Bilgi Felsefesi (Epistemoloji)/ Mustafa Günay
İnsan kendini ve içinde yer aldığı gerçekliği bilmek, anlamak isteyen bir varlıktır. Bu nedenle felsefi ve bilimsel araştırmaların en yüksek ereğinin kendini bilme olduğunu herkesin onayladığını söyleyebiliriz. "Bu erek, ayrı felsefe okulları arasında bütün çatışmalarda değişmez ve sarsılmaz erek olarak kalmış, bütün düşüncenin kalkış noktası, belirli ve değişmeyen merkezi olduğunu kanıtlamıştır. En kuşkucu düşünürler bile kendini-bilme olanağını ve zorunluluğunu yadsıyamamışlardır."(Cassirer 1980:13)
İnsanın içinde bulunduğu gerçekliğin, doğal ve tarihsel/kültürel olmak üzere iki boyudu olduğunu söyleyebiliriz. Hatta doğayı bile tarihsel/kültürel bilgi, değer ve kavramlarımız açısından bilmeye-anlamaya çalışırız. Cassirer’in deyimiyle, "Evrenin ilk söylence bilimsel (mitolojik) açıklamalarında ilkel bir evrenbilimi (kozmoloji) yanında her zaman ilkel bir insanbilimi de bulmaktayız. Dünyanın başlangıcı sorunu ayrılmaz biçimde insanın başlangıcı sorunu ile birbirine karışmıştır."(Cassirer 1980:15) Bundan dolayı, doğaya bilme amacı ve gereksinimiyle yönelen insanın, aslında bilmek istediği kendisidir. Ancak insanın doğayı, toplumu, kısacası kendisini bilme ve anlama ve ifade etme konusunda, birbirinden farklı düşünme biçimlerini izlediğini, farklı yöntemleri kullandığını görürüz. Bunlar arasında mitos, din, sanat, felsefe ve bilim sayılabilir. Bütün bunlar aynı zamanda insanın elde ettiği bilgi çeşitleri olarak da karşımıza çıkmaktadır. Hiç şüphesiz felsefe, hem bir bilgi çeşidi, ama aynı zamanda bilginin bir sorun olarak ele alındığı ve bilgilerimizin sorgulanıp eleştirildiği bir disiplindir.
Felsefenin temel disiplinlerinden biri de hiç şüphesiz bilgi felsefesi, bilgi kuramı ya da epistemoloji olarak adlandıran alanıdır. Episteme Eski Yunancada bilgi anlamına gelen bir sözcüktür. İngilizce konuşulan ülkelerin felsefe literatüründe bilgi kuramı, Almancada ise daha çok bilgi öğretisi biçiminde kullanılmaktadır. Bilgiye ilişkin sorular üzerine filozofların çok eski dönemlerden beri düşünmüş olduğunu saptayabiliriz. Örnek olarak Sofistleri, Platon’u hatırlamak mümkündür. Ama epistemoloji ancak Yeniçağda bir felsefe disiplini haline gelebilmiştir. Bu dönemin filozofları arasında Descartes’i, Locke’u epistemolojinin kurucuları olarak sayabiliriz. Yeniçağda epistemolojinin temel bir felsefe disiplini haline gelmesinin en önemli nedenlerinden biri doğa bilimlerinin gelişimi olmuştur. Yine bu dönemin filozoflarının özellikle "yöntem" sorunu üzerine yoğunlaşmaları, onların doğa bilimlerini bilgisel ve yöntemsel bakımdan temellendirme gereksiniminden kaynaklanmaktadır.
BİLGİ FELSEFESİNİN TEMEL KAVRAMLARI
Bilgi felsefesinin başlıca kavramları arasında şunlar sayılabilir: ö e, nesne, bilgi, gerçeklik, doğruluk, anlamlılık, uygunluk vb. Bilgi anlayışları bakımından birbiriyle çatışma halinde olan bütün felsefelerde, yukarıda sıraladığımız kavramların bir yorumuyla karşılaşırız. Bir bakıma farklı bilgi görüşleri, bu kavramlardan ne anlaşıldığına ve aralarında nasıl bir bağıntı kurulduğuna bağlı olarak ortaya çıkmaktadır, içinde yaşadığı doğal ve toplumsal-kültürel gerçekliği (dünyayı) bilme çabası, insanın var oluşsal bir etkinliğidir. Aristoteles’in bu konudaki sözü felsefe tarihinde unutulmaz bir iz bırakmıştır: "Bütün insanlar, doğal olarak bilmek isterler."(Aristoteles 1985:79)
Burada insan, bilen varlık olarak karşımıza çıkmaktadır. (Daha sonra ele alacağımız ahlak felsefesinde ise insanın daha çok eyleyen varlık olarak söz konusu edildiğini göreceğiz.) Bilen varlık olarak insan, epistemolojide "özne" kavramıyla ifade edilmektedir. Bilgiden, bilme eyleminden söz edebilmek için, özne ile birlikte onun bilmek, anlamak amacıyla yöneldiği bir "nesne" ya da nesneler topluluğunun bulunması gerekir. Bilgi de, çoğunlukla özne ve nesne arasında bir ilişki olarak tanımlanmaktadır. Bilgiyi çeşitli gruplara ayırabilir, bilgi sınıflandırmaları yapabiliriz: bilimsel bilgi, teknik bilgi, felsefi bilgi... vb. Ancak bilginin her çeşidinde iki unsurun bulunduğunu göz ardı etmemek yerinde olur: bilen varlık (özne) ile bilinen/araştırılan şey (nesne). Nesne ya da nesneler varolan bir şey olarak gerçekliğin bir parçasını oluştururlar. İnsan bilgisinin nesneleri/konuları çok çeşitlidir. Bilmek/araştırmak istediğimiz nesne, doğal bir şey, tarihsel bir belge, bir edebiyat yapıtı olabileceği gibi, sosyal ya da ekonomik bir olgu da olabilir. Bir bakıma varolan her şeyin bilgimizin konulan/nesneleri arasında yer aldığını söylemek mümkündür. Taşlar, kayalıklar, dağlar, yıldızlar, bulutlar, depremler, yani doğayı oluşturan varlıklar ve olaylar bilgimizin nesnesi olduğu gibi, devlet, iktidar, ahlaki değerler, hukuk, ekonomik sistemler, toplumsal kurumlar ve harekeer de bilgimizin nesnesi olabilir. Adını andığımız bu nesneler çeşitli bilimler ve bilgi disiplinleri tarafından incelenmektedir. Doğa bilimleri, tarih ve kültür bilimleri, tıp ve sağlık bilimleri sayılabilir. Ancak bilim, özne ile nesnenin özelliklerini ele alıp, bunların varlık özelliklerini, ontolojik karakterlerini ele almaz. Yine bilim, özne ile nesne arasındaki ilişkilerle de uğraşmamaktadır. Bu ilişkilerin/bağıntıların nasıl kurulduğunu inceleme ve açıklama gereğini duyan disiplin, bilgi felsefesidir. Bilgi felsefesi, doğa ve kültür bilimlerinden kopuk bir etkinlik olmadığı gibi, gerek doğa bilimciler gerekse kültür bilimciler de bilgi felsefesini göz ardı etmemelidirler. Zaten tarihsel açıdan bilimlerin gelişimine batağımızda, felsefi bir temelden yola çıkıldığını görmek mümkündür. Bilgi felsefesi, bilgiyle ilgili kavramları ve sorunları ele alarak, aynı zamanda bilimin gelişiminde önemli bir rol oynamakta ve bilgi birikimimizin eleştirilip sorgulanmasını sağlamaktadır.
BİLGİ FELSEFESİNİN TEMEL SORUNLARI
Bilgi felsefesi kapsamında ele alınan pekçok sorun, yanıtı aranan pekçok soru vardır. Ancak bu sorunları birkaç başlık altında toplamak mümkündür. Bilgi felsefesinin temel sorunları nelerdir? Bu soruya kısaca şöyle bir karşılık vermeye çalışalım:
a)bilginin imkanı sorunu
b)bilginin kaynağı sorunu
c)bilginin ölçütü(değeri) sorunu
d)bilginin sının sorunu.
Yukarıda sıraladığımız bu sorunların ardında bazı açık ya da gizli sorular yer almaktadır. Çünkü bir şeyin sorun olarak ele alınabilmesi için, onunla ilgili bir sorunun sorulmasına ihtiyaç vardır. Yaşadığımız, karşılaştığımız bir sorunu ya da sorun / durumunu nedenleriyle anlayıp bilmek ve çözümlemek için birfelsefe sorusuyla yola çıkmamız gereklidir. Bilgi felsefesi hangi soruları sormakta ve yanıt aramaktadır? Bunlardan bazılarını şöyle sıralamak mümkündür: Neyi biliyoruz? Nesneleri oldukları gibi mi, yoksa bize göründükleri gibi mi biliyoruz? Bilginin kaynağı akılda mı, yoksa duyularda mıdır? Bilgimizin doğruluğunu (değerini) sağlayan ölçüt ya da ölçütler var mıdır? Varsa bunlar nelerdir? Bilginin içeriksel ve biçimsel tarzları var mıdır, varsa öncelik hangisindedir? Bilginin bir sınırı var mıdır? Bilgi ile inanç arasındaki sınır ya da ayrımlar neler olabilir? Bu sorulardan da anlaşılacağı gibi, bilgi felsefesi mantık ve matematik gibi formel disiplinleri ve içeriksel disiplinler olarak bilimleri de kapsamaktadır.
Bilgi felsefesinin yanıtını aradığı sorular, bir bakıma bilgiyi oluşturan unsurlara ve bunlardan ne anlaşıldığına bağlı görünmektedir. Bilginin kurucu unsurları arasında algı (duyum, gözlem), düşünme (akıl) ve anlamayı sayabiliriz. Bilgi felsefesinde ortaya çıkan karşıt görüşler (izmler) de, işte bu unsurlardan herhangi birine öncelik ve belirleyicilik tanıma bakımından diğerlerinden ayrılmaktadırlar.
Bilgi felsefesinin ilk sorunu, bilginin mümkün olup olmadığı sorusudur. Çünkü diğer sorunları ele alabilmek için, öncelikle bilginin imkanı sorusunun yanıtlanması gereklidir. Felsefe tarihine baktığımızda filozofların büyük bölümünün, bilginin mümkün olduğunu kabul ettiklerini görebiliriz. Şüpheciler/septikler ise bilginin mümkün olmadığını iddia eden filozoflar olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak burada asıl tartışma konusunu oluşturan şey, herkes için geçerli, genel geçer, kesin ve nesnel bir bilginin imkanı sorusudur. Şüphecilerin karşı çıktıkları şey, aslında her türlü bilginin imkansızlığı değil, kesin, nesnel, değişmez bir bilginin imkanıdır.
Bilginin imkanı ya da imkansızlığı sorunu yanında, diğer önemli bir sorun belirmektedir: bilginin kaynağı ve araçlarının ne olduğu sorunu. İnsanın edindiği pek çok bilgi vardır ve yine insan sahip olduğu bilgi birikimine çeşitli araçlar kullanarak, çeşitli süreçlerden geçerek (algı, gözlemleme, araştırma, akıl yürütme, deneyim...) ulaşmaktadır. İşte bu noktada, bilginin elde edilmesinde, değerlendirilmesinde ve yorumlanmasında bazı sorular sorulabilir: Acaba bilginin elde edilmesinde genel olarak aklın rolü mü daha önemlidir, yoksa aklın dış dünyadan, duyumlar yoluyla edindikleri mi? Bilgide temel ve belirleyici olan akıl mı yoksa deney ve deneyimlerimiz midir? Hiçbir deneye, deneyime dayanmadan sahip olduğumuz bilgiler var mıdır? Bilgide aklın ve deneyin rolü/yeri/işlevi nedir? Bütün bunlar bilginin kaynağına ilişkin sorular olarak dikkati çekmektedir. Bu sorulara verdikleri yanıtlar bakımından, bilgi felsefesi tarihinde iki ana felsefi doğrultu ya da düşünme tarzıyla karşılaşıyoruz: akılcılık (rasyonalizm) ve deneycilik/’duyumculuk (empirizm).
Bilgide başlıca kaynak olarak akıl, akıl yürütme ve düşünme üzerinde duranlara "akılcılar", duyular, gözlem ve deney üzerinde duranlara ise "deneyciler" adı verilmektedir. Akıl-deney karşıtlığı ve bu karşıtlığı farklı doğrultularda işleyen filozoflar, Antikçağdan itibaren bilgi felsefesinde önemli bir tartışmayı da başlatmışlar ve başlıca bilgi anlayışlarının biçimlenmesine katkıda bulunmuşlardır. Ancak felsefe tarihinin sonraki dönemlerinde yeni bilgi anlayışlarının ortaya çıktığını ve daha önce ortaya çıkan karşıtlıkları aşmaya çalıştıklarını da söylemek mümkündür. Burada özellikle Kant’ı ve daha sonra Dilthey’ı hatırlayabiliriz.
Felsefe tarihinde akılcı olarak nitelendirebileceğimiz pek çok filozof bulunabilir. Ancak aynı yaklaşıma sahip olan filozofların arasındaki farklılıkları da unutmamak gerekir. Akılcılığın ve idealizmin başlangıcını oluşturan Antikçağ filozofu Platon ile yine akılcı diyebileceğimiz bir Yeniçağ filozofu olan Leibniz ya da Descartes’in felsefeleri birbirinden . Ancak akılcılık, Platondan günümüze kadar bilgi felsefesinde farklıdır ve genel olarak felsefe tarihinde ana eğilimlerden biri olagelmiştir. Diğer etkili ve yaygın ana eğilim ise deneycilik olmuştur. Özellikle Yeniçağdan bu yana, Kant’ın "eleştiriciliği"ne (kritisizm) kadar bilgi felsefesinin temel sorularına, bu iki ana akıma dayanılarak yanıt verildiğini söylemek mümkündür.
Bilgi edinmede hem aklın hem de algının/duyumların rolü vardır. Duyumlama ve düşünme etkinliği birlikte çalışarak, bilgiye ulaşmaktadırlar. Algı/duyum ve aklı (düşünmeyi) birbirinden ayıramayız. Ancak bilgi felsefesi açısından baktığımızda, yaşamımızla ilgili deneyimlerimizin bazılarının duyusal, bazılarının ise akılsal özellikler taşıdığı saptanabilir. Duyularımızla tek tek olguları görür, hisseder ve onlar hakkında çeşitli izlenimlere sahip oluruz. Ancak duyumlar bize yalnızca tek tek nesneler ve olgular hakkında bir "tanı bilgisi" verirler. Fakat insan yalnızca bununla yetinmez, akıl yoluyla genel kavramlara ve yasalara da ulaşmak ister. Bizim evren hakkındaki bilgimiz, her iki bilgi unsurunun (duyum ve akıl) işbirliğiyle ortaya çıkar. Doğal ya da toplumsal-kültürel gerçeklik, tek tek renkler, sesler, nesneler, şekiller ve olaylar çokluğu olarak vardır. Ama biz bilen varlık bu çokluğu kavramlar alanda düzenleriz.
Kavramların ne kadar önemli ve gerekli olduğu, filozofların sürekli olarak kavramlarla uğraşmalarından da anlaşılabilir. Varolan bir nesne ya da olguyu, ancak kavramlar yoluyla düşünme ve bilme konusu haline getirebiliriz. "Varolan, ne türden olursa olsun, ancak insan düşünmesinin kavram kurma etkinliği aracılığıyla varolmaktadır. Gerçekten varolma ise bir bilginin konusu olabilmek demektir: varolanın, bilme-bilinme boyutunu kazanmış olması demektir."(Çotuksöken 1998:13) Bir bakıma kavramlar, insanın varolanı nesneleştirmesinin, nesne haline getirmesinin araçları durumundadır. Aklın kavramlaştırma etkinliği olmadığı sürece, duyular bize "tüm" sözcüğünün geçtiği ifadeler oluşturma, genel yargılarda bulunma ve olguları bir bağlam içinde bütünsel olarak kavrama olanağı vermeyecektir.
Akılcılık ve deneycilik, yukarıda değinilen durumu iki farklı tarzda yorumlayan ve değerlendiren eğilimler olarak felsefe tarihinde yer almışlardır. Bu iki eğilimin bir karşılaştırmasını yapmak için çeşitli sorular sorabiliriz: Akıl ve deney karşıt şeyler midir? Duyu ve akıl, bilgilerimizin başlıca kaynakları iseler, birinin diğerine önceliği söz konusu mudur? Böyle bir öncelik-sonralık açısından hangisini dikkate almak gerekir? Bu tür soruların gündeme getirdiği tartışmalar, bilgi felsefesinin yeni boyutlar kazanmasını sağladığı gibi, aynı zamanda felsefenin bilgi sorunlarıyla ilgili eleştirel niteliğini de ortaya koymakta ve bu iki ana eğilimin içerdiği bazı tek yanlılıkları aşma ve bilgiyi daha kapsamlı olarak ele alma olanağı da vermektedir.
"METİNLERLE FELSEFEYE GİRİŞ"
DR. MUSTAFA GÜNAY ( SAYFA 41-47 )
Kullanım Şartları
Künye
Turgut Uyar Şiir Yarışması Ödülü
Site Haritası
İletişim











