Into The West
INTO THE WEST
Dönüşümsüz yitmeler.
CNBC-E kanalında Speilberg’in belgesel sayılabilecek filmini izliyorum:
INTO THE WESTDün geceki bölümünde, insanın bozuluşuna, ruhunu yitirişine, yabancılaşmasına,... tanıklık eden bölümünü izledim.
Kıtanın asıl sahiplerinin yaşamı, doğayı algılayışıyla Doğu’dan gelenlerin algılayışının, bir yandan kendi içlerindeki, öte yandan birbirlerinden etkileşimin kazandırdıkları,... alıp gittikleri...
Doğayı kavrayışı ve onunla barışıklığı ile insan ilişkilerinin çok yalın olması, kıtanın, basit yaşayan asıl sahiplerinin ana özeliği iken, ileri teknolojilerine dayadıkları hırsları onları acımasızlaştırmış ve bastıkları topraktan başlayarak tüm doğaya kâr güdüsüyle, ELDE EDİLMESİ OLMAZSA OLMAZ olarak bakmak, Doğu’dan gelenlerin ruhlarını ele geçirmiştir.
Avrupa’dan göçmüş bu insan topluluğunun eldekiyle yetinme duygusu körelmiştir. Geldikleri yerlerin vahşi kapitalizminde tutunamayan ve belki de elindeki son parayla aldığı biletle bir bilinmezde gelecek kurmayı düşleyen bu insanlar, daha önce gelmiş ve yerleşmiş olanların işçisi olmaktansa, yaşamlarını tehlikeye atarak Batı’ya yönelirler. Çünkü zaten Avrupa’dan göç edişlerinin nedeni de içinde bulundukları sefalettir. Tek ve en önemli dürtüleri, kendilerinin efendisi olmaktıÜstelik
r. bu bakir saydıkları topraklarda hukuk, namlunun ucundadır. Ölüm ve sefaletle refah ve varsıllık arasındaki dar bir koridorda çıkış aramaktadırlar. Yerleşik halka karşı, insani denilebilecek hiçbir değer taşımamaktırlar.Y
erleşik halkların kültürel geçmişi vardır. Ama yeni gelenler kültürlerinden, oluşmuş tüm değerlerinden koparak gelmişlerdir.Bu özümsemeyi yaptığım an filmden koptum. Kendimden başlayarak yaşamakta olduğumuz dönemin etkilerinin filmdekinden pek farklı olmadığını düşündüm.
GLOBALLEŞME’
nin dayattığı neydi? Dönemsel etkileri bir yana bırakırsak, fimdeki dayatmadan ne farkı vardı?O
dönemde olduğu gibi, yerel kültürler yok mu edilecekti?Yerel
değerlerdeki evrensel yanları harmanlamak olası değil miydi?Dünya
egemenliği için dökülen bunca kan, yaşanan bunca vahşet yerine, evrensel bütünleşmeye gidişin başka yolu yok muydu?V
Sahi
Hiç sordunuz mu kendinize, “Yabancılaşan bir genci nasıl tanırım?” diye... Ya da karşılaştığınız genç üniversiteliyse eğer, bir üniversitelinin yabancılaşıp yabancılaşmadığını “Nasıl bilirim?” dediniz mi kendinize? Sahiden hiç merak etmediniz mi?
Muhtemeldir ki siz, kendinize de sormamışsınızdır; merak etmemişsinizdir, yabancılaşmış bir insan mı, yoksa yabancılaşmamış bir insan mı olduğunuzu... Kim bilir, belki de yanılıyorumdur ve siz, bu soruya yanıtı hazır ve nazır olan, kendinden başka herkesin yabancılaşmış olduğunu düşünen ve bilen, “seçilmiş”; her daim “belirlenmiş bir kendilik”le değişmeden varolansınızdır. Elbette bu durumda, o kadarını bilemem, aklım ermez metafizik işlere...
Benim sorum, evrenin ve varlığın sonsuz ve sınırsızlığında, rastlantısal olarak yaşam bulan ve yaşamdan gittiği an, yeniden varlığın sonsuz ve sınırsızlığına katılan gerçek insanlara zaten.
Bundan dolayı diyorum ki, belki bir anne, belki bir babasınız, zar zor da olsa çocuğunu üniversitede okutan. Belki de üniversiteli bir gençsiniz, doğup büyüdüğü köyden, kasabadan kalkıp büyük bir kente gelen.
Malum zaman kötü, insan dahil herşey değişiyor ve hiç kimsenin de anlında yazmıyor yabancılaşıp yabancılaşmadığı... Hem belli mi ki zaten kimin ne olup olmadığı... Misyoner kaynıyor ortalık!... Allah korusun, “Kökü dışarıda ideoloji”lerin tuzağına düşüverir insan maazallah. Sonra da sabahtan akşama yabancılaşmış bir insan olarak, sipsivri kalıverir ortalıkta. Tedbiri elden bırakmamak, yabancılaşmış olanı yabancılaşmamış olandan ayırmayı bilmek, hem kendimizi hem gençleri bu konuda uyarma “misyon”unu yerine getirmek gerek... Tıpkı Bakan Mehmet Aydın’ın yaptığı gibi... Her ne kadar O’nunki dinsel amaçlıysa da... Yani demem o ki, dikkatli de olmak gerek; hani dinsel amaç ve kaygı girince işin içine, “misyon”u yerine getireceğim derken bir anda “misyoner” oluveriyor ya insan...
Televizyondan dinlemiş ya da gazetelerden okumuşsunuzdur. Yeri geldiğinde “Felsefeci” sıfatıyla anılan “İlahiyatçı” Bakan Mehmet Aydın bile, bilincine içsel olan siyasal ve ideolojik kimliğinin gerektirdiği uyarma “misyon”unu yerine getirdi, öncelikle, basın aracılığıyla. Gerçi, hangi dinden olursa olsun, asıl olarak her din görevlisinin, her din bağlısı ya da bağımlısının bir misyoner; her misyonerin de siyasal ve ideolojik bir işlevi olduğu hakikatini unutup, yalnızca “birileri”nin misyonerliğinden söz ederek, “siyasal ve ideolojik faaliyet” yürüttüklerini belirtti. Bu, “felsefi düşünüşe”, “felsefenin neliği”ne, “felsefi bilginin genelliği”ne uygun olmasa da, “ilahiyatçı”lığa uygundu. Malum ya, ilinekten öteye geçmeyen her sıfat, kimliklerin aksesuarıdır. Bazen zamansız düşüverir, tıpkı “takke...” gibi... Bazen de unutuluverir apansız...
İlinek sıfatlar unutulsa da biz anımsayalım sorumuzu: Yabancılaşan bir genci nasıl tanırsınız? İşte sorumuz... Elbette ki buradan hareketle, “yabancılaşma nedir?”; “yabancılaşma bir gerçeklik midir, yoksa yanılsama mı?”; “yabancılaşma yaklaşımının kaynağı nedir?”, v.b. gibi felsefi sorular sorulabilir. Bunların felsefi yanıtları aranabilir. Ya da “yabancılaşma var mıdır?” sorusuna “hayır, yabancılaşma diye bir şey yoktur” yanıtı verilip, yazıya konu olan sorudan da bunun yanıtını arayıştan da kurtulunabilinir.
Ancak önceki cümleye kadar okuduysanız bu yazıyı, siz ya kendinizin ya da birilerinin yabancılaşıp yabancılaşmadığının yanıtını da arıyor olabilirsiniz. Daha fazla uzatmadan sözü yanıta gelelim.
Öncelikle belirteyim ki, bu sorunun yanıtı ben de değil. Milli Eğitim Bakanlığı’nın yayınladığı, “Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim” adlı derginin “Popüler Kültür ve Gençlik” konulu, Kasım 2004 tarihli özel sayısındaki bir yazıda. “Üniversite Gençliğinin Yabancılaşması” başlıklı bu yazı, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde görevli Dr. Selçuk Uygun imzasını taşıyor. Bu yazı daha kapsamlı bir değerlendirmeyi, eleştirel bir sorgulamayı gerektiriyorsa da bunun yeri burası değil.
Uygun’un yazısı, özel de “üniversite gençliğinin yabancılaşması”nı konu ediniyor. Ancak hem genel olarak gençliğe hem de tüm topluma ilişkin çıkarımlar yapmak olası buradan hareketle. Üniversitede çocuğu olan anneler, babalar dikkat! Ya da üniversite öğrencisi olan gençler dikkat! Kulak verin ve dikkatle okuyun onun yazdıklarını. Uygun’a göre, üniversite gençliğinin yabancılaşmasına neden olan “genel etkenler”in başında “üniversite olgusu” vardır. “Üniversitenin bizzat kendisi, yabancılaşmaya neden olabilecek etkenleri içinde barındırır” diyen Uygun, üniversite kapısından giren her gencin potansiyel olarak her an yabancılaşabileceği düşüncesindedir. Ki bu durumda her genç, üniversiteyi kazandığı an, yabancılaşmanın mayınlı arazisine adım atmış demektir. Yabancılaşma mayınları ya da yabancılaştıran mayınlar üzerine basıldığı an patlayıp ses vermediğine göre, nasıl bileceğiz gencimizin yabancılaşıp yabancılaşmadığını?
Uygun bunun da yanıtını veriyor. Diyor ki, “üniversite ortamında yabancılaşan gençler, kendi aralarında farklı alt gruplara ayrılırlar.” Bu çok önemli bir ipucu! Farklı alt gruplara dahilseniz kurtuluşunuz yok. Kesin yabancılaştınız. Ama şimdi daha da önemlisine geliyoruz. Bu farklı alt gruplar nelerdir? Uygun’da bu sorunun yanıtı da hazır : Yabancılaştıklarını “şıp” diye anlayacağımız “belirgin gruplar şunlardır : Aldırmazlar, devrime ve değişmeye inananlar(devrimciler), tutucular.” İşte sorumuzun yanıtı... Karşılaştığınız bir genç bunlardan birine dahilse, ya da kendinizi bunlardan birinin içinde görüyorsanız, yabancılaşmış/sınız, demektir.
Sakın “bunların dışında kalan kim var” demeyin. Ya başınızın çaresine bakın ya da gidin Uygun gibi olun...
Vahşetin tarihi yerine barışın tarihi yazılamaz mıydı? yazılamaz mı?
22 08 2005
18:00
http://alt.tnt.tv/itw/#.Kullanım Şartları
Künye
Turgut Uyar Şiir Yarışması Ödülü
Site Haritası
İletişim











