Mevsimsiz
Benceajans
Perihan Baş - Tanışırız

Tepebaşı Dram Kahvesinden Fragmanlar

 

 

        

 

                                                       KALE(M)

                                 

                                Kaleden kale-mim-le yazıyorum.

 

     Haliç’in puslu gürültüsü!

Tepebaşı Dram Kahvesinin Haliç’i gören pencereleri hiç açılmazdı. Fantastik bir masaldan çıka gelen bir ejderhanın öfkeli saldırısına uğramış ve bütün pencerelerin boyaları, alevlerin hararetiyle erimiş ve boşlukları örterek, açılmamacasına kilitlemişti sanki. Boncuk boncuk kabarmış boyaların üstünde parmak uçlarımda gezinmiştim.

 

DİŞ

 

     Diş ağrısı, kalp ağrısına hiç benzemiyordu. Bir pazar günü başlayan diş/kalp ağrısı, öylesine tahammülsüz bir seyir izlemeye başlamıştı ki, gece yarısı sokaklara fırlayıp kuleden Kuledibi’ne kendimi bırakıverme arzusu neredeyse daha baskın çıkacaktı.

 

TEDİRGİNLİKLER

 

    İstanbul’u yürüyerek tanımaya çalışıyor, kent rehberi elimde, vakitli vakitsiz bu labirente dalıyordum. Ne var ki, şehrin çehresini unutmamak için bellediğim işaretleri bir süre sonra kaybediyordum. Gezdiğim yerleri unutmamak için bir yöntem geliştirmiştim; belirgin işaretler, kıstaslar kullanıyordum. Kurumuş bir ağaç, yanmış kâgir bir bina, balkon kirişine yuva yapmış bir kırlangıç, küçük bir limana bağlı bakımsız bir teknenin paslı çapası, soluk resimler sıkıştırılmış ahşap çerçeveli aynasıyla bir berber dükkânı ya da yoğun egzoz dumanları arasında sıkışıp kalmış, duvarı boydan boya kaplayan egzotik ada resmiyle bir seraba benzeyen esnaf lokantası gibi! Yalnız bir sorun vardı. Gündüz koyduğum işaretleri, geceleri bulamıyor, gece saptadığım işaretleri de gündüz bulamıyordum. İki ayrı dünya! Her şeye rağmen kenti tanımak, bu labirenti çözmek için gerekli sabra ve azme sahip olduğumu düşünüyordum. Yine de bir metropol korkusu eşlik ediyordu bu gezintilere. Mutlak ve kati gurbeti insanın! Nereye gitsek içimizde taşıyoruz bu gurbeti aslında. Geldiğimiz yerden, gittiğimiz yere yanımızda taşıyoruz daima.

 

HALİÇ’TE BACH

 

     Uzaklardan, Bach’ın bir prelüdü eşlik ediyor şimdi Haliç’in puslu gürültüsüne. Doklardan gelen çekiç ve kaynak seslerine karışıyor Bach. Haliç’in içlerine doğru Şirket-i Hayriye’nin küçük vapurlarından birinde seyahat ederken, eşzamanlı olarak İstanbul için bir suikast planını da yürürlüğe koyuyordu birileri sessizce...

 

TOMTOM KAPTAN SOKAĞI

 

     Peki, niçin Tomtom Kaptan Sokağı, dar ve yokuş aşağı inilen yolun bitiminde ansızın sizi karşılayan ve yalnızca kız çocuklarının seksek oynadığı geniş bir meydana açılır ve hangi eli düzgün, üstelik cinai bir hikâyenin kahramanı olan bir mimar, artık sarısı kirli ve meydana bakan metruk bir konağın ön duvarına “Louis, Justice, Force” diye yazma gereği duymuştur? Mimarın, binayı yaptığı tarihte ‘El Yazmaları’ndan haberdar olup olmadığını da merak ediyordum açıkçası!

    Talaş ve tutkal kokuları arasında Arnavut kaldırımlı yoldan meydana doğru yürürken, seksek oynayan kız çocuklarının itiraz dolu çığlıkları, konağa komşu cumbalı evin açık kalmış penceresinden süzülen bir İstanbul türküsüne ve hemen yanı başındaki Chapel’den yükselen ilahi seslerine karışmıştı...

 

HANNA SCYHGULLA

 

     Jurnal Sokağında, sabahın ilk yağmuruyla burnuma düşen damlayı gün boyu taşımıştım. Sağanak yağmur altında yürümek her ne kadar zor olsa da, sokaklar tenhalaştığı için hoşuma gidiyordu. Metroyu kullanarak Perşembe Pazarına gitmiş, hırdavatçılarla alamayacağım aletler için pazarlık yaptıktan sonra, Galata Mahkemesi sokağından, Bankalar Caddesine çıkıp rıhtım tarafından bir sokağa dalmıştım. Burası erkeklere mahsus Yüksek Kaldırım! Yağmur şiddetini artırmış, yokuştan inen yağmur sularına karşı yürüyor olmam yormuştu.

    İki kanatlı büyük demir kapıdan içeri girmiş, bakımsızlıktan sıvaları dökülmeye başlamış ya da kireç badana yapılarak, sanki yaşlılığını gizlemeye çalışan bir kokona gibi duran evlerin arasında meraklı gözlerle ve gövdemde aylak aylak dolaşan kanın hızlanmasını boş yere bekleyerek, dolaşmaya başlamıştım.  

    Evlerden birinde Hanna Scyhgulla ile karşılaşmak hiç şaşırtmamıştı beni. Dışarıda, eşikte durmuş, çiçek desenli kapı demirinin örttüğü buğulanmış camın ardında görünen ve bir sobanın başında toplanmış yarı çıplak kadınlardan ayrı duran Hanna Scyhgulla’yı, gözlerimi ayırmadan seyretmiştim. Yüksek ökçeli, siyah renkte ayakkabılarıyla daha da ulaşılmaz narin bir çiçek gibi duruyordu. Siyah jartiyerli çorabının bitiminde görünen, güneşin üzerinde eğleşmediği beyaz teni, göz alıcı bir mermer gibi kaygan, soğuk ve üzerinde hiçbir şeyi tutmayan bir yüzeymişçesine lekesiz bir parlaklıkla ışıldıyordu.

Birden aynanın içindeki koltuğa bıraktı kendini...

    Cennetin kapısını aralar gibi bacaklarını araladı ve Trabzon darıları döküldü ayaklarının önüne. Nerden çıkageldiklerini, hangi imparatorluğun sınırlarından buraya uçtuklarını anlayamadığım güvercinler, neşeyle bu ziyafetin başına üşüştüler. Birbirlerini kanatlarıyla, gagalarıyla itip, bazen üst üste binerek taklalar attıkları, bazen de küçük bir kanat hareketiyle havalanıp yer değiştirdikleri tuhaf bir curcuna sergilediler. Bu sırada, vaat ettiği cennetten envai çeşit koku ve tat odanın içine yayıldıktan sonra, mucizevî bir şekilde bana kadar ulaşmıştı. Olan biteni şaşırmadan izleyen Scyhgulla’nın burnu yalnızca küçümsüyordu. Yanında duran erkek sormuştu: “ Nasıl yatabilirim seninle, çünkü korkutuyorsun beni?” Scyhgulla, aynada çıplaklığını seyrediyordu, mağrur. Çıplaklığını ve içinde tek bir buzun yüzdüğü bourbon dolu kristal bardağı seyrediyordu aynada. Burnu işaret etmiş, sadece bununla yetinmiş, sonra aynaya sırtını dönmüştü. Bir an Scyhgulla’nın yanı başında, farklı yönlere bakarken önce kendimi ve sonra ikimizi görmüştüm aynanın içinde. Bu imge bana bir tabloyu çağrıştırmıştı nedense...

    Bakışlarımız karşılaşamadan, arkamda biriken kalabalık arasından tanımadığım biri tarafından itiliyorum. Kaldırıma yuvarlanıyorum. Başımı kaldırdığımda onu kaçarken görüyorum. Çamur içinde üstüm başım. Peşinden koşuyorum. Hava kararmış. Sokak lambalarının sararttığı, kepenkleri indirilmiş dükkânlar ve yer yer büyük karanlıkların olduğu ıssız sokaklarda, kendi ayak seslerimin yankısının bile ürkütücü bir deliliğe dönüştüğü tuhaf bir yalnızlıkla koşuyorum. Yağmur görüşümü azaltıyor. Daha önce bu sokaklardan geçtim mi bilmiyorum? Daha önce buraları gezmediğime pişmanım şimdi. Ceneviz mahalleleri. Camekân Sokak. Ayak seslerini duyuyorum suların üstünde. Başım önümde her hangi bir çukura basmamaya çalışarak koşuyorum.

    Geniş, büyük bir gölgenin varlığı yolumu kesiyor. Biri tepeme dikilmiş, kollarını beline dayamış, kaşları çatık öfkeyle bana bakıyormuş hissine kapılıyorum. Başımı kaldırınca ne olduğunu anlıyorum...

KULE.

Puslu bir hale ile çepeçevre kuşatılmış. Beni iten ve kaçan adamı unutuyorum. Kulenin en yüksek penceresinde, Cenevizli Matteo’nun gövdesinden ustalıkla ayrılmış, asılı duran başından hala kanlar akıyor, kulenin duvarlarında izler bırakarak. Kaçıyorum. Ve artık

İSTİKLÂL…

 

YABANCILAR ŞUBESİ

 

     “Şehrimize bir yabancı gelmişti.”

Oysa artık hepimiz yabancıyız bu şehirde. Şehir, her günkü temposunda bir değişiklik/aksama meydana getirmeyen yeni yüzlerin katılımıyla akışını/işleyişini sürdürüyordu, büyük bir umursamazlıkla. Bu şehre dâhil olan her yeni yüzün, şehrin eski sahipleri tarafından fark edilmesi neredeyse imkânsızdı. Şehrin içinde yükseldiği/genişlediği coğrafik alanda, kendiliğinden yer açılıyordu yabancı için. Ayrıca bir çaba gerekmiyordu. Ve şehir, canlı bir organizma gibi sürekli büyüyor ve genişliyordu. Yabancılığım, bir sokak ismi sorduğumda ya da otobüs durağında bekleyenlere sorduğum “…Hangi otobüs gidiyor?” sorularında açığa çıkıyordu. Bazen benim gibi olanlara rastlıyordum. “Ben de buranın yabancısıyım!” diyorlardı. Şehirde iki yabancı oluyorduk. Sonra ikimiz de ayrı yönlere başka bir şey konuşmadan, koşarcasına ayrılıyorduk, utanarak birbirimizden. Şehirdeki gezintilerime devam ediyordum. Bir şeyi farkına varmıştım, yabancılık giderek yerleşik bir duruş olmaya başlamıştı bende. Üstelik bu durumdan da rahatsız olmuyordum. Önceleri bir atılmışlık, dışarıda bırakılmışlık, bulunduğum yerde eğreti duruyormuşum duygusu biraz canımı sıkmıştı. Hadi açık açık söyleyeyim: Çok canımı yakmıştı. Şehrin eski sahiplerinin gözünde, ‘öteki, başka, bize benzemiyor” şeklinde algılanıyor olmak ve sanki bu ‘başkalık’ çok somut bir şeymiş gibi; ne bileyim, bir takım taraftarı gibi bir rozet, bir fular, bir şapka takıyormuşum gibi yabancılığımın hemen anlaşılması, bazen savunmasız bırakıyordu beni. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Benden onlara ulaşan mesaj, nasıl bir ipucu veriyordu, anlamıyordum. Aklımı kullanmam gerekti. Soğuk iyice artmıştı. Üstelik ev içlerinde yakılan ateşlere rağmen, üşümüşlük duygusunu atamıyordum üzerimden. Ev içlerinden, dışarıya doğru taşan hiçbir sıcaklık yoktu. Yabancılar Şubesi’nden bazı konularda yardım alabilirim diye düşünmeye başlamıştım.

 

SIKINTI MİMARİSİ

 

     Bu mevsimin özelliğinden mi, sokaklarından bulvarlarına, parklardan meydanlarına taşan, hacimli bir sıkıntı vardı her yanda.

 

KAPI VE ANAHTAR

 

     Bir Salı sabahı, Ceneviz kolonisi tarafından teslim edilen anahtarın, bugün hangi kapıyı açacağı sorusu, yabancılığımın yanı sıra yedeklediğim kargışlanmışlığımla, bir gün klarnet çalabilecek miyim sorusunun cevaplanması kadar güç ve meçhuldü!

     Uzun zamandır, Kuledibi civarında bu kapıyı ve anahtarı arıyorum. Sıkıntı, Ceneviz mimarisinin temel unsuruymuş gibi binaların cephelerinde ifadesini bulmuştu. Arnavut kaldırımlı, daracık sokaklarda, yıkılacakmış gibi duran evlerin arasında bu kapıyı arıyordum. Kapıyı bulduğumda, Süleymaniye’den bir çilingirci getirip kilide uygun anahtar yaptıracaktım. Anahtarı yapabilecek miydik, nasıl bir kapı olacaktı, hangi ince labirentlere açılacaktı hiç bilmiyordum.

 

KÂĞITTAN GEMİLER

 

     Şimal rüzgârları esiyor ve Cenevizlilerin yelkenlerini şişiriyordu. Şimal rüzgârları yalnız onlar için esiyordu. Cenevizli gemi yapım ustaları, henüz küçük birer çocukken, önce Boğaz’ın değişken akıntılarına dayanıklı kâğıttan kayıklar yapmayı öğrenerek, erdemin sabırla ölçüldüğü sınavlardan geçerek başlıyor ve rüzgârla, akıntıyla, dalgayla, köpükle ve tuzla geçen zaman içinde ustalaşıyordular işlerinde.

Ancak bundan sonra Ümit Burnu’ndaki kocaman dalga ve girdaplara dayanıklı gemiler yapacak bilgiye ulaşıyordular.

 

İMGEM VE BEN

 

Kirlenmiştim.

Kirli olmak. Daha doğrusu, ‘kirli bir yabancı olmak’ bu şehirde yaşamayı zorlaştıran bir durumdu kimi hallerde. Hem kirli hem de yabancı olmak, uzak durmak için yeterli bir sebep olarak görünüyordu şehrin sahipleri tarafından. Aklımı kullanıyordum. Hem anahtarı da mutlaka yaptıracaktım. Süleymaniye’li anahtar ve döküm ustaları ile birlikte çalışacaktık. Çoğaltılması mümkün olmayacaktı. Nasıl bir şey olacağını tahmin bile edebiliyordum.

  

    Aklımı kullanıyordum, diye söylemiştim ya! İnsana tuhaf beceriler kazandırtan bu şehir sayesinde, kirlenmişliğimden çekinmiyordum artık. Şöyle ki, kimseye kirliymişim, bundan hicap ve suçluluk duyuyormuşum gibi bir ifadeyle bakmıyordum. Kirlenmiş olma halinin, insanı bunaltan, küçük düşüren, aşağılatan ruh hallerini ötekilere göstermiyordum. Anlayacağınız, “görüntüyü kurtarmak” diye tabir edilen becerim sayesinde bu krizden kurtulmuştum. Bambaşka imgelerle çıkıyordum insanların karşısına. Kirlendiğimi bilen yalnızca bendim, ötekilerin bakışlarında tezahür edense, göndermede bulunacakları hiçbir karşılığı olmayan bir imgeydi.

 

BAMBAŞKA BİR ÂLEME DALMIŞTIM

 

     Potansiyel bir imge deposuydum. Her hal ve şartta farklı imgeler oluşturabiliyordum. Çünkü DÜŞLEYEN BENDİM. Ötekilereyse, yalnızca düşlediğim şeyi görmek ve izlemek kalıyordu. Başkalaşmıştım. İnanılmaz haz alıyordum bu oyundan. Yine de sıkıntının, bu oyunun bir parçası olduğunu bilmek bazen yoruyordu... Her şeye rağmen, dönüştüğüm şey beni korkutmuyordu... Kar!

Sıkıntı; küçük, beyaz yuvarlaklar şeklindeydi ve derinliksizdi.

     Saydam bir yüzeyde geçiyordu her şey. Sarı gül, bu saydam yüzeyde düşmüştü, kaplanları seven yazarın elinden…   

 

PAIN PLAZA

 

    O soğuk gecede, sessizliğe ve yalnızlığa adanmış modern Babil Kuleleri ile dolu kentte yolumu kaybetmiş, kulelerden sızan titrek florasan ışıklarının aydınlatamadığı bulvarlarda dolaşırken, saklanacak bir yerim olmadığını biliyordum. Mermer yüzeye düşen karın çıkardığı ses, usulca sürtünmesinden ya da erimesinden değil, çürümekte olan karın çıkardığı sesti. Dehşete kapıldığımı hatırlıyorum. Acımasız bir göğün altında ve emniyetsiz bir toprağın üstünde keskin, sivri uçlu çakıl taşlarının tabanlarımda açtığı derin yaralara aldırmaksızın, Tanrıya sığınmanın bile boş olduğu bu yerde, ıssızlığın ortasında yazgımdan kaçmaya çalışıyordum:  Korkularımın, başkalarının da korkusu olduğunu bilerek.

    Bütün kent ürkütücü bir örtünün ardına gizlenmişti şimdi. Her köşe başından, kavşaklardan, kepenkleri indirilmiş mağazalardan, parkların sürekliliğini kesintiye uğratan kurumuş, yılankavi derelerden, mabetlerden ve sonsuzluğa sabitlenmiş trafik ışıklarından yükselen ve peşimi bırakmayan fısıltıların şamatası arasında öteye, yazgının ve karın ulaşamayacağı bir yere doğru; deniz yolculuklarının, sıcak adaların, göçlerin, hayallerin ve aşkların anısını da yüklenmiş kaçıyordum...

 

 

                                                                       Olcay Halulu / Kaş-İstanbul