Mevsimsiz
Benceajans
A. Galip - Tartışılan Alevilik

Tıp ve Edebiyat (I)

Tıp yaşamla iç içe, hekimler ve hastalar yaşamın birer parçaları, böyle olunca da tıp ve hekimler sanatla yan yana. Hekimlikte mesleki teorik ve pratik ön planda görülmekte ise de, hekimlik değişik etik, ahlak, vicdan ve tabii ki insani yönleriyle gerçekten farklı bir meslektir.
Hekimlikteki “ustalık”, hastasının duygu ve düşüncelerini, acılarını ve beklentilerini anladığı ölçüde o hekimde anlam kazanır. Bunun için hekim duyarlı olmalıdır, bu duyarlılığa giden en sağlam yollardan birisi edebiyat, en kestirmesi de “şiir”dir. Aslında “tıp” da, “şiir” de birer sanat değil midir? Her ikisinde de duygu, deneyim, sezgi, düşünce, beceri ve birikim yok mudur?”

Yukarıdaki saptamalarımı 50 şairin 120 şiirini topladığım TTB Yayınları arasında 2003 yılında çıkan “Çağdaş Türk Tıp Şiirleri-Seçki”nin önsözünde yazmıştım. Uğraş alanları insan ve onun yaşamı olan tıp ve edebiyat, ilk bakışta birbirleriyle ilintisiz alanlar olarak görülüyorsa da, iç içeler. Bazen tıpçılar içinden edebiyatçılar çıkmakta, bazen edebi eserler tıbbi konularla karşımıza çıkmakta.

Aslında tıbbın temel unsurları olan doktor ve hasta ilişkisi anamnez denilen hastanın öyküsünü almakla başlamaz mı? Öykü edebiyatın bir parçası değil mi? “Doktor yazarlar, özelleşmiş tıp bilgilerini ifade ederek kullanabilirler ancak daha anlamlı bir biçimde, diğer yazarlara göre insan ve durumlara karşı imtiyazlı bir gözlemci ve katılımcı olma şansına sahiptirler. Hastaların yaşamlarının en incinebilir ve en içten durumlarına sır ortağı olurlar. Kapalı bir ruh ve duygu dünyasına girerler,” demektedir Dr. C. Yavuz.

İyi bir hekimin sanatçı yanının da kuvvetli olması gerektiğini ısrarla vurgulamaktayız, çünkü bir hekim ne kadar bilgili ve deneyimli olursa olsun, insanların, hastalarının, hasta yakınlarının duygu ve düşüncelerini anlamak, hissetmek, empati yapmak zorundadır. Bütün bunları yapabilmesi için o hekimin doğan güneşi görmesi, yağan yağmurdan sonra toprağın kokusunu duyması, şehirleri gezip görmesi, kırlardaki çiçeğin arıyla dansını seyretmesi, doğayla tek vücut olması gerekir. Bunun tersi de düşünülebilir; iyi bir sanatçı doğuran kadının acısını hissetmeli, doğumda bebeğin dünyaya geldiğini müjdeleyen o ilk ağlamasını, ölen yavrusunun başındaki babanın sessiz ama volkan gibi kabaran çığlığını duymalı, komadan çıkan bir insanın gülüşünü, ilk el hareketini, yataktan çıkarak attığı ilk adımdaki yüz ifadesini görmelidir.

Tarih öncesi devirlerde hekimlik ve şiir, söylence aktarımları “büyücüler” tarafından yapılmaktaydı. Hekimi edebiyatçıyla ilk buluşturan ortak nokta belki de budur. Edebiyatçı eserlerine sadece teknik bilgi donanımıyla ustalık katmaz, estetik bir kaygı taşır, duygu ve hissettiklerini de katar, hekimlikte de aynısı geçerlidir, hekim estetik kaygı taşıyan, şefkat, nezaket, anlayış gösteren, empati yapan bir insandır.

Hastalığın dışında, “bilgi” ve “iktidar” ilişkisi açısından da benzerlikler sunar tıp ve edebiyat alanları. Örneğin, 20. yüzyılın ikinci yarısına gelinceye dek roman yazarları okurlarına karşı tanrısal bir tavır içindedir. Her şeyi bilen ve gören “kadir-i mutlak” yaratıcılardır. Çağdaş dünyada ise, değişen koşullar yazarları da “insan” boyutlarına indirgemiştir. Artık her şeyi bilen, her istediğini yapmaya hakkı olan yazar türü yerini, bilgisini gerekçelendiren, anlattığı her öykünün, kahramanına verdiği her özelliğin hesabını vermek zorunda olan bir “insan”a bırakmıştır.
Eski dönemlerin doktorları da tanrısal bir tutum sergilemezler miydi? Bilgileri onlara Olympos tanrıları gibi davranma hakkı verir, her şeye egemen davranışlarıyla, doğaüstü bir güç kaynağını ellerinde tuttukları izlenimini uyandırırlardı. Ama günümüzde, tıp biliminin giderek derinleşen uzmanlık alanları, doktorları da tek başına karar veren bilgelerden, ekip olarak çalışan bireylere dönüştürmüş, bilgiden kaynaklanan iktidarlarını, en azından meslektaşlarıyla paylaşmak zorunda bırakmıştır. Dahası, ötanazi isteminin gündeme geldiği özel durumlarda karar verme yetkisini hastasıyla birlikte kullanır olmuşlardır. Bu düşüncelerini “Eros/Thanatos Savaşımından İzlenimler” başlıklı makalesinde yazmaktadır Osman Senemoğlu.

Virginia Woolf “Hasta olmak üzere” isimli denemesinde, hastalığın aşk, savaş ve kıskançlık gibi başlıca edebi temalar arasında bulunmamasını tuhaf bulmakta, insanın grip için ciltlerce roman, tifo için sayfalarca şiir, apandisit, kanser ve verem için methiyeler, diş ağrısına şarkılar yazması gerektiğini savunmaktadır. Ancak hastalığı edebiyat konularından biri haline getirmemize engel olan en önemli nedenin dilin fakirliği olduğunu, Hamlet’in düşüncelerini veya Kral Lear’in trajedisini kelimelere dökebilen İngilizcenin bir baş ağrısı veya üşütmeyi tanımlamada yetersiz kaldığını, dilin bir anda kuruyuverdiğini ileri sürmektedir. Tutkuların önem sıralamasının da yeniden yapılmasının şart olduğunu, insanın ateşinin kırk dereceye çıkınca aşkın tahtından inmesinin kaçınılmaz olduğunu, kıskançlığın ise yerini siyatik ağrısının acımasız pençelerine bırakması gerektiğini, uykusuzluğun kötü adam karakteriyle yer değiştirmesinin uygun olacağını savunmaktadır 1926’da W. Woolf.
Beşi tıp, ikisi tıbbi monografi, diğerleri öykü, roman ve şiir, basılı 23 kitabı olan psikiyatrist Kriton Dinçmen “gerçek hekimin sanatı ve tıbbı aynı şekilde benimseyen, her ikisini de aynı şekilde duyan, duyumsayan ve yaşayan bir kişi olması” gerektiğini savunuyor. Psikiyatrlar arasında edebiyat kadar sanatın diğer alanlarını da zorlayanlar olmasını “yaratıcılığa” bağlayan Dinçmen, “Neden avukat değil de doktor?” sorusuna ise basit ve yalın bir cevap veriyor: “Biz insanı her haliyle tanıyoruz.”

Bazı hekim yazarlar, öncelikle tıbbi konulara eğilmekte, klinik deneyimlerini kurgusal ya da edebi formlarda yazmaktadırlar. Bazıları ise tıbbi konuların ötesinde yazmayı göze alırlar ki yazarlıkları hekimliklerinden daha çok bilinir. Bazı edebiyatçılar tıbbi içerikli eser verirken bazıları eserlerinde hekim ve hastalık figürlerini kullanırlar. Bu nedenle aşağıdaki kaba sınıflamayı yapabiliriz:

Tıpçıların tıbbi-mesleki ağırlıklı edebi eser yazması (M.Wincler, Ç. Güler, A. Martı, W. Mitchel, I. Yalom)Tıpçıların her iki formatta da eser vermesi (C. Şehabettin, B. Aysan, A. Çehov, LF. Celine, K. Aslanoğlu, A. C. Doyle, H. James)
Edebiyatçıların tıbbi içerikli eserler yazması (A. Camus, G. Orwell, G. G. Marquez, S. Sontag, T. Mann)
Psikiyatri uzmanı Kaan Arslanoğlu, hekimlik-yazarlık ilişkisi üstüne şunları söylüyor: “Yazar kimliğimle hekim kimliğimi hep birbirinden ayrı tutmak isterim. Hastanedeyken artık bir yazar değilim, yazarken de doktor değilim.” Elinden geldiğince ‘iyi hekimlik’ yapmak istediğini belirten Arslanoğlu, yazarlığın kendisi için hekimlikten daha önemli olduğunu vurguluyor ve iyi bir yazarın belli bir aşamadan sonra tam profesyonel olması gerektiğine inanıyor.