Bizim Hikayemiz
Sahne iki bölümden oluşmuştur. İlk bölüm; sahnenin sağ ön bölümündedir; Oyunu yazmakta olan kişiye aittir (Yazar). Sahnenin sol ön bölümü kordon olarak kullanılmalı. (Bu bölüm, bu sahnenin bitiminde diğer sahneler için de kullanılacaktır.) Sahnenin tam ortası üniversite meydanı, arka sol bölümü kantin olarak kullanılacaktır. Sahnenin arka sağ bölümü Ünv. Kapısındaki görevliler ve Yemekhane görevlileri olarak kullanılmalı. Oyuncular dekorlarını kendileri taşıyacaklardır.
Anonsçu: Bir masa, bir sandalye; Kalem ve kağıt, kahve, müzik ve kendisi...
Başlıyor yazmaya...
(Yazar, masada bir şeyler karalar. Müziği açar ve sahnenin önüne gelir; seyircilere hitap ederek...)
Bizim Hikayemiz; Eksiltilmiş bir mevzuuydu bizimkisi. Kısaltmalardan yola çıkarak asıl olanı bulmak zordur. Fakat asıl olan kısaltılamaz.
Aitlik. Ait olma çabası. Ve olduğun yer, hiç olmadığın yer misali yabancı. Asıl olan, olmak istediğin yerdir. Aslında olur mu olmaz mı bilemem, fakat biliriz ki, olur olmaz şeylere kafa yormamak gerek. Mutluluğun adresi neresiyse, aitliğin orasıdır. Şu an kör topal yürüyen bir delinin yanıysa mutluluk, o halde körleşmemek elde değil. Şu an bulunduğun yer, aslında olduğun yerdir. Yani kör topal bir gecenin aslında oldukça görünen gerçekliği işte.
Arzulara yer verirsek. Bir o kadar arz talep meselesidir bu; sürekli dalga geçtiğimiz. Belli ki kulak aşinalığından öteye gidememiş mutluluğun tarifi. Ki her an belirli bir vaziyette olmak mümkün değildir. Zaman zaman kötü de olsa bir belirsizlik yaşanır aynalara bakınırken. O zaman aynayı silmek gerek. O zaman kendini görmek, görmek dedikse öyle net bir görünüş değil; aynanın silikliği kadarcık. Cık diyorum, çünkü çoğu zaman izin vermezler. Ve çoğu zaman azalırsın kendine. Azalmak dedimse öyle azalmak da değil; hani eksilmek desem neyse, işte o da değil. Bitmek de değil. İşte bütün bu karmaşıklar aitlik ekinden ortaya çıkıyor. Bir de sorgulamak girmişse işin içine; işte o zaman sıçarsın işin içine. Burada gerekli olan asla Solo kağıdı değildir (!)
Bitirim bir şafağın altına gizlenen çiğ taneciklerini düşünelim. Ne kadar muzdarip bir bilseniz. Ki çocukların en büyük neşe kaynağı değil midir çiğ taneciklerini dağıtmak. İşte sabahın azizliği efendim. İşte çocukların kendiliği.
İşte bizim hikayemiz.
(Masasına Gider. Bir şeyleri düzeltir, birkaç kağıt alır eline, daktilosuna bir kağıt yerleştirir. Tüm bunları yaparken aşağıdaki replikleri seyircilere söyler.)
Şimdi biraz fon müziği, ardından sıcak bir kahve. Eksik olan bir şeyler varsa; elbet yakındır tamama ermesi. Bize beklemek düşer. Düşünceleri toparlayalım önce. Bir ana fikir üzerine eğilimlerimizi yöneltelim. Sonra adım adım fikirleri oluşturmak. Verilen mesajın resimli olması da şart değil. Asla SMS olmayan kısa mesaj yeterli olacaktır anlayana. Anlatım bozukluklarını bir kenara bırakıyorum. Peşin peşin anlaşalım, cümle düşüklüklerini hesaba katmıyorum. Zaten Okuma ve Anlama Teknikleri dersinden de 62 almışım. Kendimizi kasmamızın hiç gereği yok. Düzenli nefes alış verişlerimiz için nabız kontrolü yaptırsak mı acaba ? Neyse efendim. Martıları da çağırmak istedim birden. Sigaram bitince haber verin lütfen. Tıpkı çekirdeksiz yalan söyleyememek gibi bir psikoloji. Sanat ve edebiyat kaygımız asla yoktur şimdiden belirteyim. Önce bir giriş yapmalım. Girişten sonra biraz da gelişmek gerek. Ve, ve exit demeye gerek yok The End gibi bir kavram varken. Değil mi efendim? ( ! ) (dalga geçerek)
Unutmadan bir de başlık koyalım. Sonra devam yola. Değil mi efendim?
(Daktiloya yazmaya aşağıdaki sözlerle başlar.)
Not: Kalın harflerle yazılan cümleler, hikayeyi yazana aittir.
Başlık: Bizim Hikayemiz
Giriş:
(sahnenin sol köşesine yakın bir bölgede bir masada içen 3 sarhoş kişi )
Turgut: İçme bu kadar diyorum sana! Ya, harap ediyorsun kendini, toparlan hadi, eve götüreyim seni. Ya da kendin git eve. Anahtarını masada, unutma ha!
Kelimeleri söylerken harflerin yerini değiştiriyordu. İster istemez isteksizce istiyordu konuşmayı. Ve anlaşılmak onun için büyük bir sevinç olacaktı. İsteksizdi yaşama karşı. İçiyordu. Ve siz diyordu.
(Oldukça sinirli ve Sarhoştur. Konuşmakta zorlanarak...)
Yusuf: SİZ, ne anlarsınız SİZ den. Siz kimsiniz be! (arkadaşına dönerek) Sen kimsin lan?
Çok içmişti.
Turgut: Oğlum, ben artık sana ne diyeyim. Bir mesele varsa anlat. Yoksa da keyfimizi kaçırma.
Anlat diyorlardı. Oysa, sadece bir sözden ibaretti bunlar. Sıkılacaklardı. Off! diyeceklerdi,
Turgut: Yeter kafamızı ağrıtma..
Yusuf: SİZ, SİZ hep kendinizi düşündünüz.
Turgut: Allah’ım ya ! Ya kendimizi düşünsek şimdi defolup gitmiştik. Uzatma artık. Hadi gel, evine götüreyim seni.
Arkadaşları telaşlanmayıp telaşlanıyormuş gibi göründüler.
Yusuf: SİZ, hep maskenizle uyuttunuz beni.
Yorulmuştu artık. Bunca maskenin gerçeğini bulmak adına, yorulmuştu. Onu aldılar. Evine götürdüler. Aralarında bir tek o yoktu. O hiçbir zaman olamamıştı aralarında. Ve yine; ( sahnenin sağ tarafına doğru(evinin olduğu sokak) götürmek isterler, ama Yusuf;
Yusuf: SİZ, bırakın bunları, bırakın beni, bırakın lan!...
Kelimeleri harf harf, hece hece dökülüyordu ağzından. Sanki konuşmamak için konuşuyordu. Susuyordu sanki.
Yusuf: SİZ, Susun artık, defolun, bırakın beni.
Bıraktılar... bıraktılar geceye karşı, bıraktılar kendisiyle, bıraktılar...
Yusuf: defolun dedi, def oldular...
Evine doğru yavaş yavaş ilerledi. Sokağın tam ortasındaydı. Eğildi genç, elleri dizlerinde... Kustu. Uzun sürmedi ilk kusmukları. Sonra diğeri, bir sonraki... Doğruldu, ayaklanıyormuş gibi yaptı. Başını kaldırdı göğe. Gözlerini açtı. Etrafını iyice kesti. Kesintiler içinde ufak tefek evleri dikizledi. Işığı yanan bir pencere; ışığı kapandı.
Yusuf: Kapat bakalım. Sen de ışığını kapat bana. dedi. Yıldızlara baktı. Ay’ a çok yakın olan parlayan Bir YILDIZ dışında bir şey göremedi. Silik gökyüzünün kararmış derinliğine daldı. Sokakların sessizliği kulaklarını ağrıttı. Kulaklarını tıkadı, uğultu duydu. Taklit etti uğultuyu; -Hınnnnn...! Sıkıldı. Ellerini sıktı, elleri içindeki parmaklarının arasını parmakladı. İşaret parmağını kaldırdı. Uzağı gösterdi kendisine kararmış, silik gökyüzünü... Sonra işaret parmağı havada kaldı. Baş parmağını alıp işaret ve orta parmaklarının arasına soktu. Ve;
Yusuf: SİZ... dedi, HİÇ BİR BOK DEĞİLSİNİZ... dedi. Parmaklarını düzeltti, arkasına dönüp evinin kapısına yöneldi. Anahtarını çıkaramadı, bulamadı. Sadece anahtarlığı kalmıştı anahtardan geriye. Unuttu. Sonra hatırladı neyi unuttuğunu;
(Anahtarı arar. Önce göğüs cebine, sonra yan ceplerine, en son yerde aramaya karar verir.)
Yusuf: Masada kalmış anahtar... dedi. Kelimeleri harf harf, hece hece dökülüyordu çenesine, çenesinden göğsüne, oradan dizlerine. Bir süre dizlerinde tutundu kelimeler. Sonra taşıyamadı bu yükü, attı kelimeleri Toprağa. Kelimelerini aradı, başı döndü, eline ot değdi, irkildi, elini aldı, parmaklarını açtı, işaret ve orta parmağını buldu. Baş parmağını parmaklarının arasına koydu. Bütünleştirdi. Sıktı. Doğruldu ve;
Yusuf: SİZ..., siz HİÇ BİR BOK DEĞİLSİNİZ...! SİZ ki, SİZİ öldürdünüz. SİZ siniz işte. Off ooff... Dön dünya, dön. Bana inat dön. SİZ e inat dön. Yıkılmışlığıma inat, Dön ulan Dön...!
SİZ...
Ben-Siz ’ siniz...
Sanki boşluğumdaydı bedenim,
Arkamdaydı sanki ömrüm,
Ne yapayım? (kendi kendine)
Üstümü başımı alıp gideyim mi?
Yoksa arkamdaki gözlere mi dalayım?
Oy felek...!
Söyle ne yapayım ben şimdi?
Gözlerimi kapatayım mı?
Susayım mı yoksa?
İçimdeki siz, hep ben oldunuz...
Ya ben?
Ben kimim söyler misiniz?
Siz miyim?
Yoksa siz mi ben siniz?
Nedensiz...Neden-SİZ...? Neden...? Ne? Ne var?
Ciğerlerinde hiçbir oksijen taneciği rahat durmuyordu. Birer birer çıktılar. Onlar bile terk ettiler genç delikanlıyı. Temiz hava istedi canı. Bunca baş ağrısına rağmen, havanın bunca sise kurban gitmişliğine rağmen
Yusuf: Kordon diyordu, Sadık dostum KORDON...!
(kordona iner; Sahnenin sağ ön tarafı)
Bir kordon sefası istedim tanrıdan. Sis, henüz çökmemiş denize...
Ve bütün kordonlar onun sanırdı. Bütün yalnızlıklar onun içinmiş gibi düşünürdü. Yalnızdı. Yalnızlığına inat, birbiri ardına ilanlar verdi bu derde. İlanlara başvurular hiç olmadı. Çaresizdi genç delikanlı. Çareyi çaresizlikte arayıp gözüne ilişen ilk banka oturdu. Hava giderek soğuyordu. Çünkü hava giderek ısınacaktı.
Yazar: Olmuyor. Olmuyor işte. Bizim hikayemiz diye başladığım bir yazıda bir delikanlıyı yalnız başına bıraktım. Bu arada, bu yazıyı bitirince Okuma Yazma Teknikleri hocama mutlaka okutacağım. İnat değil mi kardeşim. Hikayemize birini daha ekleyeceğim. Dur bakalım şimdi ne olacak. Bu hikayenin sonu nereye varacak bende bilmiyorum. Dur bakalım ne olacak.
Tuvalet köşelerinde Aynalara Fışkıran gözyaşıydı O Genç Kız...Su birikintileri içinde bir "yağmur damlası" düştü kente. Bir göz yaşıdır almış başını gidiyor. Bir yalnızlıktır ki sormaya bile korkulur. Sonra günler yavaştan ağarmaya başlar. Sonra geceler hep buruklaşır kendi yalnızlığına. Sonraları 23:00 girişlerinde hep kendine bürünür genç kız. Ardından bir damla gözyaşı olur akar boğaza. Sonraları hep hüzün çöker yıldızlara. Herkesin bir yıldızı vardır. O, herkesin yıldızına kaçamak gözlerle aşinaydı. O bütün yıldızlarda aynaydı.
Ağlama diyordu Arkadaşları bir yataktan diğer yatağa uzanan sesleriyle. Sonraları, ağlama duvarı olarak kaldı adı. Duvar diplerine işeyen bekçilere ağlardı o. Duvar köşelerine yaslanan köpeklere yas tutardı yalnızlığını düşünüp. O hep yalnızdı 23:00 girişlerinde. 08:15 kapılarında beklerdi yalnızlığını. Elinde yalnızlığı, boğaz turuna çıkarlardı yalnız başlarına. Üniversite hayali içerisinde, yalnızlık mücadelesine kapıldı. Uzun zaman yalnız kaldı. Dönemler, dönemlere çelme çakıp bir biri ardında koşarlarken, o yalnızlık mücadelesi verdi.
Yurt köşelerinde yalnızdır. Susar. susarken bir o kadar da ağlar. Sevgi der bir noktadan sonra sevgi olmaktan öteye giderek. Sevişkendir, seviştendir sanırım, fazlaca sevişir...! Durmadan sevişir sevgi ile. O kadar güçlüdür ki yorulamaz. Yenilmeyi suç bilir. Ufak derecedeki bir rüzgara takılır. Alır, sevgi yükler, oynar, büyütür, geliştirir, rüzgar olur bir süre sonra.
Mutlu ol der. Umutlar içinde mutlu gözleriyle mutluyum der. Mutluyuz...! He?
Her zaman olduğu gibi, yine sokaklara atıyor kendisini. Bu sefer kararlıydı, geri dönmek yok. O lanet olası yurda geri dönüş yok. Önce sokağa indi;
Sultan: Yine işiyor sokak köpekleri duvarlara. Ve yine sokakta tek bir insan yok. Sokakta... Duvarın dibinde bir bekçi; vazife başında, yine iş başında. İş arayan sokak kadınlarının başında iş veren olmuş.
Sonra biraz deniz havası iyi gelir düşüncesine kapıldı. Kararlıydı, o gece yurda dönmeyecekti. Sabahlayacaktı. Ve hatta kokusunu bile duymadığı içkilerden Birayı deneyecekti. Bir büfeye girdi;
Sultan: iki Efes Ekstra alabilir miyim?
Utandı. Kendisinden utandı. Büfeden aldığı biralara bakıp;
Sultan: Sadece bu gecelik dedi. Hızlıca yudumluyordu birasını. İlk kutuyu bitirdi.
Sultan: Diğerini kordonda içeceğim dedi. Kordona indi. Kordonun ara sıra yanan ışıklarını saydı.
Sultan: 4. Işıktan sonraki 1. banka oturacağım dedi. 2. bankta oturan bir genç gördü. Önce korktu,gencin uyuduğuna kanaat getirdikten sonra ikinci birasını açtı. Yavaş yavaş yudumlamaya başladı. Bir süre sessizce denizi izledi. Denizin umursamaz görüntüsü içinde yalnız olan bir sandal gördü. Sandalın deniz üstündeki tavırlarını taklit etti. Bira ve başının sallanışı onu sarhoş etmeye yetiyordu. O artık istediğini yapabilecek derecede sarhoştu. Türkü söyleme başladı yüksek sesle.
Sultan:
Kimse beni anlamıyor, ben derdimi kime yanam.
Ak babalar dört dönüyor, ben derdimi kime yanam.
Seviyorlar seni belli, sanki beni dünyam ayrı.
Dostum yok güneşten gayrı, ben derdimi kime yanam.
(Yusuf, Sultanın söylediği türkünün başlarında uyanır, gizli gözlerle sultanı izler ve dinler. )
Yusuf:
Emekçi bin yıl ağlar, aforoz etmiş ilahlar....
Diyerek türküyü bitirir. Kendisini ve sultanı alkışlar.
(ikisi de sarhoştur. Sultan şaşırır, biraz ürkekleşir.)
Yusuf: Adın ne senin? (kız cevap vermez) Demek daha çömsün. Üzülme her genç öğrencinin başına gelir bunlar. (bir süre kızı izler) ben de bir zamanlar çömdüm. Hatta buraya ilk gelişim olay olmuştu. Eğitimin önünde indim, bir minibüse bindim Yurt kur lütfen dedim. Yurdun önünde indim. Yurdun kapısına gittim. İçeri girdim. Görevliler yoktu. Bende pek umursamadım. C bloğa doğru yürüdüm. Kapıyı açtım. Merdivenlerden yukarı doğru tam çıkacaktım ki; iki kız, sen ne arıyorsun burada dedi. Sonra o iki kızın sesini duyan diğer kızlar hep bir ağızdan, -Erkeklerin buraya girmesi yasak. Dediler. Ben, ne olduğunu anlayamadan kızlardan birisi görevliyi çağırmış. Görevli geldi beni apar topar yurt kurun bahçesinden çıkardı. -Erkeklerin yurdu karşısı dedi. Çömlük işte. Neyse. Erkelerin yurduna girdim. 32. yedeğim dedim. Bana bir yatak verdiler. Evet yanlış duymadın, bir yatak. Ama sadece bir yatak. Ne battaniye ne yastık ne de nevresim vardı. o gece sabaha kadar donarak uyudum. Uyurken bir ara içeriye birkaç kişi girdi. İki kişiyi apar topar alıp götürdüler. Bir süre sonra o iki kişi yorgun bir şekilde geldiler. Ne olduğunu anlayamadım. Sonradan öğrendiğime göre o gelenler, çocukları pataklamışlar. Sebep ise çok komik. Top sakal ve uzun saç bıraktıkları için. Çocuklar kestirmek istemeyince dövmüşler. (hafif gülümser) İşte o gece yurttaki son gecemdi. Sabah olduğunda yurttan çıkıp tekrar girdiğimde beni yurda almadılar. Sebep ise, kimliğim yokmuş. Akşamın onunda ben kimliği nereden bulacağım bee! Sonra bir otele gittim, sonra, sonra, sonra işte buradayım...! (bir süre bekler) Yusuf.
Sultan: Ne?
Yusuf: Yusuf. Adım Yusuf. Seninki ne?
Sultan: Sultan. Adım sultan.
Yusuf: Bir türkü daha söylesene. Sesin güzelmiş be!
Sultan: Bu kafayla mı? (gülümser) Yazık olmasın türküye? Boş ver. Keyfim yok. (Bir süre susuşurlar... sonra Yusuf, Sultan’ın olduğu banka doğru yavaş yavaş gider (bir türkü mırıldanarak). Sultan bu durumdan rahatsız olmuş gibi görünür.)
(Bu sırada arkalarında bir polis, onları izlemeye ve dinlemeye başlar)
Yusuf: (ayaktadır) Korkuyorsun. Neden korkuyorsun? Sana Kötü davranacağımdan mı korkuyorsun?
(Sultan korkmayı bırakmıştır. Ve...)
Sultan: Hadi bana kendinden bahset biraz.
Yusuf: Kendim ettim kendim buldum, gül gibi sararıp soldum eyvah... !
(tam bu sırada Yusuf’un sapıklık yaptığını düşünerek sivil polis Yusuf’un yanına gelir )
Polis: Polis. Kimlik? (Sultan bu durumdan korkmuştur. Yusuf kimliğini gösterir. Sultan olanları izler.) Ne rahatsız ediyorsun kızı? Yürü bakalım emniyete.
Yusuf: Ne rahatsızı? ben! ben bir bayanı rahatsız edeceğim he? Ha ha ha...
Polis: Fazla konuşma yürü hadi. (Yusuf diretir) Yürü dedim lan! Almayayım ayağımın altına. (bir süre itişip kakışırlar)
Sultan: Duruuuun! Kimse kimseye sapıklık etmiyor. Neden anlamadan çocuğu suçluyorsun? Neden tüm herkes birbirlerini anlamak yerine suçlamayı seçiyor? Neden kimse dinlemesini bilmiyor? Neden hemen o sapık, ben de hemen orospu muamelesi görüyorum? (ağlamak üzeredir.) Neden? (ayağa kalkar ve...) Bırak onu...
Polis: E o zaman gecenin bu vaktinde ne arıyorsunuz burada? Sizinle mi uğraşacağım be? Hadi bakalım. Dönüşte burada görmeyeyim sizi; yoksa götürürüm emniyete ( -El hareketiyle- manalı bir şekilde söylerken Sultan polise sert bir şekilde bakar. Polis susar ve gider.)
Yusuf: (Parmaklarını birleştirerek) (Polis gittikten sonra) Ayıp ulan! Kör müsün bayan var burada! (Sultan’a hitap ederek) Ulan bir kızın yanında gece vakti kordonda oturuyoruz diye hemen sapık olduk iyi mi? (polisin gittiği yöne doğru) Siz çok mu namuslusunuz lan ... !
(sözünü bitirmeden...)
Sultan: Sus tamam. Lütfen uzatma. Ben seni sapık olarak görmedim, Bırak ne düşünürse düşünsün. Bu da aynı bizim yurdun görevlileri gibi. Bir erkek, bir kızı yurda getirdi mi hemen ters ters bakıyorlar.
(Yusuf tekrar sinirlenir ve küfretmeye başlar. Kısa bir süre sonra sultana bakar ve susması gerektiğini anlar, lafı değiştirir.)
Yusuf: Demek yurtta kalıyorsun. Eeee...! Bu saatte niye yurtta değilsin sen? Yoksa geç kaldın da almadılar mı yurda? (tekrar sinirlenir) Şerefsiz bunların hepsi... Mahkum muyuz ulan!
Sultan: (sıkılmıştır artık ve sesini yükseltir.) YUSUF !.... (bir süre bekler ve etrafına bakınarak) Uykum geldi. Burada uyursam bir şey olmaz değil mi?
Yusuf: Sen uyu! Ben de buradayım. Eve gidemiyorum. Anahtarı unutmuşum masada. (Yine sinirlenir) O şerefsizler unutturdu. SİZ... (ters tarafa dönerek. Ve artık dolmuştur.) Ulan ben sizin gelmişinizi, geçmişinizi, anahtarınızı, Yusuf’unuzu, arkadaşlığınızı... (Bir süre duraklar.) (Sultan yorgun bir şekilde bakar) her şeyinizi ulan, her şeyinizin...
(Tam küfür edeceği sırada -Sultan, YUSUUF! diye bağırır ve Yusuf donuk bir vaziyette kalır. Yusuf’un duruşuyla (donukluk) sahne kararır. Fon Müziği girer.)
(Takip ışığı yazarı görüntüler. Daktilonun başında uyumuştur. Ürkerek uyanır.)
Yazar: Aman Allah’ım! Çok kötü bir rüya gördüm. Sanki, sanki yazdığım karakterler canlanmış; hepsi, beni neden böyle yazdın diye bana şikayet ediyorlardı. Neyse ki sadece bir rüya. Ayılmak için bir kahve daha alayım en iyisi. Ama önce şu sahneyi de bitireyim, hazır aklımdayken her şey.(Yazar yazmaya devam eder, bir süre sonra kahvesini almaya gider.)
(Sabah olur ve Yusuf Sultan’ı yanında göremez. Korkar ve telaşlanır. Okula -derse- gitmeye karar verir. Ünv kapısından içeri girer. Görevlilere kimliğini gösterirken görevliler Yusuf’u hiç takmaz..)
Yusuf: (kendi kendine) Kardeşim bakacaksan bak şu kimliğe. Bir bakıyorsunuz bir bakmıyorsunuz. Ben de ne bok yiyeceğimi anlayamadım. Göstermeyince de azarlıyorsunuz. Orospu karıya döndük be! (Okulun bahçesine girdikten sonra;) Acaba Sultan nerede? Gel de bul bulabilirsen. İnsan bir haber verir. Kız milleti değil mi işte!
(Sahne kararır ve yazar takip ışığı ile masasına oturur: kahvesini yudumlar. Kendi kendine söylenir, yazmaya devam eder.)
Yazar: Yok yok, rüyaydı sadece. (kendi kendine kuruntu yaparcasına tekrarlar...yazmaya devam eder.)
(Sahne Aydınlanır. Yusuf, kantinde arkadaşları ile oturuyordur. Sessiz bir şekilde etrafa bakınıyordur.)
Yusuf: (Kendi kendine) Nerde bu kız ya! İn midir cin midir nedir bilmem ki? Kayboldu birden.
(Arkadaşları kantinde kızları kesmektedir. Yusuf olanları acır gözlerle izler. Arkadaşları, kendi kendilerine, kızların vücutları ile ilgili konuşmalarda bulunurlar.)
Yusuf: Hay sizin kızınıza da be! Ben gidiyorum derse. (Bir süre arkadaşlarına bakar) Olum ne anlıyorsunuz şu kızları kesmekten?
Turgut: Siktir git olum ya! Erkek feministi. Hem bir kere kızlar bizi kesiyor. Bak bak bak... görüyor musun? kuyruğu?
Yusuf: Ne kuyruğu ?
Turgut: Dişi köpek kuyruk sallıyor. Ha ha ha!
Arkadaşlarından birisi: Biz de kuyruğu kokluyoruz. Oh be! Bak bak şuna bak. Kuyruk yağını yiyeyim senin kumralım.
Yusuf: Lan oğlum! İşiniz gücünüz yok mu sizin?
Arkadaşları: (Hep bir ağızdan kızlara bakarak...) Vaaarrrr!
(Yusuf masadan sinirlice kalkar. Yazarın telefonunun çalmasıyla -takip ışığı yazarı gösterir- sahnede donuk bir vaziyette kalırlar.)
Yazar: Efendim?... İyiyim ne yapayım. Oyun üzerinde çalışıyordum... Tiyatro çalışması mı? Şey, şubatın 16’sında saat 5’te... Tamam... Sen de iyi bak kendine... Hey hey hey... bir şey söyleyecektim; ...paran var mı?... Yapma ya... sigaram bitmişti! sigarasız yazamıyorum biliyorsun... Ne?... ha, 3 tane sigaram kaldı. Neyse ya boş ver şimdi beni. Bir çaresine bakarım... 16’sında görüşürüz... yok, ben gitmiyorum... parasızlık işte... hadi bakalım. Hoşça kal. (Yazar, durumunu bir süre düşünür. Ardından Tekrar yazmaya devam eder.)
Kantinde Bir Grup Öğrenci: (öğrenciler perde arkasındadır.) Susma, sustukça sıra sana gelecek.
(Yusuf, grubu heyecanla izler. Konuşma sonrasında imza atmaya gider.)
Aralarından bir genç: Arkadaşlar, biliyoruz ki çoğu arkadaşımız büyük maddi zorluklarla buralarda okuyor. Örneğin bir ev kirası, minibüs ücretleri hepimizi zor duruma sokmaktadır. Bütün bu zorlukların üstüne bir de yemekhane ücretlerinin 1.500.000 milyon olması, hepimizin maddi koşullarını daha çok zorlamaya başlamıştır. Yemekhane ücretlerinin eski haline dönüştürülmesi için imza kampanyası düzenliyoruz. Lütfen duyarlı olun, hem kendiniz hem de diğer öğrenci arkadaşlarımız için lütfen kampanyamıza katılın. Ayrıca yemekhane yemeklerinin de çok mükemmel olmayışı, bırakın mükemmeli normal standartlarda bile olmayışı, ücretlerinin düşmesinin başlıca sebeplerindendir. Desteğinizi bekliyoruz. Teşekkür ederiz arkadaşlar. (Yusuf hemen gidip imza atar. Yusuf’un arkadaşları kızları kesmeye devam eder. Bir süre sonra ışık söner. Yazarın ışığı aydınlanır.)
Yazar: Sigaram bitmek üzere. İki tane sigaram kaldı. Ayın ortasında da kimsede para olmaz ki yav. Hem herkes memleketine gitti. Off, of, sinirleniyorum. Hayır hayır sakin ol. Ne sakin olacağım kardeşim, sinirliyim işte. Ama sen yine de sakin ol, oyunu düşün. Oyunu mu? Oyunu yazamıyorum ki sakinleşeyim. (Bu karmaşadan kurtulmak için sigara yakar. Ve Sahnenin diğer tarafı aydınlanır.)
Anlatan: Yusuf yine bankta uyuya kalmıştır. Birden bire uyanır, yanında Sultan’ı görür. İkisi de birbirlerine telaşlı gözlerle bakıyorlar. Ne oldu acaba?
Yusuf: Dün sabah, neden beni uyandırmadan gittin?
Sultan: Derse girmeliydim. Uyandırmak istemedim. Çok tatlı uyuyordun. Bu arada senin neyin var? Neden telaşlı ve korkmuş gibisin? Yoksa beni gördüğüne sevinmedin mi?
Yusuf: Yok bir şey. Sadece kötü bir rüya gördüm. Aslında rüya olduğuna pek inanmıyorum ama, neyse.
Sultan: Nasıl yani?
Yusuf: Çok gerçekçiydi. O yüzden biraz aptal gibiyim.
Sultan: Rüya neydi peki? Ne gördün?
Yusuf: Boş ver. Saçma bir rüyaydı zaten...
Sultan: Lütfen, merak ettim şimdi!
Yusuf: Ya! Kendimi bir oyun karakteri olarak gördüm. Seni, beni, okuldakileri, herkesi yani.
Sultan: (şaşırmıştır) Şey..! O rüyanın, hemen hemen aynısını, ben de gördüm?
Yusuf: (oldukça şaşkındır) Ne? (duraklar ve hızlıca) Ne zaman, nerede nasıl?
Sultan: Bütün bu sorulara ben mi cevap vereceğim şimdi?
Yusuf: Ya... cevap versene! Bak hala susuyor.
Sultan: Dün, senin yanından gitmeden önce gördüm. Aynısı işte, anlattıklarının aynısı. Adamın birisi yazıyor, ben de o yazılanları yaşıyorum. Garip bir duyguydu. İşte böyle. (bir süre susarlar) Korkuyorum Yusuf. Bu bir tesadüf mü? Yoksa gerçek mi? Ne yapacağız?
Anlatan: İkisi de çok korkuyorlardı. Bunun gerçek olup olmadığını nasıl anlayacaklardı acaba. Umutsuz bir şekilde düşünürlerken;
Yusuf: Bulduuum!
Sultan: Ne buldun? (Yusuf biraz düşünür) Yusuf! Söyle hadi ne buldun?
Yusuf: Kader ve kazaya inanır mısın?
Sultan: Evet.
Yusuf: Bak şimdi iyi dinle! Tanrı, insanların ne yapacağını bilir. Değil mi?
Sultan: Evet.
Yusuf: Yani insanların ne yapacağı önceden yazılmıştır.
Sultan: Alın yazısı dedikleri şey yani ?
Yusuf: Evet.
Sultan: Evet ama, ne alaka?
Yusuf: Alaka şu; İnsanların ne yapacakları önceden yazıldıysa, insanlar da bu yazılanları yapmak zorundadırlar. Ama burada unutulmaması gereken bir nokta var; insanlar bu yazılanları kendi istek ve hür iradeleriyle yapmaktadırlar, anladın mı?
Sultan: Anladım, ama bizimle ne alakası var onu anlamadım.
Yusuf: Çok alakası var. Eğer düşündüğümüz gibi bir oyun karakteriysek, o zaman bizi de birisi yazıyor. Ve o yazdığı sürece, biz onun yazdıklarını kendi isteğimizle yapacağız, yapıyoruz.
Sultan: Eveeeet! Çok doğru bir mantık. Peki, peki buna nasıl engel olacağız? E peki şu an konuştuklarımızı, yaptıklarımızı o mu yazıyor? Yoksa şu an özgür müyüz? Offf! Kafam çok karıştı Yusuf.
Yusuf: Bilmiyorum... (Biraz Düşünür.) Aslında biliyorum. Eğer biz bunları konuşabiliyorsak; bu demektir ki yazar bazı dönemler bizi kontrol edemiyor. Bu da olsa olsa yazarın uyuya kaldığı ya da yazmadığı herhangi bir zaman aralığıdır.
Sultan: O zaman yazar, şu an ya uyuyordur, ya da başka bir şeyle ilgileniyordur.
(Bir süre susup düşünürler. Bu sırada sahne kararır, yazarın ışığı aydınlanır.)
Yazar: Lanet olsun! Yine o aptal rüyanın etkisindeyim. Yazamıyorum işte tıkanıyorum. Sanki karakterler benim hakkımda konuşuyor. Offf... (Bank aydınlanır, yazarın ışığı söner.)
Sultan: Peki ne yapacağız şimdi? Yazarı yazmazken nasıl bulacağız?
(Yusuf tam konuşacakken)
Anlatan: Şey!... Affedersiniz. Konuştuklarınıza kulak misafiri oldum. Affedin lütfen. Eğer dedikleriniz doğruysa, o zaman ben de bir oyun karakteriyim...
Yusuf: Nasıl yani ? Sen de kimsin?
Anlatan: Anlatan.
Yusuf: Ne?
Sultan: (Heyecanlıdır.) Anlasana, bu anlatan. Yani bu oyunu anlatan kişi. Anlatan işte...!
Anlatan: Evet evet, ben anlatan.
Yusuf: Eveett! Şimdi her şey daha açık. Demek sen anlatansın.
(Anlatan yanlarına gidip oturur. Bir süre susup bakışırlar)
Ne yapacağız şimdi? (yine bir süre düşünürler)
Anlatan: Şey, benim aklıma bir şey geldi.
Yusuf: Nedir o?
Anlatan: Eğer yazar, aynı anda üçümüzü de yazabiliyorsa işimiz zor.
Sultan: Bu imkansız. Bu yazarın üç tane kolu yok ya. Birimizi yazarken diğerlerimiz özgür olur değil mi?
Yusuf: Ya yazarken -lar-ler çoğul ekini kullanırsa? Ya alta küçük dip notlar geçirmişse? O zaman ne yapacağız?... Yok yok. Bizim mutlaka yazarın uyumasını ve yahut başka bir şeyle ilgilenmesini beklememiz gerekir.
Anlatan: Peki, şu an konuşabiliyorsak, yazar yazmıyor demektir. O zaman, şimdi bir şeyler yapalım.
Yusuf: Daha ne yapacağız, konuşuyoruz ya işte.
Sultan: Bence, yazar yazmaya başlamadan bir an önce onu nasıl bulabileceğimizi düşünmeliyiz.
Yusuf: Evet.
Anlatan: Evet.
Sultan: (gökyüzüne bakarak içini çeker) Evet.
(Sahne kararır, yazarın ışığı yanar, masasında bir şeyler yazmaya başlar. Bu sırada kordonda yürümekte olan Turgut, Yusuf ile Sultan’ı görür, anlatanı göremez;...)
Turgut: Yusuf! Oğlum, kimyadan kalmışsın. Haberin olsun.
Yusuf: Ben 4 yıldır kimyadan kalıyorum. Bir kere daha kalmışım ne olur ki. Hem sen nereye böyle?
Turgut: Hiç! Arkadaşınla tanıştırmayacak mısın beni? (Sultan’a bakarak).
Yusuf: Tanıştırayım. Bak bu Sultan, bu da anlatan. (Turgut dalga geçer gibi gülümser)
Sultan: Memnun oldum.
Anlatan: Memnun oldum.
Turgut: Merhaba. Ben de Turgut, çok memnun oldum. Neyse Yusuf, görüşürüz sonra, işim var biraz, anlarsın ya!
Yusuf: Peki...! (Turgut gitmiştir) Allah’ın sapığı işte ne olacak. Salak. İnsan mısın lan sen? Karaktersiz Oyun karakteri!
(Yazarın ışığı yanar, bankın ışığı söner.)
Yazar: Olmuyor. Yazamıyorum işte. Sanki düşünme özelliğimi yitirmiş gibiyim. Allah’ım yardım et.
(Yazarın ışığı söner, bankın ışığı yanar.)
Yusuf: Bu Turgut da nereden çıktı ya?
Anlatan: Yusuf, farkında mısın, Turgut beni fark etmedi bile.
Yusuf: Evet... fark etmedi, çok ilginç.
Sultan: Tabi ya! Tabi fark etmez. Çünkü yazar o sırada anlatanı yazmadı. Bu yüzden onu göremedi.
Yusuf: Evet...
Anlatan: Evet.
Sultan: Evet.... işler daha çok karışıyor. Bir an önce bir şeyler yapmamız lazım.
Yusuf: Üstelik karşımıza bir sorun daha çıktı. Daha doğrusu bu sorun zaten vardı.
Anlatan: Nedir o?
Yusuf: Şunu biliyoruz ki, yazar bizi yazmakta zorlanıyor. Bizi kontrol edemiyor. Hatta düşünemiyor bile! Diyebiliriz.
Sultan: E iyi ya işte. Daha ne istiyoruz ki?
Yusuf: Bu hiç de iyi bir durum değil.
Sultan: Nedenmiş o?
Yusuf: Yazar bu durum karşısında strese giriyor. Bu sorunu çözemez ve kendisine sinirlenip oyunu hemen bitirebilir. Bu da bizim sonumuz demektir. Oyun bittiği zaman biz de biteriz. Unutmayın, hala tam olarak özgür değiliz. Bu durum,Turgut örneği ile apaçık ortadadır. Artık zamanla yarışacağız. Ve önümüzde çok kısa bir süre var bence.
...(ve yine bir süre düşünürler)
Anlatan: Arkadaşlar! Söylemem gereken bir şey var.
Yusuf: Neymiş o bakim?
Anlatan: Arada sırada garip sesler duyuyorum. Bir erkek sesi, sanırım benimle konuşuyor. Benden bahsediyor, sizden bahsediyor. Garip bir şey işte. Sizce bu durumun bizimle bir bağlantısı var mı? Olur mu ki?
Yusuf: (Heyecanlıdır.) Olmaz olur mu hiç! Demek onu duyabiliyorsun?
Sultan: O kim?
Yusuf: Kim olacak. Yazar. (Kendi kendine konuşur, diğerleri şaşkınlıkla onu izler) Evet, evet. O yazarın ta kendisi. Duyduğun bütün sesleri aklında tut. Böylece bize mutlaka kendisiyle ilgili bir açık verecektir.
Sultan: Böylece onu bulabiliriz değil mi?
(Hepsi çocuksu bir şekilde sevinmeye başlarlar.)
Peki bunları nasıl duyuyor sence?
Yusuf: Dedim ya! Yazar bizi kontrol edemiyor. Oyun hakkında konuşunca da anlatan tüm bunları duyuyor.
Anlatan: Peki, neden siz duymuyorsunuz da sadece ben duyuyorum? Bu işte bir gariplik yok mu?
Yusuf: Yok tabi ki. Çünkü sen yazarın yardımcısısın. Çünkü sen oyunu anlatansın. Yazara en yakın olan kişi sensin. Sadece senin duyman çok normal.
Anlatan: (Büyük bir sevinçle.) O zaman yapmamız gereken tek şey; yazarın bir an önce bizim hakkımızda konuşmasını beklemek. Belki bu şekilde ona ulaşabiliriz.
Yusuf: Evet, Sultan: Evet, Anlatan: Evet!
Yusuf: Diğerlerine bakarak Evet, evet, eveeeet...! (Tekrar birbirlerine sarılarak sevinirler) (Sahne kararır. Yazar elinde bağlamasıyla gözükür, bir süre bağlama çalar. Sıkılır. İmdadına çalan cep telefonu yetişir. Telefon çalana kadar, karakterlerin olduğu bölüm karanlıktır, telefonun çalmasıyla sahne hafif ışıkla aydınlanır.)
Yazar: Alo ?... Erkan? Sen misin? (telaşlıdır)
Erkan: Ortak benim. Ne oldu? Telaşlısın.
Yazar: T..Telaşlı mı? Yoo.. bir şey yok. Ne yapıyorsun, iyi misin?
Erkan: Ne olsun be ortak, aynı işte. Kaç gündür derslere girmiyorsun da merak ettim bir arayayım dedim.
Yazar: İyi yaptın valla! Benim de sana anlatacaklarım vardı.
Erkan: Hee anlat bakalım. Yalnız ortak biraz acele et, kontur fazla yok.
Yazar: Tamam tamam! Oğlum, birincisi, senin bankamatik kartın gelmedi. Sonradan fark ettim, adresi yanlış vermişim.
Erkan: Vallaha mı? Oğlum, ne hıyar adamsın sen yav.
Yazar: Anlayacağın ayvayı yedin. Kart başkasına gitti herhalde. Ama merak etme, bankaya gider hallederiz. İkincisi, hani bir oyun yazıyordum ya? (Bu son cümle ile anlatan kulaklarını gökyüzüne doğru çevirir)
Erkan: eee...
Yazar: Artık yazamıyorum. Yazsam da saçma sapan şeyler yazıyorum.
Erkan: Niye?
Yazar: Yazdığım karakterlerin canlandığını gördüm rüyamda. Bu gece de kendimin bir oyun karakteri olduğunu gördüm. Bilirsin benim rüyalar gerçekleşir. Anlayacağın korkuyorum biraz. Ve panik yapıp oyunu yazamıyorum.
Erkan: Oğlum olur mu öyle şey hiç? Salla, bir şey olmaz. Hıyar herif yav! Ya sen şu adresi versene bir daha.
Yazar: Erkan, oyunu bitirmem lazım. Yazamıyorum işte. Sende dalga geç benimle.
Erkan: Lan oğlum versene şu adresi.
Yazar: Tamam be, veriyoruz işte, ne bağırıyorsun? Az bekle faturadaki adresi vereyim. İşi garantiye alalım. (Faturayı alır, güler...) Faturaya bak. 52 milyon eski borç, 56 milyon yeni borç. Neyse. (Erkan da güler)... Neyse dedik oğlum. Cevat Paşa Mah. Lapseki Cad. Baydar Apt. No: 15 / 2 Çanakkale/Türkiye/Asya/Dünya...
Erkan: Yeter yeter... bokunu çıkartma.
Yazar: Şşşşş, Erkan, sen oyunu boş ver diyorsun da ben oyunu yazamıyorum ki boş vereyim.oyunu bitirmem lazım diyorum.
Erkan: Lan oğlum eşşşek misin sen yav? Yazma bir hafta, sonra yazarsın. Hadi öptüm burnundan.
Yazar: Hadi Lan!
Erkan: Haaa... Arada sırada okula uğra lan. Zeynep hoca seni sordu. Kalacaksın bu gidişle.
Yazar: Oğlum ben Kimya dan kalmışım Zeynep hocadan kalsam çok mu? Neyse, de hadi kapat. Konturun bitmesin.
(Anlatan tüm her şeyi duymuştur. Oldukça heyecanlıdır. Yazar, telefonu kapadıktan sonra bir süre etrafına bakınır, sıkılır ve "Şu okula bir uğrayayım bakalım. " der ve çıkar. Yazarın ışığı söner.)
Yusuf: Ne oldu? Önemli bir şey dedi mi?
Anlatan: Yazarın durumu kötü. Bizden korkuyor. Canlandığımızı rüyasında görmüş, ayrıca kendisini de bir oyun karakteri olarak görmüş. Anlayacağınız baya korkmuş. Bu yüzden oyunu yazmakta zorlanıyor. Telefonla arkadaşıyla konuştu, arkadaşını duyamadım. Ama bizim hakkımızda konuştuktan sonraki her şeyi duydum.
Sultan: Kimmiş peki bu yazar? Öğrenebildin mi?
Anlatan: Hayır. Ama adresini aldım. Daha doğrusu kendisi verdi.
Yusuf: Adresi mi? İşte budur ağabeycim olay!
Sultan: Nasıl verdi ki?
Anlatan: Bilmiyorum. Faturadaki adresini verdi. Ayrıca elektrik parası da oldukça fazla gelmiş. Toplam 108 milyon.
Yusuf: Adres ne adres? Söylesene!
Anlatan: Cevat Paşa Mahallesi, Lapseki Caddesi, Baydar Apartmanı...
(aniden Yusuf söze girer.)
Yusuf: No: 15-2 mi yoksa?
Anlatan: Evet de, sen nereden duydun adresi?
Yusuf: Ne duyması be, adres, benim evin adresi! (anlatan ve sultan şaşkın ve korkulu gözlerle Yusuf’a bakarlar)
Sultan: Nasıl yani?
Yusuf: Yazar beni yazarken, kendisini yazmış.
Anlatan: Anlamadım!
Yusuf: Beni yazmış.
Sultan: Hııı?
Yusuf: Kendisini yazmış. (Bir süre bekler, arkadaşlarının anlamadığını fark eder ve;) yani yazar ve ben aynı kişiyiz. Oyundaki erkek karakter olarak kendisini yazmış.
Anlatan: O zaman, Yazar sensin.
Sultan: Yusuf? (sorgularcasına)
Yusuf: (Yusuf paniklemiştir.) Hayır. Yani yazarın yazdığı oyundaki, yani bizim şu an bulunduğumuz ortam ile yazarın şu an bulunduğu ortam aynı. Yani oyuna kendi fiziki çevresini yazmış. (İkisi de kafalarını anlamış gibi aşağı ve yukarı doğru sallarlar.)
Anlatan: Biz de zannetmiştik ki?
Sultan: Neyse, tamam tamam. O zaman hemen size gidip, yazarı bulup yazıyı ondan alalım.
Yusuf: Bakın, dinleyin beni! Öyle pat diye gidilmez ki. Adam tanımadığı insanları evine alır mı? (bekler) Almaz. ...Bir sebep bulup gitmemiz lazım.
Sultan: Peki sebep ne olacak?
Anlatan: Buldum. Yazarın 52+56 milyonluk elektrik faturası gelmişti. Bir yanlışlık olmuş diyip sayaca bakacaksın. O sırada biz saklanacağız, sen yazarı etkisiz hale getireceksin. Bizde oyunu alıp kaçacağız.
Yusuf: Çok iyi bir fikir. Oyun olsa olsa girişte sağdaki odanın içinde, masada olur.
Sultan: Sen nereden biliyorsun?
Yusuf: Unuttun mu? O ev benim de evim... He he he he! ...Hadi Gidelim... (Yazarın evine giderler. Kapıyı birkaç defa tıklarlar. Yazar evde yoktur.)
Sultan: Peki şimdi ne yapağız? Evde kimse yok.
Yusuf: Anahtarımla Kapıyı Açacağız. He he he... (Kapıyı açıp içeri girerler. Etrafa bakınıp yazıyı aramaya çalışırlar. Yusuf yazıyı bulur. Arkadaşlarını çağırır. Kağıda bir şeyler yazar.) Bakın bakın, oyuna ne ekledim;
"Tüm karakterler sonsuza dek özgürdürler." Ve bitti.
(Çocuksu bir şekilde ÖZGÜRLÜK diye bağrışırlar. Bu sırada Zülfü LİVANELİ’NİN Ey Özgürlük türküsü çalar. Ve sahne kararır.)
(yazarın odasının tam karşısında en uçta, üzerinde kalem kağıt bulunan bir masa ve sandalyede oturan bir genç gözükür.)
Asıl Yazar: Oh bee! Sonunda bitti. (Eline cep telefonunu alır ve;) Alo? ...Aşkım...Nasılsın?... Bak ne diyeceğim sana; ...yazdığım oyunun sonunu da bitirdim. Ne mi oldu? Canlanan karakterler, sonunda yazarın evine gidip oyunu ele geçirdiler. Ve oyunun sonuna, "Tüm karakterler sonsuza dek özgürdürler." diye not düştüler... Evet evet (gülümser) ...Yazara ne mi oldu? E artık orası da izleyicilerin hayal gücüne kalmış. (İzleyiciye dönerek) DEĞİL Mİ EFENDİM?
(Sahne Kararır.)
(Oyun Bitmiştir.)
01.02.2004 Çanakkale-Adıyaman
Kullanım Şartları
Künye
Turgut Uyar Şiir Yarışması Ödülü
Site Haritası
İletişim











