Mevsimsiz
Benceajans
Deniz Faruk Zeren - Dört Mevsim İlkbahar

Çokkültürcülük

 

 

 

                                                 “Demokrasinin İdeal Kültürü” Mü, Yoksa Bir Tuzak Mı?


 


            


 


         Ayların cücesi şubatın son günlerinde yitirdiğimiz Nermi Uygur üzerine bir yazının hazırlık çalışmalarını yaparken, Betül Çotuksöken’in “Eğitim ve Kültür Filozofu Olarak Nermi Uygur” başlıklı makalesinde şöyle bir ifadeyle karşılaştım : Nermi Uygur, hiçbir zaman çokkültürcülüğün tuzağına düşmez. (Elbette buradaki konumuz, Nermi Uygur’un çokkültürcü olup olmadığı değil, çünkü o bir başka yazı konusu. Ki geçerken kısaca belirtmiş olayım : Nermi Uygur, belki de “Türk Felsefe”ciler içindeki ilk çokkültürcü filozoftur.) 

          Çotuksöken’in  bu sözü, kaçınılmaz bir biçimde, “çokkültürcülük tuzak mı” sorusunu sormamı ve üzerinde düşünmemi  de beraberinde getirdi. Ardısıra yaptığım araştırma ve okumalarda farkettim ki, bazı yazarlar Yasin Aktay gibi, “çokkültürcülük demokrasinin ideal kültürüdür” derken; bazıları da Slavoj Zizek gibi, “küresel kapitalizmin ideal ideoloji formu tabii ki çokkültürcülüktür” diyordu.


         Sözlerini aktardığım üç yazar da, konumlandıkları yerden hareketle, nereye, neden, nasıl ve hatta niçin baktıklarına bağlı bir biçimde siyasal ve ideolojik bir bildirimde bulunur. Çotuksöken’in düşülmemesi gereken bir “tuzak” olarak nitelediği çokkültürcülük, Aktay için, “demokrasinin ideal kültürü” olurken, Zizek, tersinden her ikisiyle de kesişir. Çünkü onun kaygısı daha farklıdır. Ama üçü de, bakış açılarının gereği olarak, siyasal ve ideolojik bir tutum alır.


          Oysa üzerinde hem fikir olunan bir nokta vardır : Toplumsal gerçekliğin çokkültürlülüğü...


          Anlaşılacağı gibi, sıradan iki kavram değil, çokkültürlülük ve çokkültürcülük .  Tarihsel ve güncel anlamda veri olan toplumsal gerçekliği ifade etmeyi, okumayı, anlamlandırmayı ve bir adım daha ötesine geçip, düşünce, söylem ve davranış düzeyinde tavır almayı koşullayan kavramlar... Bu anlamda, bir çok kavram gibi, nereden, nasıl ve nereye bakıldığına bağlı olarak, siyasal ve ideolojik bir niteliğe sahipler. Bundan dolayıdır ki, kendilerinin  delalet ettikleri gerçeklikleri reddedenleri de kabul edenleri de siyasal ve ideolojik bir konumlanmaya, zorlayan, mahkum  eden kavramlar.


         Bu iki kavramdan ikincisi, birincisinin gerçekliği üzerinde  yükselirken; birincisi, yani çokkültürlülük kavramı, kapitalizmin, ulus temelli ekonomik, sosyal, siyasi, askeri, tekkültürlü, resmi olarak tek dilli devlet örgütlenmesiyle, “tek devlet tek ulus” anlayışı, söylemi ve uygulamalarıyla, çizilen siyasi ve coğrafi sınırlar içerisinde kalan hakim etnik unsur temelinde diğerlerini biçimlendirmeye dönük “deli gömleği”nin içinde, bugüne dek yapılan, asimilasyon politikalarına, dışlamaya, yasaklamaya, damgalamaya, v.b rağmen yokedilemeyenin, eritilemeyenin tarihsel ve güncel anlamda veri olan ve bir biçimde yaşayan toplumsal  gerçekliğine delalet eder. Bu gerçekliğin farkına varılır kılınması ve bilince çıkarılması, ne yanılsamalı bir biçimde adına “küresel”denilen kapitalizmin, ulus devlet temelli örgütlenmesi sürecinde yaptıklarına ilişkin bir özür dilemesidir ne de özeleştirisi...


Aksine, günümüzde bu kavramların bayraklaşması/bayraklaştırılması, “evrensel çözücü”nün, gelişimi ve ihtiyaçları doğrultusunda, herşeyi kendisine eklemleyerek, çözerek,  bölerek, dağıtarak, kendi çıkarlarına ve yönelişlerine tabi kılarak, kullanma ve biçimlendirme etkinliğinin, eylemliliğinin bir göstergesidir. Çünkü “evrensel çözücü” olarak kapitalizm ve onun egemen sınıfları ve siyasal-ideolojik temsilcileri için, ulus devlet temelli örgütlenme miadını doldurmuştur. Ve onlar için, bunun gereğini yapmak kaçınılmazdır; şimdi artık, bölgesel-kıtasal siyasal, toplumsal örgütlenmeler zamanıdır ve yönetmeyi kolaylaştıracak adımlar atmak gerekir.


Bundan dolayı, dün “deli gömleği”ne hapsettikleri  toplumsal gerçekliğin içerisinde yer alan farklı kültürlerin, bugün  ‘özgürleştirici’si, ‘kurtarıcı’sı olarak sahneye çıkıyorlar. Ve yanlarında da, öncelikle dünkü uygulamalarından muzdarip olanlar... O uygulamaların bedelini ödeyenler... Belki de müteşekkirdirler bugünkü ‘kurtarıcı’ adaylarına, onların dün yaptıklarını anımsamaksızın... Ama unutulmamalıdır ki,  efendilerin ihtiyaçlarına denk düştüğünde, geçmiştekini aratır bir “deli gömleği”  birilerinin sırtına geçirilmeye hazır ve nazır olacaktır.


 Çokkültürcülük kavramı ise, bir yandan çokkültürlülüğün gereklerinin, eğitim ve hukuk başta olmak üzere, yaşamın her alanında yapılması istemi doğrultusunda, bugüne dek, tekkültürcülüğün hegomanyası altında,  can çekişmeye itilen  tüm  farklı kültürlere ve yaşam biçimlerine, yaşanan kapitalizm koşullarında son nefeslerini tüketmeden önce, tabiri caizse, ‘özgürce’ parmak kaldırma, söz alma ve son sözlerini, engellenmeksizin, güçlerinin yettiğince, hançerelerini yırtarcasına kullanabilme hakkını savunmaya; diğer yandan ise, farkında olunsun ya da olunmasın, kültür de dahil herşeyin alınır satılır kılındığı, metalaştırıldığı bir çağda, bu farklı kültürlerin, varlıklarını, sürekliklerini ve geleceklerini gönüllü  olarak piyasanın “büyülü eli”nin insafına terk ederek, er ya da geç, isteselerde istemeseler de kendilerini (en azından büyük bir bölümünü) bekleyen makus talihe razı kılarak, ama geride kalan miadlarını mutlu bir biçimde doldurarak, asar-ı atika müzesine doğru yol almalarına yardım etme ve onlara karşı ‘son görev’i yerine getirmenin gerekliliğini düşünce, söylem ve davranış düzeyinde savunmaya delalet eder ki bir başka boyutuyla da bilinçli ya da bilinçsizce dünyanın egemenlerinin değirmenine “su taşıma”ya...


Elbette ki hiçbir çokkültürcü, yukarıdaki saptamanın ikinci bölümünü alınmayacaktır üstüne. Hatta reddedecektir ısrarla... Ne var ki bu, insanlık tarihi içerinde yaşanmış olan gerçekliği değiştiremeyeceği gibi, yaşanan, yaşanmakta olan ve yaşanacak gerçekliğin de geçemeyecektir önüne... Tanıktır insanlık tarihi ve onun kültür tarihi; bugüne dek binlerce farklı kültür varlık kazanmış, varlığını yitirmiş ve onlardan geriye kalanlar ise müzelerdeki yerlerini çoktan almıştır. Bundan sonra da hiçbir kültür için kaçış yoktur bu sondan. Varolan, yaşam bulan herşey, yaşamdan gidecektir; yerini başkalarına bırakarak, değişerek, dönüşerek ya da bir diğerine katılıp, onda eriyerek, onda ve onunla birlikte bir başka şey olarak...


         Ancak hangi saiklerden hareket edilirse edilsin, ne “evrensel çözücü”nün ve temsilcilerinin iki yüzlü yaklaşımlarından, ne onların değirmenine “su taşıma” tehlikesinden, ne de yeniden ve ‘özgür’ce arz-ı endam eyleyecek olan farklı kültürlerin piyasanın insafına terk edilecek olmasından dolayı, karşı çıkılabilir çokkültürcülüğe. Bu en yalın haliyle insani bir tavır almayı gerektiren bir sorundur; insani olanı sınıfsal olandan, sınıfsal olanı insani olandan ayırmadan... Çünkü çokkültürlülük toplumsal bir gerçekliktir. Bu gerçekliğin gereğinin eğitim, hukuk, dil, v.b. alanlarda yapılmasını isteyen herkes, ister “tuzak” desin, isterse “demokrasinin ideal kültürü” desin, çokkültürcüdür. Bundan kaçış yoktur; “deli gömleği”nde ısrar etmenin dışında...