Peritonitli İnek
Dedemlerin evi, yolun karşı tarafında, yüz metre kadar ötemizdeydi. Evleri caddeye değil, Antakya’ya bakıyordu. Evin ön tarafında bir pergola vardı. Sık sık onlara gider, evde olup olmadıklarına aldırmadan, pergolanın ahşabını tutan kalın, yuvarlak, yeşile boyalı demirlerin etrafında dönen dönen dönerdim kendimden geçene kadar. Sonra orada bulunan sedire uzanır, uyurdum. Çoğu kez ninem uyandırırdı beni. İzinsiz, mutfaklarına dalar, kaşık çatal alırdım. Beni buyur etsinler etmesinler, sofralarına misafir olur, onlarla birlikte yemek yerdim. Evimizde bulamadığım rahatlığı, hep orada bulurdum.
Sarı ve siyah iki inekleri vardı dedemlerin. İnekler; geceleri ahırda, gündüz-leri gök kubbe tavanlı avluda geçirirlerdi günlerini. Dedemlere gittiğimde, avluda yemlenen, dur durak bilmeden geviş getiren inekleri merakla seyrederdim. Ninem, kırlardan topladığı yeşil otları, yemleri, suları, avluda verirdi ineklere. Her iki ineğin kocaman bedenleri vardı. Boyunlarında mavi, yeşil boncuklardan oluşan bir de gerdan. Ninem takmıştı o gerdanları. İneklerin sağılması, nedense çok ilginç gelirdi. Kocaman memelerin, meme başlarından bakraçlara akan süt!..
O süt ki, sabah kahvaltısında beraber olurdu bizimle. Akşama yoğurt. Bir sonraki günün öğleüstünde ayran… Başka zamanlardaysa peynir, çökelek, süzme yoğurt olarak ziyaret ederdi beni, kardeşlerimi, annemi, babamı…
Önceleri pek korkardım ineklerden. Aramızda belirli bir mesafe bırakarak, uzun bir süre seyrettim. Sonra her gün mesafeyi azaltmaya başladım. Nihayet bir gün, elimi sarı ineğin kafasına koydum. Sarı inek yediği yemeği bıraktı; uslu uslu durdu. Kafasının ön tarafını taradım, beş dişten oluşan iki tarakla. Taradığım süre içinde, hiçbir şey yapmadan kımıltısız, sessiz sessiz durdu. “Beni tarayabilir, okşayabilir, sevebilirsin,” dercesine.
Siyah ineğe haksızlık olmasın, kıskanmasın diye, onun da kafasını ellerimle taramaya, okşamaya başladım. Siyah inek de aynı şekilde kımıltısız, sessiz sessiz, uslu uslu durdu. Daha sonra bu alışkanlık haline geldi. Dedemlere her gidişimde önce avluda duruyor, bana yaklaşmalarını istiyordum. Onlarda beni kır-mayıp, yemek yiyorlarsa yemeği, su içiyorlarsa suyu bırakıp yanıma geliyorlardı. Ben de aynı anda her ikisinin kafalarını kaşıyor, tarıyor, okşuyor, bazen bo-yunlarına sarılıyordum. İnekler sırt ve karın bölgelerini kaşıyamadığından ola-cak, büyük bir rahatsızlık duyuyorlardı. Bunun ayrımına varınca, karınlarını, sırtlarını ve sağrılarını da okşamaya başladım.
Bazen avludayken denemek amacıyla bir şey yapmadan, öylesine durur-dum. Bu defa inekler homurdanmaya başlar, kafalarını bana doğru uzatırlardı. Ben de her zaman yaptığımı yapardım. Her ikisini sevmeme rağmen, sarı ineği daha çok seviyordum.
Bir gün yine avluya, ineklerin yanına gittim. Sarı inek pek keyifsizdi. Kuyruğunu sinirli sinirli sallıyor, garip garip hareket ediyordu. Siyah inekse hemen başını uzattı. Siyah ineği okşarken, sarı inek sağa sola, ileri geri, huysuz huysuz hareket etmeye devam etti. Kafasını sürekli sola çeviriyor, okşamama izin vermiyordu. Sarı inek, eski uysal sarı inek değildi; çok sinirliydi. Doğrusunu isterseniz ondan pek korkmuştum. Bana bir şeyler anlatmak istiyor ama bir türlü an-layamıyordum. Neydi acaba sorunu?
Derken, karnında sivri bir şey gördüm; baktım, paslı bir tel ucuydu bu. Önce telin karnına batmış olduğunu sandım. Teli çekmek, acısına son vermek istedim ama beceremedim. Beceremediğim gibi inek daha da huysuz oldu. Hatta üstüme üstüme geldi, korkarak ondan kaçtım.
Hızla avludan çıktım, dedeme haber vermeye gittim. Dedem, her zamanki öğle uykusundaydı. Uyandırdım. Durumu anlattım, şaşırdı. Bana yanıt vermeden doğruldu, yatağından kalktı.
Alelacele ineklerin yanına geldi. Sarı ineğin karnından dışarı çıkan paslı teli görünce,
“Önemli değil; inek tel üzerine yatmış, cildine batmıştır,” dedi, telin deriden çıktığı yeri elleriyle hafifçe yoklayarak.
“!.. ”
“Hadi çıkaralım” diyip, teli çekmeye başladı.
Ancak, öyle rahat çekemedi. Bunun üzerine kuvvetlice asıldı. İnek korkunç bir şekilde böğürüyordu. Nihayet tel çıkmaya başladı. Çıkmasına çıkıyordu ama bir türlü bitmek bilmiyordu. Sonunda bitti. On beş-yirmi santim uzunluğunda, iç içe kıvrılmış paslı bir teldi.
“Bu telin dışardan hayvanın karnına girmesi, mümkün değil. Olsa olsa, teli yutmuştur bu salak hayvan!” dedi dedem.
Dedemin açıklaması inandırıcı gelmedi. Sarı ineğe de, “salak!” demişti. Ona kızdım ama ne de olsa dedemdi. İlginç olan, on beş-yirmi santimetre uzunluğunda, sert, metal bir şey nasıl yutulur? Yutan, bir hayvan olsa bile.
Aynı gün dedem, tel gözlüklü veteriner bir hekim çağırttı. Veteriner hekim şaşırmakla beraber,
“Olan olmuş, iğne yazacağım; en az bir hafta ineğe tatbik edilecek,” dedi.
Derhal tedavisine başlandı. Ancak bir gün sonra ineğin karnı davul gibi şişti. Dışkısını da yapamaz oldu. Veteriner hekim, ilaç miktarını arttırdı ama bunun pek yararı olmadı. İnek, böğüre böğüre iki gün içinde öldü. Böylece, ben de ilk kez ölümle tanışmış oldum. Sarı ineğin ölmesi, çok çok üzdü beni.
Üzmesi bir yana, kahvaltıların, öğle ve akşam yemeklerinin tadı değişmişti birden. Ne sütün, ne yoğurdun, ne ayranın, ne peynirin, ne de çökeleğin tadını alabildim sonra. Bütün bu gıdalar hemen yerine konmuştu sofralarda. Ama ona duyduğum sevgi, tarif edemediğim duygular, asla yerine konmadı bir daha.
Aradan yıllar geçip, doktor olduktan sonra anladım sarı ineğin ölüm nedenini: Karın zarı iltihabı peritonitten.

Kullanım Şartları
Künye
Turgut Uyar Şiir Yarışması Ödülü
Site Haritası
İletişim












