Sayıklamalar
Öyle dağınığım ki… Kül tablasının tepeleme dolduğunun farkında bile değilim. Hem senin bana aldığın küpeleri de bulamıyorum. Bir şeyleri saklarken kaybeder oldum. Neden saklıyorum, kimden saklıyorum? Onun da yanıtı yok aslında… Benden başka benim eşyalarıma dokunan kimse de yok. Neden saklıyorum? Yıpranmasın, bozulmasın diye korumaya almak istemiş olmalıyım. Onun da bir anlamı yok. Kullanılmayan bir şey neden eskisin? Hem neden kullanmıyor da saklıyorum? Bilmiyorum.
Öyle yorgunum ki… Hiçbir şeye yetişemiyorum. Her şey yarım, her şey eksik, tamamlanmamış, tuhaf, anlamsız… Perdeler sigara dumanından neredeyse kararmış, Yıkamak gerek… Yorgunum. Birinin bu kitapları okuması gerek, o da benim... Sıraya koyuyor, sonra bir başkasından başlıyorum. O, yerini bir başkasına yerini bırakıyor, sonra yeniden yarım bıraktığıma geri dönüyorum. Kollarımda daha önce hiç bilmediğim bir ağrı... Bütün gün aynı pozisyonda durmak zorunluluğundan olabilir mi? Kaç yıldır aynı pozisyondayım oysa… Kaç yıldır aynı masanın başında, aynı işi, aynı mekanik işleyişle yapmaktayım. Neden şu ara kollar ağrır, bilmiyorum. Boyun fıtığı olasılığı, ya da kalp krizi… Umurumda bile değil… Doktora gitmeyişimi fark etmiş insanlar… Neden gitmediğim soruluyor. Sanırım her şeye, herkese inancımı ve güvenimi yitirdim. Doktorlara da güvenmiyorum. Bilmiyorum.
Öyle ilgisizim ki… Yeni çıkan şarkılardan bile haberim yok. Oysa severdim bazı müzisyenleri takip etmeyi. Sadakatimi yitirdim. Sevdiğim şeyleri gözlemeyi… Yağmuru da kanıksadım artık… Barajların dolduğuna sevinmekten de vazgeçtim, kuraklığın bittiğini düşünmenin heyecanından da… Ellerim eşofmanımın ceplerinde, bu pencerelerin önünde farklı bir şey görmeyeceğimi bile bile anlamsızca akıp giden trafiği izlemekten başka bir şey yapmak geçmiyor içimden… Sehpanın üzerine bıraktığım çiçekler artık solmuş, atmalıyım. Ama önce onları kutlamalıyım. 10 Ocak’ta, fuarda verilmişti bu buket…”Kutlarım, bu kadar süre nasıl dayandınız bu can sıkıcı eve ve bana?” Vazodaki su bataklık gibi kokmuş olmalı… Oysa yanlış anımsamıyorsam, suyu her gün değiştirmiştim. Atmak gerek… Odamdaki komodinin üzerindeki nergis ve sümbüllerin suyunu da değiştirmeliyim. Hatta ara sıra koklamalıyım. Saksıdaki sümbül ne oldu? Bu yıl yeşermekte gecikti. Topraktan daha yeni sürmeye başlamış. Eğer açmayı düşünüyorsa acele etmeli, bu gidişle Şubat’ın ortalarını bulacak demektir. Belki de vazgeçmiştir açmaktan. İlgilenmemi bekliyor da olabilir. Sümbül açıp açmamakta kararsız gibi geliyor bana… Benim gibi belirsizlik ve durağanlık yaşıyor. Sen almıştın onu da… Sevdiğim çiçekleri alırdın. Sevdiğim şeyleri bilirdin. Neden seni sevdiğimi bir türlü anlamadın? Bilmiyorum. Bunlara kafa yorar mısın sen? Sanmıyorum.
Öyle uzaktayım ki… Ankara’ya kar yağmış, görmedim. Göl donmuştur şimdi… Karabataklar aç kalmıştır yine… Kuru ekmekleri biriktirmeli, buğday ve darı almalıydım Ulus’taki kuşçudan… Kuşçu beni merak ediyor mudur acaba? Neden artık hiç gelmediğimi sorguluyor mudur? Ama karabataklar, güvercinler beni bekliyor olmalılar. Sakarmekeler sonra… Belki sen darı ve buğday götürürsün… Beyaz ellerin yine ısıtır kuru ekmekleri, darı tanelerini… Gölün buz tuttuğunu düşünmüş olabilir misin? Benim uzak kentlerde kalakaldığımı, artık olmadığımı, buzlandığımı, o tabakanın her gün biraz daha kalınlaştığını… Düşünmüş olabilir misin? Bilmiyorum.
Öyle bomboşum ki… İçimde öyküler geziniyor, sözcükler uçuşuyor… Yakalayamıyorum. Birini yakalasam, diğeri elimden kayıyor. İlk doğru sözcüğü bulmak ve akışın başlamasını sağlamak için didiniyor, didiniyorum. Günlerce sözcüklerle boğuşuyorum. Tek tek uçuşuyorlar, karmakarışık, anlamsız… Bir kaçını bir araya getirebilsem, sonu gelecekmiş gibi geliyor. “Sonu gelecekmiş gibi…” Bazı sonların ise geldiğini görmek istemiyorum. Kaçıyorum. Şarkılardan, başkalarının yazdığı kitaplardan, kendi yazdıklarımdan, yazacaklarımdan, olacaklardan ve olanlardan, hatta olmayacaklardan… Kaçıyorum, saklanıyorum. Bazen duruyorum öylece… Kapı arkasında bekleyen bir eski zaman Çerkez gelini suskunluğunda ve hareketsizliğinde… Neyi bekliyorum? Bilmiyorum.
Öyle üzgünüm ki… İçimde uzun ağlama sonralarındaki ezikliğe benzer bir daralış… Derin nefes alma isteği… Sıcak suların içine kendimi bırakıp, suyun hareketiyle salınım arzusu… Yanına usulca oturup, uzun, upuzun bir yolculuğa çıkma hayalleri… Seni çok özlemiş olabilir miyim? Evet, galiba…
Öyle özledim ki seni... Sen bilmiyorsun.
Ocak.2010/ Adana

Kullanım Şartları
Künye
Turgut Uyar Şiir Yarışması Ödülü
Site Haritası
İletişim












