Mevsimsiz
Benceajans
Perihan Baş - Şiir Tuttu Elimden

Dumanlı Gri-Yeşil Bekleyiş

Dumanlı Gri-Yeşil Bekleyiş

Sen henüz bu mavi gezegende yoktun. Köklerim cılız ama gençlik kadar umutlu, toprak sulak ve bereketli, güneş daha bir parlaktı. Dört yanı duvarlarla çevrili bu küçük bahçede güzel bir gelecek düşlüyordum.  Tam çiçeğe durmuştum ki bir Nisan sabahı, yanı başımdaki pencereden dünyaya gelmek için verdiğin çabayı ve doğuştaki mucizeyi izledim. Daha o dakikada açtığın gözlerindeki ışıltıyı ilk ben gördüm ve bir daha asla unutmadım. Yapraklarımın her gözeneğine hayat veren güneş kadar güzel, güneş kadar güçlü, bir o kadar şaşırtıcıydı ışığın. Unutuverdim çiçeklerimin telaşını, yaprağımın sancısını, dallarımın sabırsızlığını… Varsın olsundu, nasılsa her bahar olduğu gibi bu bahar da aldanacaktım yalancı güneşe… Tek çiçeğim sen oldun o bahar, yapraklarım gülüşün, sesinin cıvıltısı dalım budağım…

Bahar geçti, yaz kavurdu, güz esti. Pencerede küçük, yuvarlak bir yüzdün bebek kokulu… İlk adımların bana doğruydu, bedeninin ilk yalpasında bana sarıldı küçük kolların… Sonra birden gittiniz. Bilmediğim uzak kentlerde büyüyecekti gözlerin artık… Uzak kentlerin ağaç gölgeleri örtecekti üzerini geceleri… Yabancı masallar fısıldayacaktı başka kentlerin karmaşık isimli ağaçları… Kış dövüyordu sokakları şimdi… Donmuş toprakta sıkışıp kaldı gövdem.

Yazla beraber geldin ama… Hep yazla geldin. Her gelişinde hep ilk bana sarıldın. Dumanlı gri-yeşil meyvelerimi bekledin gölgemde kuşlar oynaşırken. Gövdemden fışkıran kendime has reçinemin kurumuş baloncukları sevinç gözyaşlarımdı. Gövdemin yaşlandıkça genişleyen çatlaklarını okşayan küçük ellerinden en uç dallarıma kadar ulaşan sonsuz ve sessiz sevginle yaşar oldum ben… Güneş gözlerin bulutlandığında bilirdim. Gitme zamanıydı.

Öyle uzun zaman bekledim ki seni… Mevsimler döndü başımda, duvarlar yükseldi, laleler çoğaldı eteklerimde… Bahçe duvarının briketlerinde çukurlar açtı öfkeli yağmurlar… Sonra kuşlar girip yuva yaptı o tekinsiz oyuklara… Kim bilir kaç tüysüz serçe yavrusu yuvarlanıp, çakıldı betona… Uzanabilseydi kollarım korurdum onları sen geldiğinde ilk uçuşlarını görebilmen için… Olmadı. Beni bir erik ağacı olarak yaşama başlatan doğa izin vermedi.

Bir gün sarmaşık gülleri azalmaya başladı ansızın. Tırmandıkları çatıdan yavaş yavaş indiler. Sonra duvarlara tutunmaktan vazgeçip kendilerini sonsuz bir boşluğa yuvarlanırcasına bırakıverdiler yere… Taç yapraklarını okşadığın kırmızı kadife gül kurudu. Leylak ağacı dimdik karşımdaydı ama... Sanki çöküşü omuzlamıştı benimle beraber. En taze dalına katlı beyaz başka bir cins leylak aşılandı. Sevinçle aldı gövdesine aşı gözünü, inatla büyüttü, kocaman bir ana dal yaptı. Geldiğinde bir ağaçta iki ayrı tür leylak görüp şaşıracak, sevinç çığlıkları atacaktın.

Yokluğunda her şey değişti, dönüştü. Doğduğun odanın çerçeveleri eskidi, duvarlar yaşlandı. Dakikalarca su çekerek havuzunu doldurmaya çalıştığın tulumbanın suyu çekildi, çekilecek. Sular ağır ağır yeraltında bilinmeyen derinliklere kayıp giderken kaç kuşağın acılarına aynı anda tanık oldum sayamadım. Durduğum yerde çaresizce izlediğim sancılı geceler bitmek bilmedi. Gözlerimin önünde yitip gitti genç yaşamlar, ben de soluksuz kaldım sanki, güneşsiz, yağmursuz kaldım. Kendi içinde gizlice kendini yok eden sırlar gördüm bu bahçenin küçücük, uçsuz bucaksız cehenneminde… Bazen gözyaşı, bazen fırlatılıp atılan bir kadehten dökülen küskün şarap damlaları suladı toprağımı…

Bilsen, uzun kışlar gibi nasıl da soğuktu yokluğun…

Nisan’ı bile hissetmekten vazgeçtiğim zamanların birinde çıkageldin sen. Gitmeyeceğini fısıldadın usulca başını bağrıma dayadığında… İşte şimdi gün ışığını görünce açan mavi, pembe çiçekli sarmaşıklar yeniden dolanacaktı gövdeme… İşte şimdi gecesefaları ebruli açacaktı o yaz. Ve yıldızlara dalacaktık ılık yaz geceleri seninle… Karanlıktan korkmayacaktın, artık büyümüştün. Gölgeler peşine düşmeyecekti artık, kovdum hepsini yokluğunda… Şu saçaklara tünemiş bütün lanetleri cehennemin en dibine gönderdim. Sen yokken tebessüm iliştirdim ayvalara… Dünyanın bütün serçelerini dallarıma çağırdım. Gücümün son damlasına kadar yükselttim özsuyumu dallarımın en ucuna bile... Meyvelerim coşacak, çoğalacak, daha bir tatlanacaktı bu yaz… Kucağına yağacaktı yağmur gibi dumanlı gri-yeşil erikler…

 

 

 

İşte geldin! Saçların geceydi,  gözlerin ışıl ışıl ve kocaman… Geldin! Güldü bahçem, güldü yıkık dökük duvarlar, eskimiş çerçeveler, sırı dökülmüş aynalar, tozlu pencerelerin kenarındaki nazlı sıklamenler, kışı özleyen kasımpatılar güldü. Güldü yaşlı gövdem yorgun dünyaya… Yokluğun nasıl uzun kışlar gibi soğuksa, varlığın bozkırda bir yaz gecesi kadar serin ve dingindi.

 

Çığlıklarına uyandım bir sabah. Yer altı suları gibi saf ve duru gözyaşların gövdemi ıslattı. Küçük, sıcak ve tuzlu damlalar çatlaklarımdan süzülüp özsuyuma karıştı. Sımsıkı gövdeme sarılan kollarını, ayrık otlarını yolarcasına kopardılar. Çığlıklarınla, bir baltanın yaş ağaca vahşice gömülme sesi birbirine karıştı. Çok sürmedi, büyüklüğüme tezat yumuşacık yıkıldım istenen yere… Sonsuz bir sessizlik çöktü dünyaya, gökyüzüne, senin yüzüne, hatta duvarlara, duvarlardaki tekinsiz oyuklara, kiremitlerde gezinen alacalı kediye… Kiremitlerin sıcağına çöktü sessizlik, benimle birlikte direnen leylak ağacına, dökülmüş sıvalara, kuyunun suyu azalmış derinliklerine…

 

Günlerce yerle yeksan, kesilmiş gövdemden arta kalanların başında yas tuttun. Günlerce gözyaşların düştü toprağa… Süzülüp köklerime ulaştı. Öldüğümü sandın. Oysa ağaçlar ayakta ölürse gerçekten ölmüştür, bilmiyordun. Yaşıyordu köklerim, duyuyordum acılarını, çekip gitme isteğinin artık bu bahçeye sığmadığını. Kuşaklar boyu süren lanetlerin yıkılışımla yeniden hortlayacağından korktuğunu ve kaçmak istediğini biliyordum. Dumanlı gri-yeşil eriklerin olmadığı, serçelerin bile terk ettiği bu bahçenin artık yaşamadığını düşündüğünü hissediyordum.

 

Gittin de… Erik çiçekleri kadar beyaz bir elbise, gece saçlarında pembe- beyaz konfetiler, güneş gözlerinde yağmur damlaları, belinde acılara, yokluklara, zorluklara dayanma gücü vereceğine inanılan kırmızı parlak bir kuşak… Kılıçtan keskin suskunluğunla gittin. Son kez bakıp yerle yeksan, artık gövdeden kütüğe dönüşmüş kalanlarıma, kalmışlığıma… Sonra herkes gitti. Beni suyun öte yanından çekirdek halimle, değerli bir mücevher gibi saklayarak, koruyup kollayarak bu topraklarda kök salmamı sağlayan ailenin son fertleri de gitti.

 

Şimdi… Bekliyorum hala yine dönmeni. Köklerimden yükselmek için can atan deli fişek, taze filizler besliyorum. Gün ışığına çıkmaya sabırsızlanan, dumanlı gri-yeşil erikler gizleyen heyecanlı filizler büyütüyorum, hem de yüzlerce… Sessizce duruyorum toprağın altında bütün özlemişliğimle… Evinin yüzyıllık temellerine sarılıyor, bahçe duvarlarının altından geçip, yaşadığın uzak Akdeniz kentlerine kadar uzamaya çabalıyor köklerim… Bekliyorum. Kesik gövdemin dibinden yeniden fışkırmak ve bir başka doğuş mucizesi yaşatmak, yaşamak için… Taze ve yeniden, lanetsiz, günlük güneşlik günlere başlamak için… Gizlice, sessiz, umutla bekliyorum dönüşünün doğuşumuz olacağı bir Nisan sabahını…

 

Biliyor musun? Uzun kışlar gibi nasıl da soğuk yokluğun…

 

İlkay Tuna/ Nisan.2009/ Adana

Dumanlı Gri-Yeşil Bekleyiş