Mevsimsiz
Benceajans
A. Galip - Kıpkısa Yaşamlar Upuzun Öyküler

Antikçağ’da Mantık

Antikçağ’da Batıya ulaşmamış ve sistematik bir incelemeye konu olmamış mantıksal düşünme Doğunun çeşitli kültür ve medeniyetlerinde karşımıza çıkar. Özellikle de Bâbil ve Mısır’da coğrâfî birtakım gereksinmelere bağlı olarak mantık, matematik ve geometriye dayalı hemen her etkinliğin temelini oluşturur; ancak Doğuda o dönemlerde henüz hiçbir mantık tartışmasına rastlamak mümkün değil. Mantık tartışmaları Batıda başladı, bunun böyle olmasının da kanımca iki temel nedeni vardı: 1) Batıda çeşitli alanlarda yürütülen çalışmalarda tanıtlamaya duyulan gereksinim filozofları tanıtlamaların yapısı üzerinde düşünmeye itti: başlangıçta matematik alanında kullanılan tanıtlama buna duyulan sarsılmaz güvenin göz kamaştırıcılığından dolayı başka alanlarda da tanıtlama yapmanın nasıl mümkün olduğunu araştırmaya götürdü ve bu araştırmalar da onları bir dizi mantık sorunuyla yüz yüze getirdi. Doğuda ise tanıtlamalara yönelik bir ilgiye bağlı olarak bu tür araştırmalar yapılmadı. 2) Doğuda mantık günlük gereksinmeleri karşılamak için kullanılıyor; Doğu insanı salt günlük işlerini sürdürebilmek için mantığı kullanıyordu, Batıda ise teorik bir merak mantığın üzerine yoğunlaşmıştı.

Felsefe târihçileri Antikçağ Yunan felsefesini üç başlık altında inceler ki bu aynı zamanda da Yunan toplumunun siyâsî yaşamındaki üç farklı kesiti imler, bunlar: doğa felsefesi (dönemi), insan felsefesi (dönemi) ve sistematik felsefe (dönemi). Doğa felsefesinde temel sorunlar doğa, oluş, arkhe, kozmoloji ve kozmogonyayla ilgili sorunlardı. Bu dönem filozofları bunları açıklamayı Felsefe’nin temel görevi olarak gördü. İnsan felsefesi ise sofislerle birlikte başladı, sofisler insanın evrendeki yerine ilişkin ilk tartışmaları başlatmış ve kimilerince Yunan Aydınlanmasının öncülüğüne soyunmuştu. Sistematik felsefede ise bu iki dönemde elde edilen bilgilerin sistematik bir hâle sokulmasına çalışıldı.

Bu dönemlerin Yunan toplumunun siyâsî yaşamıyla ilgisine de bakmak gerekirse: doğa felsefesi döneminde Yunanlılar yirmişer-otuzar kişilik kabîleler hâlinde ve doğaya yakın bir biçimde yaşıyor; bu nedenle doğa başat bir konumda bulunuyordu. İnsan felsefesi döneminde ise Yunanlılar, Perslerle büyük savaşlar yaptı ve insan dünyâsı sorunları da Felsefe’nin gündemine böyle bir atmosfer içinde geldi. Sistematik felsefe döneminde ise Yunanlılar artık siyâsî birliklerini tamamlamış ve kent-devletleri içinde artık herşeyi belirli bir sisteme bağlamak arayışına girmişti, sistematik felsefe de bu arka plânla doğdu.

İmdi Antikçağ’da Batı felsefesi târihi içinde mantıkta olup bitenlere baktığımızda ana hatlarıyla şunları görüyoruz:

*

Antikçağ’ın ilk filozoflarının varlık görüşlerine baktığımızda karşımıza mantık aracılığıyla elde edilen bilgilerle sürdürülen evrendeki çokluğun arkasındaki birliğin kaynağının ne olduğu tartışması çıkıyor. Ne var ki bunlara geçmeden önce birincileyin Euklides’ten biraz bahsetmek gerek:

Euklides’in matematik çalışmaları saçmaya indirgeme yöntemine dayanır ve bu yöntem değişik bağlamlarda birçok filozofta karşımıza çıkar. İmdi bu yöntemi şu şekilde serimleyebiliriz:

Asal sayılar 1’den ve kendilerinden başka hiçbir çarpanı olmayan, birbirleriyle çapılıp başka sayıları meydana getiren sayılardır; söz gelişi 2, 3, 5, 7, 11 … birer asal sayıdır. Bu da asal sayı olmayan bir sayının en az bir asal sayıyla bölünebileceği anlamına gelir. Euklides saçmaya indirgeme yöntemini kullanarak sonsuz sayıda asal sayı olduğunu şu şekilde gösterir: bir asal sayı dizimiz olsun: 2, 3, 5, 7, 11 ... Bu dizinin bir sonu olduğunu savunanların bu savını şu şekilde gösterelim: 2, 3, 5, 7, 11, … A. Bu durumda A asal sayısı en büyük asal sayıdır. İmdi (2 x 3 x 5 x 7 x 11 x … x A)’dan oluşan bir S sayısına 1 eklediğimizde; yâni S +1 sayısı 2, 3, 5, 7, 11, … A dizisinin hiçbir elemanıyla tam bölünemeyecek; hep 1 kalanını verecektir. Ne var ki kendisi asal olmayan bir sayı bir asal sayıyla tam bölünebilmelidir. Bu durumda A sayısı olarak kabûl ettiğimiz en büyük asal sayıdan daha büyük bir asal sayıyı kabûl etmemiz gerekecek; fakat A sayısının en büyük asal sayı olduğu kabûlümüzle çelişeceğiz. Demek ki asal sayılar sonsuzdur. İşte buradaki tanıtlamayı olanaklı kılan mantıksal çözümlemenin temelinde yer alan yönteme Euklides saçmaya indirgeme yöntemi der. Bu yöntemi asırlardır pek çok matematikçi en iyi silâhlarından biri olarak görür.

*

Thales’e evrenin arkhesinin su olduğunu; herşeyin sudan meydana geldiğini ve ondan beslendiğini söyleten şey mantıktı. Anaksimandros’a göre ise arkhenin sonsuz ve tükenmez olması gerekirdi; hattâ arkhe sonsuz ve tükenmez olanın kendisiydi. Anaksimandros buna apeiron dedi ve mantık aracılığıyla şöyle bir analoji kurdu: yeryüzünde meydana gelen ilk canlılar birer balık olmalıydı; yardıma muhtâç bir çocukluk çağı geçirmek zorunda olan insanın yeryüzünün ilk devirlerinde yaşamış olmasına olanak yoktur. Anaksimenes ise arkhenin hava (air) olduğunu söylerken canlıların vârolmaları için havaya olan gereksinmelerinden hareket etti ve mantık aracılığıyla şöyle bir analoji kurdu: bir hava olan ruhumuz; yâni psykhe bizi nasıl ayakta tutuyorsa evreni de hava ayakta tutar.

Herakleitos’a göre ise ateş vârolanların ilk ve gerçek nedenidir ve bütün karşıtların eridiği birliktir: Her şey ateşin, ateş de her şeyin karşılıklı değişmesidir; tıpkı altının mal, malın da altın karşılığında değiştirilmesi gibi.” İmdi Miletosluların öncülleri birer gözlemdi ve onlar bu gözlemlerini mantıksal analojilerle işleyerek kendi varlık görüşlerini oluşturmuştu, Herakleitos ise fikirsel bir inanışını mantıksal analojiyle temellendirmeye çalıştı. Kendi varlık görüşlerinde de ikili bir dünyâ tasarımı ortaya koydu: bu tasarım ontik tasarım ile fenomenâl tasarımın birleşmesinden oluşuyordu. İmdi Herakleitos’a göre ontik tasarımda karşıtlar birlik hâlindedir ve bu birliğin kendisi kendisine özdeştir. Herakleitos bu birliğe şeyler dünyâsı da der ve bu dünyâda karşıtların belirli bir düzen içinde birbirine dönüşmesini a priori olarak geliştirdiği Logos öğretisiyle açıklar:

Eski Yunancada Logos (logos) birçok anlama gelen bir sözcük; söz gelişi düzen, kural, yasa, evrensel akıl ve uyum bu cümleden. Batı dillerinde mantık sözcüğünün karşılığı olan logic sözcüğü de bu sözcükten geliyor. Herakleitos’a göre Logos tüm vârolanların vârolma koşuludur; bu bakımdan hem doğa yasasıdır hem de düşünme yasası. Dolayısıyla düşünceler arasındaki zorunlu bağlantıların da temelidir ve bu nedenle mantık ilkesidir de. Ontik tasarımda Logos özdeşlik ilkesi hâlinde kendini gösterir. İmdi şeyler dünyâsında karşıtların belirli bir biçimde birbirine dönüşmesi Logos (düzen) sâyesinde olduğu içindir ki karşıtların karmaşasından bahsetmek mümkün değildir. Öte yandan Logos (yasa) ancak karşıtların birliğini taşırsa hareket ve değişme açıklanabilir. Logos (evrensel akıl) aracılığıyla vârolanlar belirli bir düzen içinde bir karşıttan başka bir karşıta sürekli hareket eder ki bu vâroluştur. Fenomenâl tasarım ise salt görünüşe bakmakla oluşan dünyâ tasarımıdır ve bu tasarımda Logos yoktur. Bu nedenle yanıltıcı ve yanlışa sürükleyici bir tasarımdır. İmdi “ruhları kaba olan insanlar için gözlerle kulaklar kötü tanıklardır”; nitekim bu insanlar fenomenâl tasarımı aşamamış insanlardır.

*

Herakleitos kendinden önceki filozoflarda olduğunun aksine düşüncenin içeriğini değil; dayandığı temel ilkeyi dert edinmişti. Parmenides ise önceliği düşünmenin kendisine verdi, bu da onun düşünme edimi ile varlık arasında kurduğu dolayımsız ilişkiden kaynaklanıyordu:

Parmenides varlık hakkındaki yargılar üzerinde konuşmak yerine varlığın kendisi hakkında konuşmayı seçen bir filozoftu. Parmenides’in dilinde varlık vârolanların bütünü demeye geliyordu. Parmenides “Vârolmayanın düşünülmesi mümkün mü?” diye sordu ve mümkün değildir cevâbını verdi; çünkü düşünmenin hep belirli bir nesnesi olmalıydı ve düşünme edimi nesneden bağımsız olamazdı. İmdi düşünme varlığın düşünülmesiydi. Düşünme ediminde ortaya çıkan yanılgıların kaynağı ise vârolmayanın vârolan olarak düşünülmesiydi. Bu nedenle Parmenides şöyle söylüyordu: “(Yalnız) vârolanın var olduğunu düşünmek ve söylemek gerek. Çünkü mümkündür onun gerçekten var olması, vârolmayanın ise mümkün değildir; senin böyle düşünmeni isterim işte.”

İmdi Parmenides’e göre düşünme edimi dil aracılığıyla gerçekleşiyor, düşünce de kendisini dil aracılığıyla sunuyordu. Bir tümcede “-dır” son-eki varsa bu ek nesnenin varlığını onayladığımız anlamına geliyor(!?), tüm bilgiler de bu ekle dile getiriliyordu; nitekim bilgi ancak vârolanın bilgisiydi ve vârolmayanın bilgisine sâhip olamayız. Böylelikle Parmenides düşünme edimine bir sınır çiziyor, bunu yaparken de iki mantık ilkesi dile getiriyordu: “Vârolan vardır” ve “Vârolmayan var değildir”. Formel mantıkta bu ilkeler “A, A’dır” ve “A, A-olmayan değildir” biçiminde gösterilir.

*

Parmenides’le birlikte varlıkla ilgili görüşleri temellendirmede ve varlığın yapısını açıklamada mantığın yeri iyicene artar; bunu öğrencisi Zenon’da açık bir biçimde görmek mümkün:

Felsefe Târihi kitaplarına bakılırsa Zenon’un kırk kadar paradoksu var; ancak bunlardan sekiz tânesi günümüze ulaşabildi. Zenon bu paradokslar aracılığıyla varlığın çokluk hâlinde ve hareketli bir biçimde düşünülmesi durumunda antinomilere düşüleceğini ortaya koymak istedi. Bu paradoksları daha çok fizik ve mekanikle ilgili; imdi bunlardan birine şöyle bir bakalım: Akhilleus isminde bir yarışçı olsun. Bu yarışçı kendisinden biraz önce yola çıkan bir kaplumbağaya hiçbir zaman yetişemez(!?); çünkü kaplumbağaya yetişmesi için önce kat etiği yolu aşması gerekecek; ancak o, bu mesâfeyi aşarken kaplumbağa biraz daha ilerleyecek, bu durumda Akhilleus’un bu mesâfeyi de koşması gerekecek; fakat kaplumbağa bu sırada da yine ilerleyecek ve bu böyle sürecek; imdi Akhilleus kaplumbağaya hiçbir zaman yetişemeyecek(!?). Zenon’un benzer bir başka paradoksu da şu: bir koşucu pistin sonuna hiçbir zaman ulaşamaz(!?); nitekim önce pistin yarısını koşmalı, sonra kalan yarısının yarısını, sonra bu yarının yarısını, sonra … (!?). Ne var ki sonlu bir zaman içinde sonsuz sayıdaki uzay aralıkları geçilemez(!?).

Zenon’un bu paradoksları Aristoteles’i fazlasıyla kızdırır: Aristoteles’e göre Zenon dile getirdiği öncüllerde kullandığı sözcüklerle aslında her defâsında başka bir şey kastetti. İmdi sonlu bir zaman içinde sonsuz sayıdaki uzay aralıkları geçilemez derken aslında sonsuz sözcüğüne iki farklı anlam yükledi; bunlardan ilki bölünmeye, ikincisi ise genişlemeye ilişkindi. Tabiî ki genişlemeye ilişkin bir sonsuzluk sonlu bir zaman içinde geçilemez; ancak bölünmeye ilişkin bir sonsuzluk böyle değildir. (Fizik 239b-9)

*

Anaksagoras algıların evreni düzenli bir bütün olarak gösterdiğini, hareket ve değişmenin de belirli bir ereğe (telos) göre gerçekleştiğini savundu. Bunu sağlayan şeye Nous dedi ve Nous’u maddî bir töz olarak gördü. Anaksagoras’a göre Nous kendisini çeşitli niteliklerde sunar ve hep değişmeden kalır, vârolanların ilk ve gerçek nedeni de Nous’tur. Dolayısıyla Nous vârolanların ötesinde ve onlardan ayrı bir niteliğe sâhiptir. İmdi Anaksagoras’ın Nous öğretisi Herakleitos’un Logos öğretisiyle karşıtlık içinde: Nous maddî bir varlık yapısına sâhipken, Logos böyle değildir. Nous vârolanların ötesindeyken, Logos onların içindedir. Ancak her ikisi de hem doğa yasası hem düşünme yasası hem de mantık ilkesi olarak konumlandırılıyor.

*

Doğa felsefesiyle uğraşan kimi filozoflar zamanla oluş sorunu üzerinde durdu. Bu filozoflardan kimisi oluşun özünün rastlantısal olduğunu, kimisi de zorunlu olduğunu savundu. Demokritos ise mekanist bir görüş ortaya koydu: oluşun özü atomların birbirleriyle olan zorunlu çarpışmasıydı ve bu çarpışma mekanik olarak işliyordu. Oluşu açıklamada mantıksal bir bağ kullanılamazdı; imdi bir şeyin vârolması ile vârolmaması arasında mantıksal bir bağ yoktu.

*

M.Ö. 4. yüzyılda Attika kara parçasında yaşanan ekonomik ve siyâsî gelişmeler ve Perslerle yapılan uzun savaşlar filozofların objelerini doğadan insana çevirdi. Bu dönemde görev yapmakta olan mevcut eğitim kurumlarının eğitim ve bilgi ihtiyâcını karşılayamamasından dolayı sofisler bu ihtiyâcı karşılamak için işbaşına geçti. Hâl böyle olunca mantığa da yoğun bir ilgi duyuldu: sofislerin en nihâyetinde öğretmiş olduğu şey insanları iknâ etme sanatıydı ve bu sanat da mantıktan beslenir. İmdi doğa filozoflarının varlık görüşlerinde büyük bir rol üstlenen mantık artık bu ihtiyâcı karşılamak için kullanılır oldu. Bu dönemde hiçbir filozof mantık ilkelerine ilişkin bu tür tartışmalara girmedi; bu tartışmalardan pratik bir yarar sağlamayı mümkün görmeyen bu filozoflar temel olarak “İyi bir yurttaş nasıl yetişmeli?” sorusuna cevap aradı.

İmdi sofislerin dersleri bu sanatı en ince ayrıntılarına kadar işlerken bu derslerle yeni bilgi alanları da ortaya çıktı. Nitekim sofislerin bu ihtiyâcı karşılamak için sahneye çıkması mantığın da artık tamâmen bir tartışma ve çekişme sanatı hâline gelmesine yol açtı; ifâde biçimleriyle insanları etkilemek istendiği için de bunlar arasında birtakım ayrımlar yaptılar ve onları politik söylemler, retorik söylemler, dialektik söylemler ve teknik söylemler biçiminde sınıflandırdılar. Öte yandan sofislerle birlikte dilin kullanım amaçlarından biri olarak görülen duyusal kullanım da eristik ve paralojistik akılyürütmelere damgasını vurdu.

İmdi bu dönemde mantıktaki hemen her gelişmenin temelinde de aslında dilde ortaya konan yeni bilgiler vardı. Nitekim Platon’un bâzı dialoglarından öğrendiğimize göre örneğin Prodikos eşanlamlı sözcükler, Hippias gramer ve Gorgias da üslûp üzerinde çeşitli çalışmalar yaparken mantıkta da önemli gelişmeler ortaya çıkıyordu. Bu gelişmelerden sanırım en kayda değer olanı da Protagoras tarafından gerçekleştirildi: Protagoras sözcüklerin doğru kullanılması, isim çeşitleri, fiillerin yapısı ve biçimleri, gramer ve semantik kategoriler gibi konular üzerinde özenle çalıştı. Protagoras’ın dile olan ilgisi Parmenides’ten farklı olarak ontolojik değil; epistemolojikti. Hem üstelik Protagoras düşünce akışının yapısı, tanıtlamaların işleyişi, çürütme teknikleri, tartışmalar sırasında dikkat edilmesi gereken kurallar vb. üzerinde incelemelerde bulunurken teorik değil; pratik birtakım kaygılar güdüyordu. İmdi Protagoras’a göre her konu hakkında birbirinin karşıtı iki önerme dile getirilebilirdi; çünkü insan herşeyin ölçüsüydü ve farklı türden mantıksallık ilişkilerinin kullanılmasıyla aynı öncülden farklı vargılara gidilebilirdi.

*

Atinalıların at sineği olarak anılagelen Sokrates tarafından mantık ilk kez doğru bilgiye ulaşmak için kullanıldı. Mantık önceki dönemlerde daha çok fikirsel inanışları ve varlıkla ilgili görüşleri temellendirmede ve varlığın yapısını açıklamada kullanılırken, Sokrates’le birlikte artık dialektik hâline dönüşüyor ve bilgisel araştırmalarda etkin bir rol üstlenmeye başlıyordu. Sokrates sofislerden farklı olarak doğru bilgiye ulaşılabileceğini düşünüyor, ona ulaşmak için çaba sarf ediyordu. Kimilerinin iddiâ ettiğinin aksine bâzı incelemelerinin apoetik (sonuçsuz) kalması doğru bilgiye ulaşılamayacağını gösterdiği anlamına gelmiyor, kendisi araştırma verilerini ardıllarına bırakarak içinden çıkamadığı sorunların onlar tarafından çözüme bağlanmasına katkı sağlıyordu.

*

Platon’la birlikte mantık artık kesin olarak dialektik hâline dönüştü. Platon için dialektik bir araştırma yöntemi ve bir bilme çeşidiydi; ideaların bilme çeşidi. Dialektik bir yöntem olarak bâzı Presokratiklere atfedilmişse de aslında ilk kez Platon’la birlikte kavramsal bir içeriğe sâhip oldu. İmdi bu dialektik belirli bir yürüyüş ve ustalıktı; nitekim Platon’a göre filozof olmak ve dolayısıyla felsefe yapmak isteyen bir kimse belirli bir yolu yürümek zorundadır. Ancak belirli bir yürüyüş sonucunda belirli bir ustalığa erişecek olan bir kimse henüz genç yaşta kendisini daha önce o yolu yürüyüp arkada bırakmış bir filozofa teslim etmelidir. Bu filozof o kişinin idealara (bunlara nelik bilgisi demek yanlış olmaz) ulaşmasını sağlayacaktır. Onlara ulaştığında kişide hakîkat sevgisi ortaya çıkacaktır ve bunun aracılığıyla bir daha idealara bakmaksızın hiçbir işe koyulmayacak, yaptığı her işte hakkında oldukları ideaları temâşa ederek doğru yoldan aslâ ayrılmayacaktır. İmdi bu tutumu onu usta hâline getirecektir.

Platon’a göre ideaların bilgisine ulaşmak için ise birincileyin ortaya konan bir tezin teke mi yoksa tümele mi âit olduğuna, ikincileyin tümele âitse bu tezin her tek durum için geçerli sonuçlar verip vermediğine, üçüncüleyin eğer bu tez her tek durum için geçerli sonuçlar veriyorsa bu sonuçların birbirleriyle çelişip çelişmediğine ve dördüncüleyin de bu tezin kabûl edilmesi durumunda başka nelerin kabûl edilmek zorunda kalınacağına bakılır. Bunlar yapılırken de dedüksiyon, indüksiyon, analoji ve hesaplama olmak üzere bu dört mantık işlemi kullanılır. Bu bilgilerin biçimsel yönden doğru olması ise mantık ilkelerine bağlıdır. İnsan zihninin önermeleri evetleyen ve değilleyen kısımları da birbirinden farklıdır. (Politeia 602e-603b) Öte yandan zihin tüm evetleyici ve değilleyici yorumları aynı anda taşır ve birtakım çelişkilere düşer. Kendi eylemleri söz konusu olduğunda da bu yorumlar arasında sıkışır kalır. İmdi mantık ilkeleri aracılığıyla insan realitesi kavranılamaz; nitekim insan kendisiyle sürekli çelişen bir varlıktır. (Politeia 603d)

*

Mantığın kurucusu olarak anılagelen Aristoteles hiçbir zaman mantık (logic) adını kullanmamış; mantığa organon, geliştirdiği mantık dizgesine de analitik demiş. Mantıkla ilgili yazıları da daha sonraları Organon adı altında toplanmış.

İmdi Aristoteles için mantık bilimlere giriş niteliği taşır ve onların âletidir; yâni organonu. Aristoteles bilimleri teorik bilimler, pratik bilimler ve poetik bilimler olmak üzere üçe ayırır. Teorik bilimlerde amaç: bilmek, pratik bilimlerde amaç: eylemek ve poetik bilimlerde amaç: yararlı ve güzel nesneler meydana getirmektir. Mantık ise bu bilimlerde iş görebilmek için hazırlık niteliğindedir; nitekim bir kimse bu bilimlerde ortaya doğru birşeyler koymak veya daha önce ortaya konmuş olanları yanlışlamak istiyorsa analitikler hakkında bilgi sâhibi olmalı, bu bilgiye sâhip değilse herhangi bir inceleme yapmaya kalkışmamalı, bunları öğrenme aşamasındaysa da sabırlı olmalıdır. (Metafizik 1005b-5)

Felsefe târihi boyunca Organon’un içeriği ve bu içerikte yer alan kitapların sırası hep tartışıldı. Yaygın kanıya göre ise Organon şu altı kitaptan oluşmakta ve bunların sırası da şu şekilde: Kategoriler, Önerme (veya Yorum Üzerine), Birinci Analitikler, İkinci Analitikler, Topikler ve Sofislerin Yanlış Akılyürütmeleri. Tâ öteden beri bu kitaplar hakkında pek çok tartışma yapıldı ve yapılmaya da devâm ediyor; hattâ kitapların isimleri bile tartışılıyor. Bu isimlerden topikler ile analitiklerin Aristoteles’e âit olduğu, kategoriler ile önerme (veya yorum üzerine) isimlerinin ise yayıncılar tarafından konulduğu düşünülüyor. Sofislerin yanlış akılyürütmeleri isminin ise Aristoteles’e âit olmadığı üzerinde uzlaşım sağlanmış. Öte yandan Organon’a ilk ekleme Porphyrios’un İsagoge’siyle yapıldı; bu kitap Ortaçağ’a girişte Organon’un bir bölümü olarak okundu ve okutuldu. Ortaçağ’da İslâm düşünürlerinin etkisiyle de Organon artık dokuz kitapla anılmaya başlandı: Aristoteles’in Retorik ve Poetika’sı da bu dönemde Organon’a eklemlendi.

Kategoriler, Ortaçağ’da Felsefe’ye damgasını vuran tümeller tartışmasının temelinde bulunur; bu kitap -Porphyrios’un yazdığı önsözle- hem bu tartışmayı başlatır hem de bu tartışmada yol alabilmek için pek çok filozofa esin kaynağı olur. Kategoriler doğal dilin sentaktik ve semantik yapısı üzerine yapılan ilk incelemedir. Aristoteles mantığa ve dolayısıyla tasım türlerine giriş yapmak için birincileyin doğal dilin sentaktik ve semantik yapısını inceler, işe ilk önce önermelerin kurulduğu dili incelemekle başlar. Böylelikle birtakım ayrımlar yapar; söz gelişi eşadlılar ve eşanlamlılar hakkında yaptığı ayrımlar bu cümleden. Özellikle de sofisler bu gibi ayrımları hesâba katmadıkları için eristik ve paralojistik bir iş yapmakta ve bu yolla çeşitli kazanımlar sağlamaktaydı; imdi Aristoteles bunlara son vermek ister. Bu bakımdan işe ilk önce buradan başlaması oldukça anlamlı.

Aristoteles’e göre “bir bağlantı içinde söylenmeyenlerin her biri töz, nicelik, nitelik, görelik, uzam, zaman, durum, iyelik, etkinlik ya da edilginlik belirtir. Biçimsel olarak söylersek, insan, at töz; iki dirsek, üç dirsek nicelik; ak, dilbilimci nitelik; iki misil, yarım, daha büyük görelik; Lykeion’da, çarşıda uzam; dün, geçen yıl zaman; uzanmış, oturuyor durum; ayakkabılı, silâhlı iyelik; kesmek, yakmak etkinlik; kesilmek, yakılmak edilginlik belirtir.” (Kategoriler 1b 25-2a 5) İmdi bu on kategori hem düşünmenin hem de vârolanların kategorisidir; nitekim düşünme hep vârolan bir şeyin düşünülmesi olduğu için düşünmenin kategorileri ile vârolanların kategorileri bir ve aynıdır. Dolayısıyla kategoriler düşünmenin on farklı formudur ve bir önermede bu kategorilerden en az biri belirli bir bağlantıyla belirli bir nesneye yüklenir; imdi önerme de bu yüklemeyi bildiren deyi formudur.

Aristoteles, Önerme’de ise önerme türleriyle ilgilenir ve önermelerin doğruluk değeri ile bunlar arasındaki ilişkileri araştırır. Aristoteles’e göre olanlar ve olmuş olanlarda evetlemenin ya da değillemenin doğru ya da yanlış olması zorunludur; biri doğruysa diğerinin yanlış olmasıdır zorunlu olan. İmdi bir kimse bir şeyin olacağını ve başka bir kimse de bu şeyin olmayacağını söylerse bu ikisinden birinin söylediği doğru olacaktır; eğer bu şey olmuşsa olacağını söyleyenin söylediği doğru diğerininki yanlış, yok eğer olmamışsa olmayacağını söyleyeninki doğru diğerininki yanlış olacaktır; dolayısıyla ya evetleme ya da değilleme doğru olacaktır; her ikisi aynı anda doğru olamaz. (Önerme 18a 25-18b 10)

Aristoteles burada tümceyi oluşturan parçaları, tümcenin yapısını ve önermelerle ilişkisini, özne-yüklem ilişkisi bağlamında önerme türlerini ve bunlar arasındaki ilişkileri inceler ve şu sonuçlara ulaşır: Aristoteles’e göre seste olanlar ruhtaki duygulanımların, yazılanlar da seste olanların simgeleridir (Önerme 16a). Yazı farklı dillerde farklı biçimlere sâhip olabileceği gibi sesler için de ortaklık olması gerekmez. Ne var ki aynı dili kullananlar için bir imin ruhta meydana getirdiği duygulanım bir ve aynıdır. (Önerme 16a 5) İmler gerçekliğin kendisini değil; ruhta meydana getirdiği duygulanımı dile getirir ve kendi başlarına doğru ya da yanlış olmaz; çünkü doğruluk ya da yanlışlık evetleme ile değillemede olur (Önerme 16a 10). Adlar ise parçaları ayrı ayrı anlamlı olmayan uzlaşımsal seslerdir; bu sesler insanlara âit seslerdir (Önerme 16a 25). Eylemler de kendi başına dile getirildiklerinde birer addır. Adların yanı sıra bir de belirsiz adlar vardır; söz gelişi insan olmayan bu cümleden. Adlar vârolanları belirli bir biçimde imlerken, onları belirsiz bir biçimde imleyen adlar belirsiz adlardır. (Önerme 16b 20) Tümceler ise adlar veya belirsiz adlar ile eylemlerin birleşmesiyle oluşur, bunlardan salt doğruluk ya da yanlışlık taşıyanları bildirim amaçlı kullanılır ki önermeler de bu tür tümcelerdir, diğer tümceler ise Retorik ile Poetika’nın kapsamına girer (Önerme 17a). Bir eylem olmaksızın evetleme de değilleme de mümkün değildir ve eylem adlara veya belirsiz adlara “-dır” son-ekiyle yüklenir. İmdi bir önermenin özne, nesne ve koşaç (“-dır” son-eki) olmak üzere üç temel bileşeni vardır. (Önerme 19b 15)

Aristoteles özne-yüklem ilişkisi bağlamında dört tür önerme olduğunu savunur, bunlar: tümel önermeler, tikel önermeler, tekil önermeler ve belirsiz önermeler. Bunlardan her birine kategorik önerme adını verir ve iki kategorik önermeyi karşılaştırarak bir kategorik önermeye ulaşmayı tasım olarak adlandırır. Sonra da geçerli tasım türlerini inceler ve modlarını saptar. Onun bu saptaması belirli bir yorumlama sonucu belirli bir doğruluk değeri alan düzgün tam deyim olması gereken önermeyi düzgün tam deyim yapanın ne olduğunu araştırma çabası olmak bakımından bir tam deyimin ancak belirli bir dilde düzgün tam deyim olabileceği yollu bir kabûlü de içinde barındırır ve bu, Aristoteles’in dil ile mantık görüşlerinin kesiştiği noktadır.

Aristoteles bu önermeler arasında belirsiz olanları bir tarafa bırakır; nitekim bu önermelerde dile getirilen yargının hakkında olduğu nesnenin tamâmına mı yoksa bir parçasına mı âit olduğu belirsizdir. Tekil önermeleri ise tümel önermeler gibi düşünür; bu da onun ousia öğretisiyle dolayımsız bir ilişki içindedir: Aristoteles çeşitli bağlamlarda çeşitli ousia ayrımları yapar, bunlardan biri de birincil ousia ile ikincil ousia arasında olanıdır. Birincil ousialar dış dünyâda bulunan teklerdir, ikincil ousialar ise hep belirli bir şey olmak demeye gelen ousilardır. Birincil ousialar kendisi başka hiçbir şeye yüklenemeyen; fakat başka herşeyin kendisine yüklenebildiği şeylerdir. İmdi tekil önermelerin özneleri de hep birincil ousialardır ve Aristoteles bu ousiaları başka herşeyin kendisine yüklenebildiği şeyler olmak bakımından tümel bir özne olarak düşünülür.

Böylelikle tümel ve tekil önermeler ile tikel önermeler arasındaki ilişkileri incelemeye geçer ve şu dört tür önermenin kendi aralarındaki ilişkilere bakar: tümel olumlu önerme (A), tümel olumsuz önerme (E), tikel olumlu önerme (I) ve tikel olumsuz önerme (O). Burada geçen A, E, I ve O harfleri Latincede evetliyorum demeye gelen affirmo ile değilliyorum demeye gelen nego sözcüklerinin ilk iki sesli harfidir. Bu dört kategorik önermenin farklı modlarıyla yaptığı sistematik incelemeler sonucunda Aristoteles, Karşı Olum Yasaları adı verilen bağıntılara ulaşır. (…)

Daha sonra da Dolaysız Çıkarım Yasaları (DÇY) adı verilen özne-yüklem ilişkilerini inceler; bu ilişkiler çevirme (tam çevirme ve yarı çevirme olmak üzere iki türlüdür), evirme (yalın evirme ve ilineksel evirme olmak üzere iki türlüdür) ve devirme olmak üzere üç türlüdür. Bunlardan ilineksel evirmede önerme kategorisi altıklık ilişkisine göre değiştirilir, çevirmede ve yalın evirmede ise değiştirilmez. Bunlara birkaç örnek vermek gerekirse: “Bütün insanlar ölümlüdür” önermesinin tam çevriği: “Bütün insan olmayanlar ölümlü değildir”, yalın evriği de: “Ölümlü olan bütün insanlardır” önermesidir. “Bütün kuşlar uçar” önermesinin tam devriği de: “Bütün uçmayanlar kuş değildir” olur.

Aristoteles’in Önerme’de yaptığı modal önerme ayrımı ise şu şekilde: 1- olması olanaklı, 2- olması olumsal, 3- olması olanaksız değil, 4- olması zorunlu değil, 5- olmaması olanaklı, 6- olmaması olumsal, 7- olmaması olanaksız değil, 8- olmaması zorunlu değil, 9- olması olanaklı değil, 10- olması olumsal değil, 11- olması olanaksız, 12- olmaması zorunlu, 13- olmaması olanaklı değil, 14- olmaması olumsal değil, 15- olmaması olanaksız ve 16- olması zorunlu (Önerme 22a 25-30).

Böylelikle Aristoteles özne-yüklem ilişkilerini biçimsel yönden incelemiş olur, bunların doğruluk değeriyle olan ilişkisiyle ilgilenmeye başladığında ise tasım öğretisini derinleştirir. Nitekim Birinci Anatitikler’de DÇY’nda dile getirilen bâzı ilişkilerin dış dünyâda karşılığı bulunmayan kimi özneler veya öznesiyle ilişkisi kurulamayacak kimi yargılar ortaya koyabildiğini görür ve bu sorunu birtakım tasım kuralları belirleyerek aşmaya çalışır. İmdi Aristoteles’e göre tasımda vargının elde edilmesi salt öncüller aracılığıyla olur; vargıda öncüllerde olmayan bir şey çıkmaz, yabancı bir terim tasıma eklenmez. Eğer eklenecek olursa bu tasım artık eksik tasım olacaktır; hem üstelik bu tasım gerçekte bir tasım bile değildir. Aristoteles öncüllerde geçen terimlerin apaçıklığı nedeniyle vargının da apaçık olduğu tasıma ise sıkı geçerli tasım der.

Aristoteles’e göre tasımda en az üç önerme vardır: bunlardan ilk ikisi öncül, sonuncusu ise vargıdır. Aristoteles’in dilinde öncül bir şey hakkında evetleme ya da değilleme bildiren bir önermedir, bu önerme de tümel, tikel ya da belirsiz olabilir. Eğer önermenin dile getirdiği yargı hakkında olduğu nesneye bütün olarak âitse bu önerme tümel bir önermedir, öncül de tümel bir öncüldür; yok eğer hakkında olduğu nesnenin bir parçasına âitse bu önerme tikel bir önermedir, öncül de tikel bir öncüldür. Öte yandan önermenin dile getirdiği yargının hakkında olduğu nesnenin tamâmına mı yoksa bir parçasına mı âit olduğu belirsizse bu önerme belirsiz bir önermedir, öncül de belirsiz bir öncüldür.

Dört tür kategorik önermenin üçer üçer alınmasıyla 64 değişik mod çıkar. Ne var ki bunlardan 54’ü sonuç vermez. Geriye kalan 10 modla ve 4 konumla birlikte (bunlardan 3’ü Aristoteles’e âittir) 40 şekilde tasım elde edilir. Bu konumlar özne ile yüklemin yerlerine göre belirlendi: imdi 1. Konum: MP SM/ SP, 2. Konum: PM SM/ SP, 3. Konum: MP MS/ SP ve 4. Konum: PM MS/ SP. Burada S özneyi, P yüklemi ve M de orta terimi gösterir. İmdi bu tasımlardan salt 19’u sonuç verir; bunlardan 7 tânesi olumlu, 12 tânesi de olumsuz sonuç verir. (…)

Aristoteles tasıma ilişkin bir başka ayrımı da İkinci Analitikler’de öncüllerin içeriğine göre yapar, bunlar: tanıtlayıcı tasım, dialektik tasım, eristik tasım ve paralojistik tasım. İmdi tanıtlayıcı tasımda öncüller Nous aracılığıyla ortaya konan ilk ve doğru öncüllerdir; bu bakımdan herhangi bir akılyürütmeye dayanmazlar ve doğruluklarından aslâ şüphe edilemez. Bu öncüller bilimlerde tanıtlama yapmaya yarar ve bilimlerde bu yolla doğru vargılara ulaşılır. Dialektik tasımın öncülleri ise birer kanıdır; bu kanılar ya herkesin kabûl ettiği ya çoğunluğun kabûl ettiği ya da ünlü bir filozofun ortaya koyduğu ünlü bir tez olan kanılardır. Bu tasım etikte kullanılır ve Aristoteles bunu daha çok Topikler’de inceler. Eristik tasımın öncülleri ise kanı olmadıkları hâlde kanıymış gibi görünür ve bunlar genel olarak kâbul edilen kanılarmış gibi düşünülür. Oysa ki bu tasımla ulaşılan vargıların yanlış olduğunu “en geri zekâlı kimseler” bile rahatlıkla görür. Paralojistik tasımın öncülleri ise birer yanlış bilgidir. Bu tasıma ise daha çok geometride ve ona dayalı bilimlerde rastlanır. Söz gelişi yanlış şekiller çizilerek yanlış yasalara ulaşılması bu cümleden. İmdi eristik tasımlar ile paralojistik tasımlar kendilerini safsata biçiminde sunar ve bu safsatalar ya tutarsızdır ya da geçersizdir.

Aristoteles daha genel anlamda tanıtlamalar söz konusu olduğunda bir de dialektik uslamlamadan bahseder ki bu da tasım ve epagoge olmak üzere ikiye ayrılır. Aristoteles’in dilinde epagoge bir uçla orta terim arasında öteki uç aracılığıyla bağ kurmaktır ki bu da bir bilme türüdür; nitekim Aristoteles’e göre kimi ilkler epagogeyle, kimileri duyuyla, kimileri bir alıştırmayla, kimileri de başka şekillerde görülür. (Nikomakhos’a Etik 1098b-3) İmdi epagoge daha az tekil olandan tümel olana gidiştir ki bu da bir tür indüksiyondur. Söz gelişi iyi binicilerin işinde iyi olduğunu görüp iyi sürücülerin işinde iyi olduğunu gözlemlediğimizde epagogeyle “O hâlde ustalar işinde iyidir” vargısına ulaşırız. Öte yandan epagoge ile tasım arasındaki farklar ise şunlardır: epagoge orta terime dayanmadan yapılan bir akılyürütmedir, tasımda ise orta terim aracılığıyla vargıya ulaşılır. Epagogede bir ucun orta terimde bulunduğu öbür uç aracılığıyla ortaya konur, tasımda ise bir ucun öteki uçta bulunduğu orta terim aracılığıyla ortaya konur. Epagogede ilk ve orta terimsiz öncül vargı olarak çıkarken, tasımda ise büyük terim vargıda yüklem olur.

Böylelikle Aristoteles dedüktif bir bilimin ancak nasıl olanaklı olduğu üzerine bir inceleme yapmaya geçer ve Euklides geometrisine bakarak çeşitli postulatlardan hareketle bilimde tanıtlama yapmanın ne demeye geldiğini tartışır. Burada ortaya koydukları Metafizik’te mantık ilkeleri hakkında söyledikleriyle bir bütün oluşturur; imdi bu postulatların tanıtlanması için ancak apaçıklıktan gelen bir güvene ihtiyaç vardır. Aristoteles için de mantık ilkeleri hem doğa yasasıdır hem de düşünme yasası. Dolayısıyla Aristoteles mantık ilkelerine ontolojik bir gerçeklik yükler ve bunların vârolanların bir kısmı için geçerli olup diğer bir kısmı için geçerli olmadığını savunmayı yanlış bulur. (Metafizik 1005a 20) Filozofları da mantık ilkelerini araştırmakla görevlendirir; nitekim onlar bir konuya ilişkin en kesin ilkeleri apaçıklıktan gelen bir güvenle ortaya koyma gücüne sâhiptir ve bu ilkeleri bu şekilde ortaya koymak da onların görevidir (Metafizik 1005b 5-10).

Aristoteles, Topikler’de ise mantığın kötü amaçlara âlet edilmesi durumunda nelerle karşılaşılabileceğini göstermeye çalışır, bunu da dialektik tasımı inceleyerek yapar. Böylelikle doğru bir akılyürütmede ulaşılan vargının olasılık taşıyan bir başka öncüllerden hareket edecek başka bir akılyürütme aracılığıyla yanlış olduğunu göstermeye çalışanların bu sayıltısını çürütmeyi sağlayacak sağlam bir yöntem bulmayı amaçlar. Öte yandan bu yöntemin hem keskin bir görüş yeteneği kazandıracağını hem söz akışını daha yüksek bir bilinçle tâkip etmeyi sağlayacağını hem de bilimlerde ortaya konan bilgilerin tutarlılığının ve geçerliliğinin araştırılmasında rehberlik edeceğini savunur.

Organon’un altıncı kitabı olarak görülen; fakat aslında Topikler’e bir ek olarak yazıldığı sanılan Sofislerin Yanlış Akılyürütmeleri ise yanlış akılyürütmelerin yapısına ilişkin bir çözümlemedir. Burada Aristoteles yanlış akılyürütmeleri iki öbek altında inceler, bunlar: dilden kaynaklı olanlar ve dilden kaynaklı olmayanlar. Dilden kaynaklı olan yanlış akılyürütmeler şu nedenlerle ortaya çıkar: çift anlamlılık, ikiz anlamlılık, sözcüklerin yanlış bir biçimde birleştirilmesi ve bölünmesi, vurgu yanlışı ve gramer yanlışı. Dilden kaynaklı olmayan yanlış akılyürütmeler ise şu nedenlerle ortaya çıkar: bir şey hakkında doğru olan bir şeyin onun tüm ilinekleri için de doğru olacağına ilişkin kabûl, vârolmayan bir şeyin bir kanının nesnesi olmasından dolayı vârolduğu savunma, çürütmeyi bilmeme, bir önermenin yine kendisiyle tanıtlanabileceğini varsayma, evriği olmayan bir önermeyi evirme, neden olmayan bir şeyi neden olarak görme ve bir önerme hakkında birçok sorunun sorulması.

Ross’a bakılırsa Aristoteles’in yanlış akılyürütmeler hakkında ortaya koyduğu herşey aynı derecede önemli değildir; nitekim bunlardan bir kısmı en saf insanların bile rahatlıkla bulabileceği şeylerdir, bir kısmı da büyük ölçüde yapaydır. Ne var ki örneğin çift anlamlılık, ikiz anlamlılık, sözcüklerin yanlış bir biçimde birleştirilmesi ve bölünmesi gibi yanlışlar üzerinde ortaya koydukları son derece önemlidir.

İmdi Organon’un içeriğini kabaca bu şekilde serimlemek mümkün; ancak Aristoteles’in bir de mantık ile hitâbet sanatı arasında kurduğu ilişkilere bakmak gerek. Bu nedenle Ortaçağ’da Organon’a eklemlenen Retorik’e de şöyle bir bakalım:

Aristoteles’in dilinde retorik, dialektik’in eşdeşidir (Retorik 1354a) ve her ikisinde de karşıt vargılara gidilebilir (Retorik 1355a 35). Retorik de dialektik kadar evrenseldir ve onun kadar yararlıdır; ancak retorik eğitimsiz kişiler karşısında, dialektik ise felsefece girişilen işlerde kullanılır (Retorik 1355b 10). Retoriğin temel öğeleri ise inandırma tarzlarıdır (Retorik 1355a), inandırma tarzları ise birer gösteridir (Retorik 1355a 5). Aristoteles’e göre üç tür retorik vardır, bunlar: politik retorik, adlî retorik ve törensel retorik (Retorik 1385b 5). Politik retorikte dinleyiciler bir şeyi yapmaya veya yapmamaya sürüklenir. Adlî retorikte ise mahkemelerde bir kişiye saldırılır veya savunulur. Törensel retorikte ise bir kimse yüceltilir. İmdi politik retorik gelecekle, adlî retorik geçmişle ve törensel retorik de şimdiyle ilgilidir. Öte yandan politik retoriğin amacı: cesâretlendirme, adlî retoriğin amacı: suçlama veya savunma, törensel retoriğin amacı ise: övmedir. (Retorik 1358b 10-20)

Aristoteles’e göre politik retorikte hatip konusuna fazlasıyla hâkim olmalıdır, ayrıca farklı siyâset tarzlarını da iyi bilmeli, bunların fayda ve zararlarını sürekli göz önünde tutmalıdır. Tüm dinleyicilerin ortak çıkarlarına hitâp etmeyi de başarmalıdır; nitekim dinleyiciler bu çıkarların korunacağına inandırılırsa hatiple birlikte hareket edecektir. (Retorik 1365b 20) Adlî retorik için ise hatip kötü davranışın yapısını incelemiş ve bu konuda gözlerini keskinleştirmiş olmalıdır. Kötü davranış ise kânunlara karşı istemli olarak yapılmış haksızlıktır ve bunun temelinde de birtakım çıkarlar ve zevkler vardır. (Retorik 1368b 5) Ayrıca hatip dinleyicileri kendisinin kânunlara saygılı bir kimse olduğuna da inandırmalıdır (Retorik 1377b 20-25). Törensel retorikte ise hatip yücelttiği kişinin niteliklerini abartmalı, rakiplerinin niteliklerini ise küçültmelidir (Retorik 1366a 25).

Aristoteles “ne söylememiz gerektiğini bilmemiz yeterli değildir; onu gerektiği gibi söylemek zorundayız; böylece doğru izlenim yaratma işi kolaylaşmış olacaktır” der (Retorik 1403b 15) ve üslûbun açık ve anlaşılır olması gerektiğine dikkat çeker (Retorik 1404b 5). Üslûbun bu özelliklerini ise sözcüklerin ve bağlaçların doğru kullanılmasında, belirsiz adlara yer verilmemesinde ve herkesçe bilinen terimlerin tercih edilmesinde bulur. Ayrıca politik retorikte fazla süsleme yapılmamalı, adlî retorikte dil üzerinde titiz davranılmalı ve törensel retorikte de zarif bir edebî dil kullanılmalıdır. (Retorik 1414a 5-25) Tüm hatipler konuşmalarına başlar başlamaz da ilk önce kendileri hakkında olası tüm önyargıları ortadan kaldırmaya çalışmalıdır (Retorik 1415a 30).

*

Aristoteles el yazmalarını öğrencisi Theophrastos’a bırakmıştı. Theophrastos ise bunlarda birtakım ayıklamalar yaptı ve mantığa biçimsel bir içerik kazandırmaya çalıştı. Nitekim Aristoteles mantık görüşlerini bilgi, varlık, dil ve etik görüşlerinin bileşkesinde geliştirmiş, biçimsel çalışmaları içerik çalışmalarının gerisinde kalmıştı. Theophrastos ise mantığı sistematik bir hâle sokmak istiyor, bu içerik çalışmalarını Felsefe’nin diğer disiplinlerine bırakmayı tercih ediyordu.

Öte yandan Theophrastos’a göre Aristoteles birtakım ilineksel önermelerden zorunlu önermelere ulaşmaya çalışıyordu. Theophrastos ise hipotetik önermeler üzerinde durdu, bu önermelerin bileşenleri arasındaki zorunluluk ilişkilerini inceledi. Mantık literatüründe daha sonraları şu biçimde anılacak olan bağıntıları da ilk defâ Theophrastos dile getirdi: modus ponendo tollens: “ya p ya q, p ù q”, modus ponendo ponens: “p ise q, p q”, modus tollendo ponens: “ya p ya q, ù p q” ve modus tollendo tollens: “p ise q, ù q ù p”

*

Megara Okulu felsefe târihine kaderciliği haklı çıkartmak için yaptıkları çalışmalarla geçti. Sözüm ona Aristoteles’in mantık görüşlerinden hareket ediyorlardı(!?); ama bu görüşleri hiç mi hiç anlamamışlar:

Megaralılara göre (de) “Yârın deniz savaşı olacaktır” önermesi “Yârın deniz savaşı olmayacaktır” önermesinin çelişiğidir; imdi bunlardan biri doğru, diğeri de yanlıştır; ancak bunlardan hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğunu tek tek kişilerin bilmesinin bir önemi yoktur ve eğer ilki doğruysa bu savaş gerçekleşecektir, yok eğer ikincisi doğruysa gerçekleşmeyecektir(!?); dolayısıyla bunlardan biri zorunlu olarak gerçekleşecekse(!?) bu durumda herşey önceden belirlenmiştir(!?) ve tek tek kişiler kaderlerine râzı olmalıdır(!?). Oysa ki Aristoteles bu önermelerden birinin doğru olması durumunda diğerinin yanlış olmasının zorunlu olduğunu söylüyordu, bunlardan birinin zorunlu olarak gerçekleşeceğini değil!..

*

Epiküros felsefeyi fizik, mantık ve etik olmak üzere üç disipline ayırdı. Bunlar arasında Epiküros için esas olanı etikti, diğer ikisi ise etiğe hazırlık niteliği taşıyordu. Felsefenin asıl görevi ise mutluluğa giden yolu göstermekti, bu da insanları tanrı ve ölüm korkusundan kurtarmakla mümkündü. İmdi Epikürosçular evrende tüm olup bitmelerin ancak doğal nedenlerle şekillendiğini; onları yöneten veveya etkileyen bir varlığın bulunduğu inancının insanların kuruntusu olduğunu ve bunun aşılabilmesi için tüm olup bitmelerin ancak doğal nedenlerle olduğunun tanıtlanması gerektiğini savunuyordu. Bu noktada mantığa düşen görev ise fiziğin ortaya koyduğu bilgileri işleyerek bu tanıtlamaları yapmak ve böylelikle mutluluk ahlâkının benimsenmesine zemin hazırlamaktı.

*

Stoa Okulu da felsefeyi fizik, mantık ve etik olmak üzere üç disipline ayırdı ve etiğe daha fazla önem verdiler. Bu okula göre de mutluluğa giden yol doğaya ve aynı zamanda da akla uygun bir yaşamdan geçiyordu; nitekim doğada olan akla uygundur, akla uygun olan da doğada geçerlidir. Bu yaşamı da etik sunacaktır; imdi fiziğin ortaya koyduğu bilgiler yine mantık aracılığıyla işlenecek ve etikte kullanılacaktır. Böylelikle mantık aracılığıyla sallantılı kanılar aşılacak, bu aşmanın sağlanması için de bu kanıların akla uygun olmadığı gösterilecektir.

Stoalılara göre mantık içerikle değil; biçimle ilgilenir. Bu bakımdan yumurta kabuğuna veya bahçe duvarına benzer. İmdi Theophrastos’un açtığı yoldan ilerleyen Stoalılar (da) mantığın içeriğinin boşaltılmasında önemli bir rol üstlendi. Öte yandan mantık ilkelerinin ontolojik içeriğinin bir tarafa bırakılması gerektiğini savunarak mantık ile varlık bağını da koparttılar. Ayrıca önerme simgeleştirmesinde de yeni açılımlar getirdiler; söz gelişi mantık terimlerini sayılarla göstermeleri bu cümleden.

(…)

Mantık Felsefesi’nden