Mevsimsiz
Benceajans
Osman Cabbar - Tozduman

Ağaç, Ağaç, Kalksana!

Djagga zencileri ağaç kimin toprağında yetişmişse

o adamın kızkardeşi sayıyorlar ağacı.

Ernst Fisher

(Sanatın Gerekliliği)

Dünyada ağaca dair yazılmış kaçıncı yazı olursa olsun, bu yazıyı mutlaka yazmalıyım. Sünnet olduğum yaşı nasıl unutmadıysam, altında geçirdiğim onca gölgeli yazını da unutamadığım çınar ağacımızın hatırına olsun yazmalıyım. Onu yok edenlere beddua yerine geçer belki de bu yazı!

Bizim memlekette çınara “kavak” derler. Uzun zaman ben de bilmeden bu isimle andım çınarı. Böylesine ulu çınarları daha sonraki yıllarda Ödemiş Bozdağ’da görünce, gıptayla bakıp gölgesinde serinledim. Bir dönem Manisa’da şehzadelik yapan Fatih döneminden kalma olduğunu söyleyenler ne kadar doğrudur bilinmez ama ağaçların yaşlarının bilimsel olarak saptandığı günümüzde bu çınarların yaşını anlamak için bilimsel araştırmaya da pek gerek yok.

Ağaç, üzerine bugüne değin okuduğum en kapsamlı ve halkın kolayca anlayabileceği eser Hikmet Birand’ın “Alıç Ağacı İle Sohbetler”i oldu. Ülkemizde bitki sosyolojisi bilim dalının kurucusu olan Birand’ın bu yapıtını bir dönem, okuma fırsatı bulamayanlar için radyoda okumayı çok istemiştim. Varolan ağaç sevgim, bu yapıtla bir aşka dönüştü. Yıllar sonra taşlı bir tarlayı ailecek bir meyve bahçesine dönüştürmenin keyfini yaşadık. Çocuklarımıza da bu sevgiyi aşıladığımıza inanıyorum.

Okulları ziyaret ettiğimde dikkat ettiğim ilk şey, bahçesinde –eğer varsa- dikili fidan ve ağaç varlığıdır. Eğer yetişmiş çam ağaçları varsa, o okulun kuruluş yılının hayli eskiye dayandığını rahatça söyleyebilirim. Eski okul yöneticileri okulun iç donanımından önce bahçenin ağaçlandırılmasına özel önem gösterirdi. Kasabamızdaki ortaokulun ilk öğrencisiydik. Okul bahçeler arasında inşa edilmişti. Çevresinde henüz yerleşim yoktu. Verimli tarım arazisinde oyun bahçemizin kenarlarına diktiğimiz palmiye ve Kıbrıs selvilerinin yıllar sonraki hallerini görünce nasıl da keyif almıştım.

Nazilli Öğretmen Okulundaki halka açık bahçemizin öncülüğünü yapan ve bizlere teskerelerle toprak çekme hevesi veren Akay Özgedik öğretmenime rahmetler diliyorum. Bugün bu okulumuzun Polis Okulu olarak görmek beni inanın çok üzüyor. O okulun her karış toprağında bizim emeklerimiz var.

Bu kez ilk yöneticilik deneyimi yaşadığım kasabada ağaç dikme maceralarım aklıma geliyor; adı Kayakent olan bu kasabada ağaç yüzünden yaşadıklarımı nasıl unuturum ki? Ortaokul müdürü olarak kasabanın sırtındaki koca Arayıt Dağının yamacında tek başına bir dikili ağaç görmekten bıkmıştım. Öğrencilerimle bu utanca son verme uğruna diktiğimiz fidanlara kovalarla su taşırken hem heyecan hem de  öfke doluydum. Öğrencilerimizle gösterdiğimiz bu büyük özveriye kendilerini büyük sanan nice küçük beyinli iltifat dahi etmemişti. Kim bilir, yaptığımızın kendi kabahatlerini yüzlerine vurmak olduğunu anladıklarından mı, bilinmez. Ancak o çabamızın meyvesini beş yıl sonra gördüğümde nasıl mutlu oldum, anlatılmaz.

Hayatımın hemen her döneminde ağacın mutlaka bir yeri olmuştur. Birand hocamızın yurt gezileri kadar verimli olmasa da her bölgesini gördüğüm ülkemde ağaç sevgisinin nerede yoğun, nerede gevşek olduğunu rahatça söyleyebilirim. İşin bu yönü, ağaca gönül verenlerce malum olduğu için es geçiyorum. Burada değineceğim diğer bir konu, erik bahçemiz. Bu bahçenin ağaçlandırılmasında hem eşimin hem oğlumun büyük emekleri var. Onlar elleriyle traktörler dolusu kayayı temizlediler, fidan dikilecek hale getirdiler; bu iş ancak büyük bir sevgiyle olabilir. Fakat bir yerin ağaçlandırılmasında neyin dikileceği konusunda yeterli fikre sahip olmayan oğlum, ağırlıklı olarak İtalyan eriklerini diker. Oysa mevcut tarla geçmişte zeytin ağaçlı bir yermiş. Kısa ömürlü bir ağaç olan İtalyan erikleri beş altı yıl sonra tek tek kurumaya başladı. Toprak analizi yaptırmaya fırsat bulamadık. Nedeni mutlaka toprakla ilgiliydi. Kuruyanların yerine zeytin diktik. Yine de kuruyan ağaçların o hallerini görmek  hüzünlüydü bizim için. Hani zamanı gelip de kurusalar bu kadar üzülmezdik.

Şirketlerin kuruluşunun, gelişmesinin ve yok olmasının ağaçlarla ne denli özdeş olduğunu düşündüm bir an. Koca çınarın minnacık bir tohumdan oluşması gibi, devasa şirketler de bir an parlayan fikirlerden doğmuyor mu? Zamanla damarlarının toprağın derinliklerine nüfuz etmesi gibi dalları da gökyüzünde gökkuşağını delip geçercesine uzayıp gidiyor. Bizim erik ağaçları gibi yeterince bakım görmeyen, beslenmeyen firmalar da çok kısa ömürlü oluyor, silinip gidiyor bu alemden. Bir ağacın ömürlü ve verimli olması nasıl bir çok etkene bağlıysa, şirketlerin de verimliliği ve sürekliliği onu yönetenlerin becerisine bağlıdır. Bir ağacı kendi haline bırakırsan nasıl dallanıp budaklanırsa, büyüme trendi içine giren şirketler de bir çok verimsiz alt şirketlere gebedir. Bunlar iyi özümsenememiş fikirlerin cılız dallarıdır. Yeterli güneş alamamaktan eğri büğrü gelişir, böylece bu dalların vereceği meyveler de daha olgunlaşmadan kuruyup gider. İtalyan eriklerinde buna çok sık rastladım.

İnsanı gemlenemez kazanç tutsağı yapan kapitalist bir yaklaşımla ülke ormanlarımızın her yaz yok oluşunu çaresiz izleyen biri olarak, özellikle bu yıl, acısını yanıbaşımızda hissettiğimiz Selçuk Meryem Ana ormanı yangından bize kalanları herkesin yakından görmesini isterdim. Orman yangınını bizzat yaşayanların gördükleri dehşet karşısında adeta dilleri tutulmaktadır. Yanan ağaçların, kavrulan hayvanların feryatları insanın kulağını sağır edecek boyuttadır. Böylesine bir felakete duyarsız kalabilen yöneticilerden en kısa zamanda kurtulmaksa milli kurtuluşumuz olacaktır.

Tertemiz olmaya çalışın, çünkü dünyaya bakacak pencere kendinizsiniz. George Bernard Shaw

Ağaçlar kadar temiz olmak umuduyla…