Mevsimsiz
Benceajans
Atalay Girgin - Lağımpaşalı

'El Amor' ve Darbenin Kayıp Kuşağı Üzerine...

Her gün bir yenisi eklenen, bazıları bazen "hack"lenen (Ne yazık ki henüz bu eylemin Türkçe karşılığı yok, ya da ben bilmiyorum), adına, "paylaşım", "sosyal" veya "arkadaşlık" denen internet sitelerinin biriyle can sıkıntısı giderilen bir günde geçmişe dönmek neyle açıklanır bilmem. Bir internet sitesinde, bir Julio İglesias Sevenler Grubu ve 12 Eylül öncesine gidiş...İnsan belleğinin anlaşılması zor sürprizlerinden biri olmalı.

1980 yılının bahar günlerinde çiçek tozlarının havaya karışmasıyla başlayan gençlik kıpırtılarıyla, anarşist dürtülerle başa çıkmaya çalışılan günler...Her gün birilerinin öldüğü korsan mitinglerle karşılaşma korkusuyla merkezi yerlerden uzak durma çabası...Evle okuduğum lise arasındaki uzunca yoldan başka bir caddede yürüyemediğim yasaklı ve sıkıcı günler...

Ülkenin gidişatından endişe duyan büyüklerin aklı yettiğince yaptığı yorumları anlamakta zorluk çekiyordum. Sanırım olan biten hiç bir şeyi anlamıyordum. Neden sağcılar solcular birbirlerini öldürüyordu? Anarşist omak neydi, çok mu kötüydü? Bastırmaya çalıştığım onca şiddet ve isyan duygusunu gözönüne alırsak, ben de gizli bir anarşist miydim? Selim, Kader her gün benim gibi yazılı- sözlü olup, ders dinledikleri halde ne zaman "solculuk" yapıyorlardı? Kader hocalarla, arkadaşlarla tartıştığı anlarda onca sözcüğü, kavramı, düşünceyi ne zaman, nasıl öğrenmişti ve nasıl bu kadar cesur olabiliyordu?

Televizyon ve radyoların haber bültenleri, soyulan benzin istasyonlarından, meydanlarda koşturan, döven dövülen insanlardan, ölüm listelerinden oluşuyordu. Ama bir şey vardı ki, onca kan revanın ortasından sıyrılıp, büyülü, yumuşak, esintili bir yerlere alıp götürüyordu beni...Ve bunun için sadece "El Amor" demesi yetiyordu. Julio İglesias...Klip kavramının henüz icat edilmediği o günlerde bir kaç konser anı görüntüsü ile yetinilirdi. Julio İglesias, gözleri kapalı, sol elindeki mikrofonu hafifçe yukarı kaldırıp, azıcık sola eğip, sağ elinin parmakları gitar tellerine dokunurcasına kıpırdayarak, bir Flamenko dansçısı zerafetiyle "El Amor" der demez başka bir dünyaya uçuyordum. Eminim bir çok insan da benim gibi başka dünyalara uçuyor olmalıydı ki, O dünyada bir numaraydı. Yumuşak bir şeyler yüreğime değiyor, gözümde denizler canlanıyordu. O’nun saçlarının sol yanını hafifçe kıpırdatan bilmediğim ülkelerin rüzgarı tenime değiyordu. Fransızca okuduğumdan olsa gerek, sadece "Amor"un "Aşk" olduğunu tahmin ediyor, bunun dışında tek kelime bile anlamıyordum. Ama anlıyordum da aynı zamanda...Hüzünlü bir şeyler anlatıyor olmalıydı. Belki denizden, ayışığından, sonsuz bağlılıktan, özlemden, söz ediyordu. Ne söylerse söylesin, Julio İglesias’ın sesinden her söz şarkıydı benim için. Anarşiden, ölümden bile söz etse fark etmezdi. Aynı kadife yumuşaklığında kaybolur, aynı büyülü sürüklenişe kapılır ve O’nu dünyadaki herkesten kıskanırdım.

Herkese O’ndan söz ediyordum. Dinliyor ve "Hııı, eveet, çok güzel" deyip geçiyorlardı. O yıllarda kimsenin bir şarkı sevmeye, bir şarkıcının sesinde kaybolmaya zamanı yoktu. Hatta ayıptı bunlar...Kimse benim gibi sürüklenip gitmiyordu galiba...Ya da herkesin sürüklendiği yönler ve yerler farklıydı. Okulu kırmaya ikna oldum bir gün. Nasılsa son yıl ve son günlerimizdi. Nasıl olsa ortaya çıkmazdı. İstasyonun yanıbaşında, köprünün altındaki kafeteryada çayla yeni başlanan sigaraları tüttürmekti büyümek. Selim büyük kavramlardan söz ederken bile gülümserdi. Dilek gözlüklerinin ardından ciddiyetini bozmadan anlatılan her şeyi bildiğini belirten ifadeler takınırdı. Bu ona yakışırdı. Para toplanıp alınan paket biter, karşıdaki bakkala gidecek kişiler için kura çekilirdi. İkinci ya da üçüncü okul kırma gününün birinde Selim’le bana düştü gitmek. Hızlı hızlı yürürken Selim bahardan söz ediyordu. Bense içimde ona olan hayranlığın heyecanı ile uçarılığından duyduğum endişeyi birbirine karıştırırken çoğu sözcüğünü kaçırıyordum. Açık kahve gözleri birden bana döndü ve durdu, gözlerimin içine baktı gülerek "Sen beni dinlemiyorsun kız!" dedi. "Yooo dinliyorum" . "Bir sorun mu var?" derken hala gülümsüyordu. Yoktu...Hiç bir sorun yoktu. "Çok konuşuyorsun Selim" dedim. Büyüklenmeyle karışık, şaşkınlık taşıyan ama bir o kadar içten kahkaha oldu cevabı.

Sigaralar alındı, karşıya geçildi. Baharın canlandırdığı parktaki ince, kıvrımlı yollar yürünmeye başlandı. Selim hala konuşuyordu. Kafenin girişine bir kaç metre kala durdu, ben de durdum. Açık kahve gözleri pırıl pırıl gülerken, anlamakta zorluk çektiğim o sevecen, esrarengiz ifadesiyle "Sigaraları verip kaçalım mı?" diye sordu. Nereye ve neden kaçacaktık? İkimizin gruptan ayrılmasına neden olacak ne gibi özel konu olabilirdi? Ne yapacaktık, ne konuşacaktık? Bilmiyordum ama "Tamam" anlamında bütün "özel" olabilecek her şeyi, her kavramı sıradalaştırmak veya önemsizleştirmek adına lakaytça boynumu kırıp, dudaklarımı olabildiğince aşağıya kıvırdım. Sigaraları bıraktık, O tek defterini masadaki attığı yerden alıp, belinin arkasına sıkıştırıp ceketini düzeltti. Ben çantamı omuzuma almaya çalışırken, "İlkay’ın gitmesi gerekiyormuş, hem O’nu bırakayım hem de işlerim var, yarın görüşürüz millet" dedi Herkesin gülüşü şaşkınlığa dönüşürken, biz soru sorulmasına fırsat vermeden aceleyle çıkışa yöneldik. Hala nereye gittiğimiz, O’nun deyimiyle "kaçtığımız" ve bunu neden yaptığımız konusunda hiç bir fikrim yoktu. Çıktık. Yeniden parkta yürüyüp caddeyi geçtik. Az önce sigara aldığımız bakkalın yanındaki küçük pastanenin kapısından girerken üzerimden hafifçe geçen suçluluk, kaçamak yapıyor olmanın rahatsızlığından oluşan ürpertiyi savuşturmak bile istemedim. O ürperti yok sayılamayacak kadar heyecan verici ve büyümüş olma fikriyle dopdoluydu. Pastanenin sade aydınlığına adım atıp, kapı dışarıya kapandığı anda her şey birden değişti. "El Amor" diyordu Julio İglesias...O sesteki kadife titreşimler beni yine başka yerlere usulca götürmeye başladı. Gittiğim yerlerde deniz, tatlı esintiler, yeni doğan Ay ve suya düşen gümüş ışıltılar vardı.

Merdivenlere yöneldik. Asma kata yerleştirilmiş 4-5 masadan en sonuncusuna oturduk. "El Amor" devam ediyordu ve ben bitmesini hiç istemiyordum. Sonsuza kadar süren bir şarkı yoktu, ama olabilseydi onun El Amor olmasını istemek geçiyordu kafamdan. Selim’e Julio İglesias’ı, bu şarkıyı ve üzerimdeki etkisini anlatmaya çalıştım. Selim ne dedi, bu konuda ne düşünüyordu, o da hoşlanmış mıydı, daha önce bu şarkıyı dinlemiş miydi, onu da alıp götürmüş müydü? Hatırlamıyorum. Neler konuştuk, o ana kadar görüp geçirdiğimiz kısacık yaşamımızda neler önemliydi O’nun için? Ne yapıyordu, neler yapmak istiyordu. O günden hatırladığım tek şey ateşli devrim söylemleri ve dudaklarıma usulca dokunan sıcak, nemli, yumuşak ve masum öpücüğün ayaklarımı yerden kestiği ve içimde başlayan anarşiydi. O gün içimdeki bastırılmış anarşisti serbest bırakmak gerektiğini anlamakla beraber bunu yapabilmenin zorluğuyla baş etme düşüncesi yeni bir kargaşaya neden oldu. Başkaldırma dürtüsüne karşı koymanın artık çok zor olduğunu anlamak ve baş etmek. Suçluluk-öpücük, solculuk-suçluluk, kaos-suçluluk...Hesap vermek, birilerine bir şeylere, anarşi, balkaldırma! Baskı, aile, toplum, cinsiyet gerekleri, iyi kız olmak ya da olmamak, okumak, dersler, el işleri, kurallar,kurallar, benden beklenenler, benim olmak istediğim, olmasını istediklerim, benim sesim, duyulmayan sesim...Korku, korku! Sonra sessizliğe yeniden yuvarlanış...Dipteki başka bir sessizlik...Kendimin bile duymakta zorlandığım sesim...Uzun sürmedi. Sessiz, itaatkar günlerime geri döndüm. Bir yandan bana verilen ödevlerimi yerine getirirken, diğer yandan gizlice başlamadan biten kendi kavgalarımın yenilgilerine yas tutuyordum. İçimdeki anarşisti bir kez daha ama oldukça sert bastırmıştım.

O günden sonra bir daha hiç yalnız kalmadık Selim’le. O’na aşık mıydım? Sanırım değildim! Vücuduma yayılan garip, tanınmayan, sıcak ve ürkütücü titreşimleri de bastırıyordum. O titreşimlerin aşk olmadığını ama olabileceğini söylüyordu içimdeki ses. Aşık değildim, eğer öyleyse de hemen vaz geçmeliydim! Hepsinin arkasından bir tek şey gelip yerleşiyordu; Korku...Korku bastırdı bütün dirilenleri, yeni doğanları, yeni başlayanları. Dışardan da görülüyor muydu korkum bilmiyorum ama eğer görünüyorsa bundan utanç duyardım. Her sabah topluca koyulduğumuz okul yolunda bir kaç kaçamak bakıştan başka bir yakınlaşmaya izin vermedim. Sanırım Selim’den değil, aslında sahip olduğu, O’na gerçek gücü ve etkiyi veren "solcu" sıfatından hem etkileniyor hem korkuyordum.

Haziran’da mezun olduk. Güzel günlerimizin bitmesiyle birlikte ülke de her gün biraz daha karışıyordu. Annemin içi rahattı. Artık evde oturuyordum ve güvendeydim. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Bir gün Selim her yönden muhafazakar aile yapımıza aldırmadan Dilek’le çıkıp geldi. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Annemin benden çok korktuğunun farkındaydım. Babam duyarsa, elalem ne der, bir gören oldu mu acaba? Selim ise gayet rahattı. Annemin elini öpüp baş köşeye kuruluyor ve hal hatır soruyordu. Gözlerine inanamıyordum. Selim bir kaç kez daha beni görmeye geldi. Her seferinde dostça, arkadaşça sıradan sohbetler yapıp gidiyordu. Bu ziyaretlerin her defasında O’nu uğurlarken içimden "Umarım bir daha gelmez" diyordum. Babamdan, çevreden, olumsuz eleştirilerden, dedikodulardan, kendimi savunamamaktan korkuyordum. Korku-Selim, Selim-korku olmuştu artık.

Sonbaharla beraber güneş ışıkları kırılmaya, geceleri bozkıra özgü o güzelim buğulu, kuru ot kokusu duyulmaya başlandı. Bu gecelerden birinin sabahında sessizliğe uyandık. Şehir susmuştu sanki. Hiç araba geçmiyor, Eskişehir semalarının alışkın olduğu jetlerin sesi duyulmuyordu. Babam daireye gitmemişti. Ne oluyordu? "Darbe" olmuştu. Darbe de neydi? Radyo açıktı. Dinledim, dinledim, dinledim. Anlamaya çalıştım. Kapının önüne çıktım. Yoksul sokağımızda değişik bir şey, bir tepki var mıydı, görmek istedim. Her yerde askerler vardı. Komşunun askeri öğrenci olan oğlu, askerlerle konuşuyor, sanırım her zamankinden daha fazla kasılıyordu. Baktım, o da bana baktı. Sanki güç ondaydı, zaten havada olan burnu biraz daha kalkmıştı. Selim’i düşündüm. Evler aranmaya başlanmıştı. Bizim evin aranmayacağından herkes emindi. Çünkü bizim sağcılık-solculukla alakamız yoktu. Benim var mıydı? Vardı belki de...Korku-solculuk, korku- Selim...Korku yine geri gelmişti.

Darbenin olduğu günden bu yana bir ay geçmiş geçmemişti ki kötü haber geldi. Selim’i tutuklamışlardı. Günlerce işkence yapmışlar, ifadesini imzalatmak için Emniyete götürmüşlerdi. Polislerin elinden kurtulmuş, koridorun sonundaki pencereye olanca gücüyle koşmuş ve kendini en üst kattan aşağıya atmıştı! Ölmemişti! Zaten bina sadece 5 katlıydı. Ölünmeyebilirdi. Hastanedeydi! Yürüyemiyordu! Dehşete kapılmıştım. Günlerce Selim’in işkenceden yorgun düşmüş bedenini, belki de falakadan parçalanmış tabanlarını ve o tabanlara verdiği son bir güçle elleri kelepçeli pencereye koştuğunu görür gibi oldum. Hastaneye gidilmemeliydi, kapıdaki polisler ziyarete geleni fişliyor hatta sorguya çekiyordu. Çarşıya gittim. Binaya baktım, hangi pencere olduğunu tahmin etmeye çalıştım. Dönüp dolaşıp binanın önünden, yanından geçtim. Saatlerce yürüdüm, yürüdüm...Düşündüm. Hastaneye gitmek istiyordum. Her gün, fişlenme pahasına hastaneye gitmek üzere yataktan kalktım. Her gün O’nu görmek istedim. O’nu görmemin O’na ne gibi faydası olurdu, olur muydu onu da bilmiyordum. Kendimi alıkoydum. Çünkü gidersem fişlenecektim. Eve askerler, polisler doluşacaktı, o yoksul memur evi didik didik edilecek, bir şey bulunamayacak ama mimlenecek, isimlerimiz bir yere hiç silinmemecesine kaydedilecekti. Babam beni belki de öldüresiye hırpalayacak, annem hiç aralık vermeden söylenecek, "Yazıklar olacaktı emeklerine, yememiş yedirmiş, giymemiş giydirmişti!" Ben ise bunun karşığında hainlik etmiş, hayırsız evlat olacaktım. Ne dersem diyeyim, hiç bir şeye bulaşmadığımı, hiç bir eyleme -ne yazık ki - karışmadığımı, Selim’in sadece arkadaşım, iyi bir çocuk olduğunu, O’nun bir katil olamayacağını söyleyecektim. Ve kimse inanmayacaktı. Bugüne kadar anarşist değilsem de olmak istediğimi, ama her şey bu kadar sessiz ve bastırılmışken ne yazık ki artık istesem de olamayacağımı, geç kaldığımı haykıracaktım. Büyük olasılıkla babamın öfkesiyle birlikte şiddeti de ikiye katlanacaktı. Ama yine de gitmek istiyordum. O’nu teselli etmek, durumunu gözlerimle görmek...Gitmedim. Bir türlü gidemedim.

Bir gün Dilek’le, Selim’in en yakın arkadaşı Cenk geldi. "Senin gelmeni bekliyor" dedi Cenk. Çok şaşırmıştım. Selim’in beni önemsediğini, görmek isteyebileceğini o ana kadar hiç düşünmemiştim. Gizli gizli gururlu bir sevinç duydum. Selim’in sevdiği kız, o silik, sönük, zayıf, renksiz, ortodontik sorunlu o kız O’nu terketmişti. O’nu ilk kötü günde terketmiş, acıları ve yıkılan yaşamıyla başbaşa bırakıp çekip gitmişti! Cenk’ e "Gülşen’in terketmesi umurumda bile değil, ama İlkay gelmedi, biz arkadaştık" demişti. Gülşen’in gitmesi nasıl umurunda olmazdı? Herkes bir gün onların evleneceğini düşünüyor, hocalar derste yanyana oturmalarına, teneffüste sarmaş dolaş gezmelerine göz yumuyordu. Büyük aşk nasıl umursanmazdı da benim gitmemem o kadar önemli olurdu. Cenk’i bana gönderip bunları söylemesini istemesi şaşırtıcıydı. Cenk detaylar anlatıyor, Dilek bana cesaret vermeye çalışıyordu. "Korkma, ben de gittim, bir şey olmadı, olmaz da..." "Korkma" sözcüğü içimdeki korkunun dışardan görüldüğü anlamına geliyordu ve ben artık sadece utanıyordum. Korktuğum için çok utanıyor belli etmek istemiyor ama ne yaparsam yapayım saydamlaşmaya engel olamadığımı görüyordum. Tek kelime etmedim. Gittiler...Dilek’i bu son görüşümdü. Yaşadığım sürece arkasından bakakaldığım o andan sonra arkadaşımın nerede ve nasıl olduğunu zaman zaman düşünecek, bilemeyecektim. Çünkü o andan sonra yolumuz bir daha hiç bir zaman kesişmemek üzere ayrılacaktı.

Sonrasında her gün hep gitmek istedim. Gitmediğim her günün sonunda suçluluk duydum. Julio İglesias artık "Manuela" diyordu. Sesini her duyuşumda yine aynı etki sürüyordu. Gitmedim. Hiç bir zaman. Hiç bir gün. 12 Eylül sabahı askerlerin yanında gördüğüm komşunun kasıntı oğluyla evlenmeden önce, başladığım fakülteyi bıraktım. Başka kentlerde, başka sokaklarda yürüdüm. Çocuklarım doğdu, göçlerime onlar da eklendi. Yıllar sonra yıllık iznin memlekette geçirildiği bir gün, bir belediye otobüsünde şehir merkezine doğru ilerlerken kaldırımda iki tanıdık yüz görür gibi oldum. Dikkatle baktım. Tekerlekli sandalyede gülümseyerek konuşan genç adam Selim, sandalyeyi iten ise her zamanki ciddiyeti ile Cenk’ti! İçimde bir şeyler kıpırdadı. İnivermek, onlara doğru koşmak istedim. Ama elim otobüsteki inmek için basılan ikaz düğmesine gitmedi bir türlü. Görüş açımdan çıkıncaya kadar ağlamaklı bir ifadeyle baktım onlara...Selim’in iyileşmiş olabileceğini düşünmüş ve dilemiştim ama olmamıştı işte. O tekerlekli sandalye ve sandalyeye kadar yaşanan her türlü acı ve yıkım aralarında hiç bir şeyi değiştirmemiş belki daha da güçlendirmiş olmalıydı. Bense sinmiş, korkmuş, kaçmıştım. Geçmişte korkudan duyduğum utancı şimdi vefasızlığımdan duyuyordum.

Yine yıllar geçti. Yine kimseyi aramadım, sormadım. Sıkıcı, başkaları tarafından konulmuş, hiç bir yerde yazılı olmayan kurallar içinde bir yaşamı sürüklemeye çabaladım. Ve bir gün içimdeki anaşist bu kez gerçekten başkaldırdı. Bütün kurallara, dayatmalara, sınırlamalara dikildi başım!15 yılın sonunda Ankara Adliyesi’nin kapısından çıktığımda kuş gibi hafif hissediyordum kendimi...Komşunun kasıntı oğlu adliyenin bahçesinde öylece kalakalmıştı.

Aslında hep var olan yalnızlığın artık somutlaştığı ancak hiç bir şeyin iyi gitmediği günlerden birinde Ayten’i buldum. İşletme okumuş ve Doçent olmuştu. Onunla buluştuğumuz bir Eskişehir öğle sonrasında, istasyonunda karşına yeni yapılan parkın çay bahçesinde oturduk eski günlerden konuştuk. Ayten’e, yaklaşık yüz metre ilerde ve hala yerinde duran Selim’le oturduğumuz pastaneyi gösterdim. O günleri yeniden andık. Cenk’i, Selim’i sordum. Cenk’in nerede çalıştığını biliyordu. Bu benim için sevinç verici, Selim’e çıkması olası doğru bir yoldu. Cenk’in numarasını bulup konuşmamız ve Selim’in numarasını vermesi sevincimizi katladı. Aradım. Antalya’da yaşıyordu, hala gülüyordu, hala hiç bir şey değişmemişti, hala neşeliydi, hala "Sorun yok kız yaşıyorum işte daha ne olsun" deyip kahkaha atıyordu. İnandıkları için ölümü göze almanın yanında sakat kalmanın lafı bile edilmezdi, beyni çalışıyordu ya, yeterdi. İnanılmazdı ama böyleydi.

Sonraki yıllarda arada bir aradım O’nu. Tekrar o acı günlere döndürmekten korkarak, kendisine saklamak isteyebileceğinden endişe duyarak, bize anlatılan öyküyü anlattım ve doğru olup olmadığını sordum. Sadece işkence bölümü doğruydu. Geri kalanı tamamen uydurmaydı. Omurgası işkencede kırılmıştı. 2 yıl hastanede kalmıştı. Ama her şeye rağmen ona dayattıkları, kendilerinin hazırladığı ifadeyi imzalamamıştı. O’na göre önemli olan buydu. Hayatı yıkılımış mıydı? Hayır! Ölümüne inanmış bir insanın sakat kalmasının ne önemi vardı? "Neden kafana takıyorsun bunları" derken telefondaki sesi gülümsüyordu. Şiddetli bir dehşet duygusu yaşıyordum. Gencecik bir insana omurgası kırılacak kadar şiddetli işkence yapabilen biri nasıl oluyor da o kapıdan çıkınca normal yaşamına geri dönebiliyor, yemek yiyip uyayabiliyor, varsa eşini çocuklarını o ellerle okşayabiliyordu? Neredeyse bağıra bağıra ağlıyordum. O’na hep gelmek istediğimi ama korktuğumu itiraf ettim. Önemli değildi, boşvermeliydim. "Gelmek istediğini biliyordum, gelemediğini biliyordum" dedi. Ne ağlamak ne de gitmek istediğimi bildiğini bilmek beni hiç bir zaman rahatlatamadı.

Sanırım 2006’nın ortalarına doğru O’nunla bu kez İnternetten bir kaç kez daha konuştum. Klavyede yazamıyor ve haftada bir diyalize giriyordu. O söylüyor yeğeni yazıyordu. Kameram olup olmadığını sordu. İş yerindeydim ve kamera yoktu. "Olsun sen beni görürsün" dedi. Kamerayı açtırdı. Yüreğim burularak bekledim görüntünün gelmesini. Fidel Castro’ya benzer sakalları vardı. Ama Fidel’den çok daha yaşlı gibiydi. Gülmüyordu artık. Gözleri bir çukurun içinden bakıyordu. Gelip geçenlerin meraklı bakışlarına rağmen gözyaşlarımın inmesine engel olmadım. Ona bakarken yüzümdeki gülümsemeye karşın gözyaşlarım ta ki Selim kamerayı kapatıncaya kadar aktı. Bedenden çok fikirlerin önemli olduğuna inanan bu adam, çok genç yaşta erimeye başlayan bedenindeki son organ da onu terkedinceye kadar inanmaya devam edeceğini söylüyordu. Bir sonraki yaz Antalya’da ya da Eskişehir’de buluşmayı önerdim. "Sen gelmezsin " diyemedi ama "Görüşürüz dostum, kısmet..." demesi de benim için aynı anlamı taşıyordu sanki...

2008’de binbir türlü telaş, sıkıntı, acı ve yaşamı sıfırlama niyetiyle tanımadığım bir kente göç hazırlıklarıyla uğraşırken O’nu ihmal etmiştim. Artık hiç bir şeyden korkmuyordum ve O’nu bulmuştum, bir gün hatta bu yaz O’nu görmeye gidecektim. İçim rahattı. Hayatımı iyi kötü düzene sokmakla geçen bir kaç aydan sonra O’na mailler attım. Geri döndü. Aradım numaranın kullanılmamakta olduğunu söyleyen bir bant kaydıyla karşılaştım. O monoton, ruhsuz kadın sesi içime cayır cayır bir ateş düşmesine neden oldu. Eskimiş, tanıdık bir korku bu kez "kaybetme korkusuna" dönüşerek tekrar karşıma dikildi.

Ayten, Cenk, mailler, telefonlar...Selim ölmüştü! Tam 28 yıl her gün gitmek istemiştim! Tam 28 yıl korkmuş, birilerinin sonrasını düşünmüş, ertelemiş, ama her gün gitmek istemiştim. Gidememiştim ve tam gitmeye karar vermiştim ki, artık çok geçti! "Görüşürüz dostum, kısmet..." sözü çöreklendi yüreğime...O kadar zamanı olmadığını o biliyordu.

28 yıl sonra şimdi, bir İnternet sitesinde eski bir siyah-beyaz konser kaydında "El Amor" diyor Julio İglesias...28 yıl sonra şimdi, sesini biraz kısmamı söylemek için gelen 23 yaşındaki oğluma gözyaşlarıyla eski bir şarkı dinlerken yakalanıyor ve şaşkın bakışlarına aldırmıyorum. Yıllar sonra yine kadifemsi o sesin beni götürdüğü yerlerdeyim.

Yaşamıma hep egemen olan korku artık yok! Ama artık gençlik, Selim, Selim gibi düşünenler, Selim kadar inananlar, Selim gibi yaşama gülümseyerek bakabilenler ve inanmak, inanmaktaki kutsal anlamlar da yok! Şimdi yüreğimde hep geç kalmanın hüznü, ertelemelerin sonrasında hissedilen çaresizlik var. İçimdeki bastırılmış anarşistin düzene, yolunda gitmeyen her şeye, her gün biraz daha canlanışı var! Televizyon haberlerinde gördüklerine öfke duyan, enflasyon kandırmacalarına, parasızlığa, emeğe saygısızlığa, onurunu kıran, kırmak isteyen herkese ve her şeye olan sessizliğe, tepkisizliğe her gün biraz daha dirilen içimdeki iyi yürekli anarşistin saldırgan dürtüleri var! Şimdi o anarşisti sakinleştiren, yatıştıran tek şey olan Julio İglesias ve " El Amor" a yeniden geri dönmek, içimdeki isyanı yeniden ve kimbilir kaçıncı defa bastırmaya çalışmak var.

28 yıl sonra şimdi, ılık bir Haziran gecesi Ankara’da bir konser salonunda oturup bekleyeceğim. Kendi yolumun yarısını çoktan geçmişken, olanca hayal kırıklıkları ve talihsiz kuşağımın acıları ve yorgunluğu omuzlarımda, koltuğuma yığılacağım. Hayalini kurduğum bir çok şeyin uçup gitmesini yaşam boyu seyrederken bir tek hayalimi olaun gerçek yapıp Julio İglesias’ı sahnede izleyeceğim. Beni alıp götüren sesin sahibi karşımda "El Amor" derken, bize bir şarkı sevmenin bile yasaklandığı, baharlarımızın, hayatlarımızın kanla, şiddetle karardığı o günlerden bu günlere ayakta ama yalnız olmanın burukluğunu duyacağım. El Amor beni yine alıp bir yerlere götürecek. Ama bu kez gittiğim yerlerde deniz ve ayışığı olmayacak. Bu kez kırık dökük, haksızlık edilmiş, hırpalanmış, acımasızca talan edilmiş, çiğnenmiş, darmadağın edilmiş kayıp gençliğimizin tozlu yollarında olacağım. Kulağımda "El Amor" ve Selim’in sürekli gülerek bir şeyler anlattığı korkusuz ve neşeli sesiyle yan yana yürüyor olacağım. Emek Kafe’den, Sütlüce’ye uzanan o uzun, dümdüz yollarda erikler çiçeğe dururken...Benim üzerimde gri gömlek ve lacivert jileden okul önlüğüm, O’nun gevşek kravatı, gri gömleği, hep beline soktuğu defter bu kez sol elinde, sağ elinde omuzuna attığı ceketi ve dudağında bir sigara...Yüzümde belli belirsiz masum, genç bir tebessüm...Yürüyor olacağız...