Mevsimsiz
Benceajans
Guguklu Saatin Çaldığı Gün - Sedef Kandemir

Polonya İzlenimleri

Varşova’ya hareket eden THY uçağına bindiğimde çok heyecanlıydım. Çünkü ilk kez bir oyunum Polonya’da sahnelenecekti ve 6 Mart gecesi yapılacak galada bir Türk yazarı olarak önemli bir sınava çıkacaktım ülkem adına…
Kaldı ki ilk kez gittiğim Polonya ile ilgili bilgilerim de oldukça kısıtlıydı…
Polonya tiyatrosunun dünyanın en önemli tiyatrolarından biri olduğunu, Polonya’yı ikinci vatanı olarak kabul eden büyük Türk ve Dünya şairi Nazım Hikmet’in Polonya asıllı Mahmut Celaleddin Paşa’nın torunu olduğunu, Dünyanın en önemli oyun yazarlarından (ülkemizde de Polisler, Göçmenler ve Tango adlı oyunlarıyla tanınan) Slawomir Mrozek, Laboratuar Tiyatrosunu kuran Jerzy Grotowski, Dünyanın en ünlü ve ilginç tiyatro yönetmenlerinden J.Szajna ve Kazimierz Dejmek, gene çok önemli bir tiyatro ve sinema yönetmeni A.Wajda ile uluslararası üne sahip sinema yönetmenlerinden Roman Polanski, Krzysztof Kieslowski ve K.Zanussi ile ünlü kompozitör Chopin’ in Polonyalı olduğunu biliyordum yalnızca…
Uçağa binmezden birkaç gün önce ise, Polonya Büyükelçiliği’nin web sitesinden; ülke nüfusunun kırk milyona yaklaştığını, l905 yılında “Quo vadis” romanıyla Nobel Ödülü’nü kazanan H. Sienkiewicz’i, ülkesine ikinci kez Nobel Ödülü’nü kazandıran şairlerinin Wislawa Szymborska, üçüncü kez kazandıranın ise gene büyük bir şair olan Cz. Milosz olduğunu öğrenmiştim.
Gene öğrendiğim en önemli bilgilerden biri de, Polonya’nın l Mayıs 2004 tarihinde Avrupa Birliği’ne tam üye olarak kabul edileceğiydi…
* * * *
Yolculuk hazırlıklarını yaptığım sırada Varşova Büyükelçiliğimiz müsteşarı İbrahim Yağlı’ nın telefonla arayıp, Polonya’da oyunumun sahnelenmeye başlanacak olması nedeniyle beni kutlaması ve galayı birlikte izleyeceğimizi duyurması, gerçek bir sürpriz oldu benim için.
İkinci sürpriz ise Ankara’dan Dışişleri Bakanlığı Kültür İşleri Genel Müdürlüğü’nden Gülçin Erdem’in arayarak her zaman yanımda olduklarını duyurmasıydı…
* * * *
İki buçuk saatlik bir yolculuktan sonra Varşova Havalimanı’na inip, bagajımı alarak dışarıya çıktığımda, Polonya’da sergilenecek olan Çığ oyunumun iki çevirmeninden biri olan Türkolog Aysen Agnieszka’yı görüp rahatladım… (İlk kez gittiğim bir çok ülkede, aksine bir durumla karşılaşırsam ne yapacağımı yol boyunca endişeyle düşünmüşümdür hep.)
Buz gibi soğuktu hava… Hemen bir taksiye binerek, Bayan Agnieszka’nın kalmam için hazırladığı kendisine ait büyükçe bir oda, mutfak ve banyodan oluşan stüdyo dairesine gelmemiz yarım saat kadar sürdü…
Daire yüksek bir apartmanın altıncı katındaydı… Haberleşmem ve çalışabilmem için bir bilgisayar da koymuştu odaya… Mutfaktaki buzdolabı ise tıka basa yiyecek ve içecekle doluydu…
Ertesi sabah Bojena adlı, Türkçe de bilen, bir bayan beni alıp çevreyi dolaştırdıktan sonra, Bayan Agnieszka’ya teslim edecekti…
Bayan Agnieszka iyi uykular dileyip ayrıldı yanımdan…
(Bu arada şunu da belirtmekte yarar var, Polonya’da bundan böyle sıkça duyacağım bayan adlarından biri olacaktır Agnieszka … Tıpkı bizdeki Ayşe, Fatma gibi…)
* * * *
Ertesi sabah Bayan Bojena, yanında 4-5 yaşlarındaki kızı Ula ile birlikte kaldığım daireye geldi. Sapsarıydı saçları Ula’nın … Beni hiç yadırgamadı Ula… Kuşkusuz o Türkçe, ben de Lehçe bilmiyorduk ancak inanılmaz bir şekilde anlaşmayı başardık Ula’yla… (Bu işlerde gülücükler ve beden dili oldukça işe yarıyor…)
Bojena ise 30-35 yaşlarında, gözlüklü, oldukça sevimli bir kadındı… Agnieszka’nın arkadaşıydı… Bir süre Türkiye’de de bulunmuştu… Yüksek öğrenim görmüştü… Ailesiyle birlikte kalıyordu… Bir de arabası vardı…Varşova’nın bir bölümünü gezdirecekti bana… Ancak buna kesinlikle olanak bulamadı… Çünkü kızı Ula sitenin Çocuk Bahçesine bir daldı, o dalış… Ula yukarılardan kaymaya, salıncaklarda sallanmaya başlayınca kıyamadım ona doğrusu ve parkta kalmayı önerdim Bojena’ya… O da çaresiz kabul etmek zorunda kaldı… Zaten Ula’yı yakalamak da olanaksızdı…Banklardan birine oturduk ve konuşmaya başladık… Kültürlü ve akıllı bir kadındı Bojena… Ülkesine ve Dünyaya doğru bakmasını bilenlerdendi besbelli.. Bojena öğrenim görmüş olduğu dalın bütünüyle dışında bir işte çalışıyordu…
“İşsizlik oranı % 22’yi buldu Polonya’da” diyordu Bojena… “Özelleştirmelerin bundaki payı büyüktür.. Sağlık, eğitim her şey büyük zarar gördü… Sosyal devlet iyice kalkıyor ortadan… Yolsuzluklar artık güncel olaylara dönüştü… Çok partili sistemden önce de vardı rüşvet kuşkusuz … Ancak eskiden belli bir insaf da vardı… Doktora gidecekseniz küçük armağanını götürürdünüz ama şimdi her şeyin kurumlaştığını görüyoruz… Fiyatlar belli… Daha açık ve acımasız… Parasızsanız doktora gitmeniz bir düştür… Tüm umutlar Avrupa Birliği’ne girmemize bağlanıyor… Sanki her şey AB’ye girince düzelecekmiş gibi düşünüyor birçok insan… Ancak ben bundan da pek emin değilim …”
Anlaşılan “tek dişi kalmış medeniyet” yapıyordu gereğini Polonya’da da…
* * * *

Oyunumun galası Kielce’de Teatr im. Stefana Zeromskiego Tiyatrosunda yapılacaktı. Beni Varşova Büyükelçilik müsteşarı İbrahim Yağlı götürecekti arabasıyla… Diğer arabada ise Aysen Agnieszka ile diğer çevirmenim olan ünlü Türkolog Bayan Malgorzata’nın kızı Agnieszka Koecher-Hensel vardı… Bayan Malgorzata rahatsızlığı nedeniyle gelemiyordu bizimle… Kızı Agnieszka, merhum eşi bir dönem Ankara’da Polonya Büyükelçisi olarak
görev yaptığından, Türkiye’yi de Türkleri de hem çok iyi tanıyor hem de çok seviyordu…
Yol boyunca İbrahim Yağlı ile Türk edebiyatını Polonya’ya taşımanın önemini ve bunun nasıl yapılabileceğini ayrıntısıyla konuştuk…
Kültürünün varlığını açıkça duyumsatan bu ülkeyle ilişkilerimizin gelişmesinde, bazı roman, öykü ve oyun yazarlarımız ile şairlerimizin önemli yapıtlarının hızla bu dile kazandırılmasının gerekliliğini konuştuk…
Özellikle iş adamlarımızın bu konuda yapabilecekleri çok şey olduğu düşüncesinde de birleştik…
* * * *
Tiyatro, l25 yıl önce kurulmuştu… Bir şarap fabrikatörünün tiyatroculara armağanıydı yapı… 350 Koltuğu vardı… Tiyatronun genel sanat yönetmeni Piotr Szczerski’ydi.. Jerzy Sitarz da Edebiyat Müdürüydü… (Bunu özellikle belirtmekte yarar var; Edebiyat Müdürü bir tiyatronun repertuarının yapılmasında birinci derecede etkili kişidir Polonya’da…)
Oyunun yönetmeni Linas Marijus Zaikauskas, Leningrad Üniversitesi Konservatuvarı’nda rejisörlük bölümünü bitirmiş bir Polonya’lıydı..
Oyun başarıyla sahnelendi… İzleyicinin tepkisi de olumluydu… Beni sahneye Zaikauskas çıkardı elimden tutarak…
İzleyicileri selamlarken göz yaşlarımın akmasına engel olamadım doğrusu…
(İbrahim Yağlı’nın beni nemli gözlerle ve gururla izlemesi de ağlamamda önemli bir rol oynadı sanırım…)
Biz Türklerin duygularımızla yaşamakta ve coşkularımızla birbirimizi etkilemekte ne kadar mahir olduğumuz düşüncesini bir kez daha pekiştirmiş oldum böylece…
Oysa Çığ ilk kez Türkiye’de Bursa Devlet Tiyatrosu’nun güçlü kadrosu tarafından sahnelenmiş (Rejisör: Ayşe Emel Mesci) ve gala heyecanını, Türkiye’de yaşamama neden olmuş bir oyundu…
* * * *
Ertesi gün Varşova Üniversitesi Türkoloji Bölümü’ndeki öğrencileri Türk Edebiyatını leh diline kazandırmaları konusunda bilgilendirmeye çalıştım…
Zaten bildikleri Nazım Ustayı yeniden anımsattım onlara… Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Melih Cevdet Anday, Rıfat Ilgaz, Vedat Türkali, Yusuf Atılgan, Attila İlhan, Sabahattin Ali, Sait Faik, Oktay Akbal, Orhan Veli, Abbas Sayar, Ataol Behramoğlu, Osman Şahin, Leyla Erbil ve benzeri bir çok yazar ve şairimizin bazı yapıtlarının bu dile çevrilip yayımlanmasında yarar olduğunu, dilimin döndüğünce anlatmaya çalıştım…
Kuşkusuz Sevgili İbrahim Yağlı gene yalnız bırakmadı beni …
* * * *
Sonunda ünlü Türkolog Malgorzata Labecka- Koecherowa’yla tanıştım…
Aynı apartmanda karşısındaki dairede kızı Agnieszka oturuyor…
İki dairede de ortak özellik her yerin kitaplarla dolup taşmasıydı…
Bayan Malgorzata, 86 yaşında, apak saçları, sevgi dolu gözleriyle hemen insanı kavrayan ve sarıp sarmalayan sıcacık bir Tatar asıllı Polonyalı…
86 Yıllık ömrünün büyük bölümünü Türk edebiyat ve kültürünü Polonya’ya taşımak için harcamış eli öpülesi bir kadın…
Nazım Hikmet ve Aziz Nesin’i çok sevdiğini söylüyor… İkisine de hayran…
“Nazım, sonra da Aziz sık sık gelirdi bana… Nazım çok etkileyici bir erkekti.. Kocamın onu kıskandığını bilirdim… Aslında onu bütün erkekler kıskanırdı… Doğrusu kıskanılacak bir erkekti..” derken ne kadar da özlem ve mutlulukla anlatıyordu Nazım’ı… Bir çok yapıtını çevirmişti Leh diline… Ve bununla şimdi de gurur duyuyordu…
“Aziz Nesin de hayranlık duyduğum diğer Türk yazarıydı… Varşova’ya her gelişinde uğrardı bana… Bir çok öyküsünü çevirdim onun da…”
Malgorzata’nın yatağının başucunda, Nazım’ın bir resminin de yer aldığı Türkçe Elmanın Yarısı şiiri asılıydı…
Bir elmanın yarısı biz
Yarısı bu koskoca dünya
Bir elmanın yarısı biz
Yarısı insanlarımız
Bir elmanın yarısı sen
Yarısı ben
İkimiz….
Nazım Hikmet
Malgorzata’ya sarıldım, öptüm onu yanaklarından…
Bana, Nazım’ın kendisine imzaladığı kitaplarını gösterirken gururluydu Bayan Malgorzata…
* * * *

Ülkelerin birbirine yakınlaşmasında, kültürlerin buluşup birbirini etkilemesinde belki de en önemli yere sahip olan insanlar kuşkusuz ki çevirmenlerdir.
Özellikle bizim edebiyatımızı başka ülkelerde tanıtmak için insanüstü emek harcayan, çevirilerinin o ülkede onaylanması için ayrıca savaşım veren dünyanın dört bir yanına dağılmış Malgorzata’lar için ne yaptık bu güne kadar? Tevfik Melikli için ne yaptık ülke olarak?
Örneğin geçenlerde yitirdiğimiz yüreği Türkiye için atanlardan Vera Feanova ya da Antonina Sverchevskaya için ne yaptı ülkemizin Kültür Bakanlığı?
Bu adları çoğaltmak olasıdır… Ne yapmalıyız onlar için? Bana göre:
“Türk kültürünü kendi ülkelerine taşıyan her insanın aslında bizim ülkemizin gerçek dostları olduğunu hiç unutmadan, Devlet törenleriyle ödüllendirmeliyiz onları… Hatta ölmüş olanları bile… Ailelerini ödüllendirmeliyiz… Adlarına kitaplar çıkartmalıyız ki yeni Türkologlar bu değerbilirlik karşısında duygulanıp harekete geçsinler…
Böyle bir değerbilirliği yalnızca Kültür Bakanlığı olarak değil, özel ve resmi Üniversiteler, büyük kuruluşlar da göstermelidir… Tanıtım adına milyonlarca doların çöpe atıldığı bu ülkede bu işler için ayrılacak para mı bulunamıyor yani?Ama hiç gecikmeden… Çünkü bu güzel insanları yitiriyoruz bir bir…
* * * *
Varşova bir milyon sekiz yüz bine varan nüfusuyla Avrupa’nın en önemli kentlerinden biri… Her yerden tarih fışkırıyor dersem abartmış olmam…
Sıkça bindiğimiz metrosu caddelerde yoğun bir trafik olmasını engelleyen en önemli ulaşım araçlarından biri…
Aysen gezdiriyor beni… Saraylarda, cadde ve sokaklarda yürüyoruz…
Kitapçıları dolaşıyoruz… Bir yazarımızın bir kitabı bile yok raflarda…
Ne acıklı bir durum!
* * * *
Varşova’da kaldığım 5 gün içinde iki tiyatro oyunu daha izleme şansım oluyor.. Oldukça güç sağlıyor biletleri Aysen…
İnsanların ortalama gelirinin l00-l50 dolar arasında gidip geldiği bu ülkede bir tiyatro bileti yaklaşık l3 dolar civarında…
Buna rağmen bütün tiyatrolar dolu…
İzlediğim iki oyundan biri Teatr Powszechny’de “Beyaz Evlilik” diğeri de
Teatr Narodowy’de izlediğim “Merlin Başka Bir Öykü”… İki oyunda da
farklı rejileri ve oyunculukları hemen algılamanız olası…
Oyunculuk dedim de aklıma geldi… Polonya’da oyuncularla ilgili çok farklı bir uygulama var… Bir oyuncu hem Varşova’da, hem Krakov’da hem de Lodz’da oynayabiliyor örneğin… Burada programı tiyatrolar gerçekleştiriyor ve siz beğenilen bir oyuncuysanız hem daha çok para kazanmış hem de değişik kentlerde izleyiciyle buluşmuş oluyorsunuz. Bunu örnekleyecek olursak Bülent Emin Yarar ya da Çetin Tekindor gibi bir aktör üç değişik bölgenin tiyatrosunda, değişik üç oyunda da oynayabiliyor.Hem daha çok para kazanıyor hem de oraların izleyicilerini mutlu ediyor…
Polonya Devlet Tiyatroları yalnızca Varşova’da etkinliğini sürdürüyor… Ama hem Varşova’da hem de diğer kentlerde Belediyelerin desteklediği çok sayıda tiyatronun Polonya tiyatrosunun Dünyadaki önemli yerini yükseltmede büyük payı olduğunu anlatıyor Teatr Powszechny’nin Edebiyat Müdürü Malgorzata Semil…
Kuşkusuz Polonya’daki Belediye Başkanları bizdeki gibi değil… Kapatmaya değil, üstelik hiç karışmadan, sürdürüp geliştirmeye çalışıyor adamlar… Çünkü tiyatro bir yaşam biçimi olmuş onlar için…
Bayan Semil’le, Agnieszka Koecher-Hensel’in evinde tiyatro üzerine tatlı bir söyleşi yapıyoruz…
Bayan Semil benim oyunumun ingilizcesini okuyup tiyatrolara öneren bayan… Özellikle Zeynep Oral’a selam iletmemi istiyor…
Zaten her yerde Hayati Asılyazıcı ve Zeynep Oral’a selam iletmemi isteyen insanlarla karşılaştım… Hayati Asılyazıcı’nın adı sanatla, tiyatroyla ilgili bir yerde, Türk olduğumu öğrendikleri anda anılmaya başlıyor…Çok saygı duyuyorlar Sayın Asılyazıcı’ya..
Ha bir de Dikmen Gürün ve Ayla Algan’a… Saygıyla söz ettikleri iki tiyatrocumuz ise Oben Güney’le Tuğrul Çetiner…)
Başka Türk yazarı tanıyıp tanımadığını soruyorum Bayan Semil’e…
“İngiliz Ordusu’nda görevli, yakışıklı bir adam tanımıştım…Yazar olduğunu söylemişti… Oyunlar da yazmış.. Ayrıca Kore’de de çarpışmış… “ diyor Bayan Semil… Ama bir türlü adı gelmiyor aklına bizim yazarın…
“İngiliz Ordusu’nda görevli bir yazar olamaz bizde… Bir Türkün İngiliz Ordusu’nda işi ne? ” diyorum…
Bayan Semil ısrar ediyor…
“Nefis bir ingilizcesi var… Senin İngilizce oyunlarının olduğu sitede bir oyunu da var…” diyor…
Kore’de çarpışmışla, sitedeki oyun birbirini tamamlıyor…
“Refik..” dememe kalmıyor, “Erduran” diye ekliyor Bayan Semil…
“Oyununu okudunuz mu?” diye soruyorum…
“Çok yakışıklı bir adam” diyor ısrarla…Büyük bir olasılıkla okumadığı için meseleyi Erduran’ın yakışıklılığına getiriyor Bayan Semil…
“Siz Erduran’ın Nazım’ı Türkiye’den kaçıran adam olduğunu biliyor musunuz?” diye soruyorum…
Bütün Agnieszka’lar :
“Bilmiyoruz…” diyorlar…
“Çok iyi etmiş İngiliz Ordusunun yakışıklı görevlisi” diyor Bayan Semil…
“Hayatı boyunca yaptığı en güzel iştir” diye aydınlatıyorum herkesi…
* * * *
Bugüne kadar Leh diline çevrilmiş oyunlarımızı Agnieszka Koecher-Hensel şöyle sıralıyor:
“Haldun Taner “Keşanlı Ali Destanı”, Necati Cumalı “Nalınlar”, Melih Cevdet Anday “Mikadonun Çöpleri”, Bilgesu Erenus “İkili Oyun”, Aziz Nesin “Bişey Yap Met” ve “Çiçu”, Nazım Hikmet “Ferhat İle Şirin”, “Demokles’in Kılıcı”, “İvan İvanoviç Var mıydı yok muydu?”, “Yusuf İle Menofis”… Bu oyunların tümü de tiyatro dergilerinde yayımlanıp tiyatrolara sunuldu. Ancak yalnızca Nazım’ın “Ferhat İle Şirin” ve Malgorzata’nın çevirdiği “Demokles’in Kılıcı” adlı oyunları 50 yıl kadar önce sahnelendi Polonya’da. Bir de “Sevdalı Bulut” Kukla Tiyatrosu yapımı olarak sunuldu…”
Bu arada benim “Helikopter” oyunumun iki tiyatro tarafından istendiğini de müjdeliyorlar… Bundan birkaç ay önce Başbakanlarının bir helikopterle düşüp bir süre mahsur kalması bunda etkili olmuş…
Bende şımarıp :
“Yolsuzluklar inanılmaz boyutlarda olduğuna göre Dosya ve bundan böyle fahişeliği de büyük boyutlarda tanımanız mümkün olacağından Kadıncıklar’la da ilgilenirseniz iyi olur” diye kendi oyunlarımı önermekte tereddüt etmiyorum… Hatta daha da ileriye giderek “Yeni Dünya Düzeninde insanlarınızın ne hale geldiğini de en iyi Boyacı ile anlatırsınız tiyatro izleyicinize…Üstelik güldürerek..” diye de kendi oyunlarımın propagandasını yapıyorum bir güzel onlara …
Espri bir yana bazı ciddi oyun yazarlarımızın bazı oyunlarını da öneriyorum…
* * * *
Polonya’da beni çok etkileyen iki kişi ile daha tanıştım.
Bunlardan birincisi Maciej Wojtyszko… Önemli bir oyun yazarı… Masal kitapları da var… Aynı zamanda tiyatro yönetmeni… Varşova Üniversitesi Tiyatro Rejisörlük Bölümü’nde hocalık da yapıyor… Üstelik çok beyefendi bir insan… Sıcak ve içtenlikli… Röpriz adlı iki kadın oyuncunun yer aldığı oyunu öncelikle çevirteceğiz… Tiyatro dünyası ile de ilgili… Zeliha Berksoy, Işık Yenersu, Sumru Yavrucuk, Rozet Hubeş, Jülide Kural, Şebnem Köstem vb. o kadar çok değerli kadın oyuncumuz var ki…
Diğer kişi ise gene oyun yazarı Thomasz Tubienski… Sonuncu adlı oyununda bir toprak ağasının hizmetçisiyle olan aşkını anlatıyor… Uzun bir tarihsel süreçten günümüze ulaşan bir öykü… Naziler, komünistler, şunlar bunlar gelip geçiyor ama adama bir şey olmuyor… Günümüze gelindiğinde ise, değerlerin altüst oluşundan etkilenen adamın intiharına neden oluyor yeni dünya düzeni…
Bu iki yazarı da pek yakında tanıyacak tiyatro izleyicimiz… Belki başka Leh yazarları da…
* * * *
Son söz olarak Polonya ile ilgili bir gözlemimi daha anlatmak isterim beni çok etkileyen…Sevgili İbrahim Yağlı, bir müzik okulundaki bir gösteriye davet etmişti bir sabah beni..Gittik… Salon doluydu… Bazı anneler kucaklarında uyumakta olan çocuklarıyla gelmişlerdi gösteriye… 8-9 Yaşındaki çocuklar Bethowen, Mozart, Chopin vb. kompozitörlerden örnekler sunuyorlardı…
“Bu uyumakta olan çocukları neden getiriyorlar?” diye sordum Agnieszka’ya…
“Şimdiden kulakları dolsun/alışsın diyedir” diyerek yanıtladı sorumu…
Üzüldüm… Elalem nerde, biz nerde?
* * * *
İstanbul’a dönmek için uçağa bindiğimde tek düşündüğüm şey, 3 üncü Dünya Paylaşım Savaşı’nın kıran kırana yapıldığı günümüzde, mazlum ülkelerin işgallerinde AB düşüyle asker veren ülkeler konumuna düşürülen ulusların yanlışlarının daha ne kadar süreceğiydi?
“Daha önce aydınlığı gören insanların bir daha asla karanlığa götürülemeyeceğini öğrenecektir yakında yeni dünya düzencileri!” diye yanıtladım kendi sorumu… Ve rahatladım….
Polonya’dan öğrenecek çok şeyimiz var…
Kuşkusuz onların da bizden öğrenecekleri çok şey…

Not: Bu yazı 7 Haziran 2004 günlü Cumhuriyet Gazetesinde kısaltılarak yayımlanan yazının aslıdır.