Mevsimsiz
Benceajans
Günay Günaydın - Esrar-ı Aşk

Din ve Doğa

 

Batıdaki üç tek tanrılı dinin Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ın ahlak anlayışı “insana”  dönüktür.

Doğa, ikincil önem taşır ve Tanrı doğal dünyanın ötesinde biryerdedir. Bu yüzden doğal dünya insanların kullanımı için yaratılmış bir sürü “kaynak” olarak algılanır.Bu yaklaşım, bazı gözlemciler tarafından son iki yüzyıldır dünyada yaşanan çevre tahribatı ve yıkımlarının da nedeni olarak görülüyor.

 

Ne var ki bu üç geleneğe mensup alimler, her üç dinde de güçlü bir  “çevre ahlakının”  kurulabilmesi için gerekli temelin bulunduğunu savunuyor.

Yahudilerin, “Tanrıyla insanlık” arasında bir akit ya da yasal bir anlaşma olduğu kavramı bütün canlılara yayılabilir.Hıristiyanlıkta, “ayin ve yeniden doğuş” üzerinde durulması bütün doğal dünyanın kutsal olarak görülmesi biçiminde yorumlanabilir.İslamdaki,  “hilafet kavramı “ da doğal dünyanın insanlara ait olmadığını, onlara vekalet verildiğini –ve bu vekaletin de yaratılışın dengesini korumak adına belli sorumluluklar içerdiğini öğretir.

 

Güney Asya’da Hinduizm ve Budizm, doğal dünya ile ilgili çelişkili bazı öğretiler sunar. Bazı alimleri

 maddi dünyanın geçeciliğini, zamanın bulunmadığı manevi bir dünyaya dönerek acılardan kaçınabilebneceğini (Hinduizm), ya da nirvana aracılığıyla özgür olunabileceğini savunur. Diğer taraftan her iki dinde de çevreye karşı sorumluluklarımız vardır. Bu yüzden Hindular “nehirleri” kutsal sayar Budistler, Buda’nın hayatında “ağaçların” önemini vurgular.

 

Doğu Asya’da, Kofüçyüs öğretisi ve Taoizm, “ insanı ve doğal dünyaları “ birbirine bağlar.Konfüçyüs ve Tao’ya inananlar doğayla ve diğer insanlarla uyum içinde yaşamak isterler.

 

Çevre konularında dini çevrelerin daha fazla ilgi göstermeye başlaması, belki de sürdürülebilir bir dünya yaratma çabalarına önemli ölçüde güç katacak yeni bir siyasi ittifakın doğuşunu haber veriyor bize.

 

Dinsel kurumlar ve liderler sürdürülebilir bir dünya oluşturma çabalarına en az beş önemli katkıda bulunabilir; “kozmolojiyi (dünya görüşü) biçimlendirme kapasitesi”, “ahlaki otorite”, “geniş bir cemaat tabanı”, “önemli maddi kaynakalar” ve “topluluk oluşturma kapasitesi”. Bunlardan biri veya birkaçına sahip olmak, aynı zamanda politik güce de sahip olmak anlamına gelir.

 

 Gerçektende “din” bireyler ve toplumlar için önemli bir değişim kaynağıdır. Kültür tarihçisi Thomas Berry ; Dünyada toplumsal değişimin arkasındaki  en önemli itici güçlerden birinin “eğitim”, “iş dünyası ve devletin” yanı sıra “din” olduğunu belirtmektedir.

 

Din ve çevre gurupları arasındaki “işbirliğini”, 1986’da İtalya’da  World Wine Fund for Natura organizasyonunda yapılan, beş dinin temsilcilerini bir araya getiren “din’lerarası” toplantı önemli ölçüde arttırmıştır.

 

1994 yılında “Din-Bilim ve Çevre” (RSE) adlı kuruluş oluşturulmuştur. RSE, suyla ilgili çevre konularının ele alındığı sempozyumlar düzenlemiştir.1997 yılında, son otuz yılda Karadeniz’in uğradığı tahribatı yerinde görmek için bilimadamları ve dini liderler, yedi ülkenin limanlarında inceleme yapmış; barajlar, kıyı şeridinde yapılaşma, gübre sızıntıları ve diğer kirleticiler vb. konularda geziyi izleyen gazeteciler aracılığı ile yüzlerce makale ve haber sayasinde halkın bilincini arttırma yolunda önemli adımlar atmışlardır.

 

“Din ve doğa “ denince en anlaşılabilir sözü, kendini Ganj Nehrinin temizliğine adayan bir rahip ve hidrolog-inşaat mühendisi olan Dr.V.B. Mishra söylemiş; “Bilim ve teknoloji nehrin bir yakası, inanç bir yakasıdır… Her ikisi de nehri kontrol altına almak ve yaşamın sürdürülmesi için geçerlidir. Tek bir yakası olan bir nehir taşarak kaybolup gider.”diyor.

 

Kaynak; Dünyanın Durumu 2003