası, yaşayanlar, gençken, elleri iş tutarken göç ederler başka diyarlara. Ölüme yaklaştıklarında geri dönerler bu ölü toprağına. Yaşlı Kadın’ın ağzından şöyle söze dökülür bu tuhaf gerçek:

 

(...)

   YAŞLI KADIN: (Oğluna) Sen doğdun...İlk kar düştüğünde bırakıp gittik buraları... Gittiğimiz yerde uzun süre gene böyle sessizdik. Kaldığımız yer buradan göç edenlerin oluşturduğu bir göçmen mahallesiydi... Orada alışkanlıklar aynen sürüyordu. Yani biz göçmenler sessiz ve ürkektik... Yerliler bizi çok seviyordu... Bütün işlerde bi,zim çalışmamızı istiyorlardı... Çünkü hiç hayır demiyor, tepki vermiyorduk. (...) En ağır işlerde çalışanlar bizlerdik! Yerliler bizden çok farklıydılar. Gürültücü ve kavgacıydılar... Ağız dolusu gülebiliyorlardı.

   (...) “7

Kardeşinin, denetleyemediği enerjisini boşaltmak için nara atma isteği karşısında, Yargıcılar Kurulu’nun kararıyla diri diri öldürülmesine sesini çıkartamayan, acısından ve kahrından bunalıma girerek esrikleşen Yaşlı Adam da bu süreci şöyle anlatır:

(...)

   YAŞLI ADAM: Gençler hep gitti. Bir daha dönmediler. Ama biz ne yaptık geri döndük. Bütün kış çalışıp edindiğimiz unumuzla, şeker ve tuzumuzla arpa ve buğdayımızla  geri döndük... Kışın bunca insan yesin diye. Her yıl biraz daha suskun olmayı öğrettik size ve geri döndük. Artık hep buradayız. “ 8

 

Bir kısır döngüdür Yaşlı Adam’ın anlattığı. Göçülür, çalışılır, dönülür. Ne zaman? Çığın eridiği üç aylarda. Cücenoğlu bu noktada aynı zamanda çok boyutlu bir “göç” olgusuyla birlikte, -toprak-yurt özlemini de imler. Kuşkusuz çıkış noktası Anadolu coğrafyasıdır. Ama göçü de soyutlayarak “göçmenlik”, “ötekilik” kavramına da dokundurarak farklı boyutlarda da düşünülmesini sağlar. Nasıl bir göçmenliktir bu? Köyden kente göç mü? Çalışmak üzere bir başka ülkeye göç mü? Somutlarsak, Türkiye’den Almanya’ya mı?  Taşradan büyük kentlere göç mü? Daha da uç noktada siyasal nedenli göç mü? Bütün bu sorular oyunun evrensel boyutunu da getirmekte.

 

Çığ’da da soyutlamanın anlatım yollarından pek çoğunu kullanmış Cücenoğlu. Çığ simgesel olduğu gibi grotesk bir nitelik de taşımaktadır. Baskıdan-tehlikeden bu boyutta -yıllardır, yılda dokuz ay fısıltıyla konuşacak kadar-  korkulması, korkunun insanları, en yakınlarını dahi diri diri gömebilecek noktaya taşıması ürpertici ve şaşırtıcıdır. Aynı zamanda da ironiktir de.  Çığ tehlikesinin yarattığı bu boyutta korku beklenen ya da umulan bir tutum değildir. Ancak gerçek budur. Beklenen bu toplumun bir biçimde “ Hayır! ” demesi gerektiğidir. İşte beklenen “ susmamak “ la, gerçekleşen “ susmak “ arasındaki aykırılık da insanın yüreğini sızlatan, acı bir gülümsemeyi beraberinde getirir ve çok tanıdık-bildik şu sloganı anımsatır: “ Susma, sustukça sıra sana gelecek ” ! Bu yüzden, bebeğini her şeye karşın doğuran Genç Kadın’ı ve tüm topluluğu tehdit edip karşısına alarak, bu yeni ve güzel olayı yaratan Genç Erkek’i, başkaldırısı bireysel de olsa alkışlarız.

 

Çığ oyununda zaman ve uzam da soyutlanmış. Konuşmalar dahi fısıltıyla gerçekleşmekte. Tehlikenin ve korkunun boyutu anlatılmakta böylece. Hülya Nutku’nun deyişiyle; “ Sahneye Sessizliğin Sesi Egemendir “9.  Oyunda başka simgesel öğeler de var. Bunlardan biri, çığın erime zamanı yapılan şenliğe-ritüele hazırlanan ve sürekli temizlenen silahlar. Silah bir güçtür ve ateşlenmesi demek “ses-tehlike “ demektir. Ancak bu güç, töresel olarak tehlike geçtiğinde kullanılır. Öncesinde ateşlemek isteyen, silahı kullanamadan yok edilir, hem de diri diri gömülerek. Diğer bir simgesel öğe de suyun biriktiği yalak’tır. Yalak yaşamı simgelediği gibi ölümü de simgeler.

 

Başkaldırının ardından gelen şenlik atmosferi ise, doğanın bir parçası olan insanın, özgürleşmesini kutsadığı ritüelistik bir motiftir. Çığ’da kişileştirmede de soyutlamaya gidilir. Kişiler kendi içlerinde şöyle gruplandırılabilir: 1. Susarak çığ tehlikesinin ya da baskının sürmesine bir biçimde katkıda bulunanlar (Yaşlı Kadın, Kadın, Adam).  2. Sesini yükseltmek isteyenleri, insanların ölümüne sebebiyet vermekten yargılayanlar (Başkan, Kadın Üye, Erkek Üye). 3. Yargılayıcı Kurulu’na doğrudan hizmet edenler (Ebe ve Kolcular). 4. Başkaldıranlar (Genç Erkek ve dolaylı olarak Genç Kadın. Erkeğin başkaldırısı daha bilinçlidir. Kadının ki ise, yine bir doğa olayından kaynaklanan gebeliğin zorunlu bir sonucudur. 5. Vicdani Rahatsızlık Duyanlar (Yıllardır sustuğu için duyduğu rahatsızlıktan ötürü esrikleşmiş Yaşlı Adam).

 

Bebeğin doğuşundan sonra, yıllardır içinde biriktirdiği tepkisi adeta bir çığlığa dönüşür finalde Yaşlı Adam’ın. Ardından da tüfeği ateşler. Umutlu bir geleceğin muştusudur bu çığlık. Başka bir deyişle Cücenoğlu’nun umudunun. Bu nedenle, “ belki de biz yarattık bu korkuyu beyinlerimizde “ diyerek çığ korkusunun kaynağını yine insana, topluma bağlar yazar. O halde korkunun beyinlerden silinmesiyle çığ tehlikesi de ortadan kalkacaktır. Tıpkı yeni doğmuş bir bebeğin büyümeye başlaması gibi. Böylece korkunun, baskının olmadığı, insanca değerlerin geçerli olduğu özgürlükçü ve barışçıl bir toplum da kurulacaktır. Hem de toplumun kendisi tarafından.....

 

Dip Notlar:

 

1Tuncer CÜCENOĞLU, “ Yalnızca Bir Doğa Olayı mıdır Çığ ? ”, “ Çığ “, MitosBoyut Yayınları, İstanbul 2002, s: 5.

2Tuncer CÜCENOĞLU, A.g.e.,  s:5.

3Ayşe Emel MESÇİ, “ Çığ Korkusu ve Suskun Toplum “, Bursa Devlet Tiyatrosu Oyun Broşürü, Eylül 2003, s: 3.

4Tuncer CÜCENOĞLU, “ Çığ “, MitosBoyut Yayınları, İstanbul 2001, s: 56.     

5Albert CAMUS, “ Sıkıyönetim “, Çev.: Bertan ONARAN, Ara Yayıncılık, İstanbul  1990.      

6Doç.Dr. Hülya NUTKU, “ Sessiz Bir Çığlık: Çığ  “, Tuncer CÜCENOĞLU, “ Çığ “, MitosBoyut Yayınları, Mayıs 2002, İstanbul,  s: 10.

7Tuncer CÜCENOĞLU, “ Çığ “, MitosBoyut Yayınları, Mayıs 2002, İstanbul, s: 35.

8Tuncer CÜCENOĞLU, A.g.e., s: 26. 

9Doç.Dr. Hülya NUTKU, “ Sessiz Bir Çığlık: Çığ  “, Tuncer CÜCENOĞLU, “ Çığ “, MitosBoyut Yayınları, Mayıs 2002, İstanbul,  s: 8.