Şiirsel Kötülük Egosu
-siz, iyinin saf ve tutkulu büyük yalnızı; sizi ışığa tutacağız
ve yıkayacağız aşkın insan ırmağında-
Bakın kardeşim eninde sonunda her tutku, bel vermiş tahta bir çerçevenin içinde kördüğüme durur. Hem büyülü özneye ulaşma yolculuğunda öteye tutunan kimliğe giydirilen deli gömleğinin terzisi, Kaf Dağı’nın arkasındaki yitik kıtada oturur.
Yeri gelmişken önemli bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim: Evrenin tuvalini beyaz fırça darbeleriyle kara bir bataklığa çevirene direnen her şiir, en az bir cinayete meyillidir. Herkes korkmalıdır üçayaklı şövalyeden.
Kendinize gelin bayım, bir övgü tabağında gülümseyen karşılıklı ziyaretler hediyesi değildir sözcüklerim. Sonra, o kentlerin ruhuna sinmiş eski zamanlar sevgilerini de yüzüme sürmeyin. Bırakın orada kalsınlar, yani kendi zamanlarında. Duygudaş boşluğunuza barış çubuğu değildir o sevgiler, değil mi? Lütfen bana öyle bakmayın!
Şu ölüm de olmasa ve ayrılık, kimsenin kimseye eski bir kent zamanı sevgisi anımsatacağı veya hediye edeceği yok.
Hem söyler misiniz; siz aslında en çok kimi sevdiniz? En çok kimi bir başına bıraktınız?
Şair, “İçi narlı o şehr-i Granada” yı şiirine aşkın ve tutkunun dünya dizesi yaptığında, en çok kimi yarım bıraktınız?
Düşündünüz mü sevgili kardeşim, düşündünüz mü? Şu yozlaşma günlerinde…
Yani hep sonrası iyilik ve güzellik midir? Bir aşk biter mi direnmeden? Ey (soysuz) şiir ve (soylu) şair, çirkin bir yeryüzü neden gelip oturur yüreğine?
Ah bayım, algınıza anlamlar ekin! Zor yollardan geçiyoruz. Bilmelerin aceleciliği ve hercai menekşesi gitgide arsızlaşıyor donanımlı akşamlarınızda.
Bugün sizinle İyi üzerine konuşmak isteyip, istemediğimi de bilmiyorum. Ama İyi çıplaktır. Siz, İyi’nin canlı ve çok önemli bir şahsiyet olduğunu söylüyorsunuz. Ve sevgilerin üzerine düşünce ektiğini... Sonra İyi’nin yaşantılar rahlesinde yeşerdiğini...
Şimdi ise allanıp, pullanarak hayat ve bilgi ağacının salıncağında sallandığını müjdeliyorsunuz. İlgiler, serin bir rüzgâr gibi tenleri okşadığında, İyi’nin nitelikli okuyucunun tarifini deftere yazdırdığını söylüyorsunuz.
Siz kardeşim, siz, İyi’nin arkadaşı olmakla övünebilirsiniz. Bir zaaflar ustasının alınganlığının ve vazgeçilmezliğinin bahçesinde, o okunmuş biçemler yazgısı seçkinler dolaşımını gözümün içine sokabilirsiniz.
Elbette İyi, her şeyi hak eden mutsuzdur ve egemen. İyi, eleştiride sınır tanımayandır. Size inanabilirim. Ama bu durumu, aklımın geyşasına nasıl anlatacaksınız? Orada irkilen bir salyangozu, bir çılgın didişmeyi nasıl zapt edeceksiniz?
Kabuğunuz, o büyük sayvan çatladığında; çalınmış biçimler kullanan devrik cümleniz ve antlaşmalar çanağındaki uysal formlar sarardığında veya kör konuşma avlusundaki o sevinciniz solduğunda; siz, tanrısal ritmin sıkıntı açan taze gecesinde, katledilmiş bir şairin küllerini savurabilir misiniz boşluğunuza?
Lütfen konuşmayın, kardeşim! Lütfen susun! Hem siz şair gibi “hiç yokuş aşağı koşmadınız” ki. “Bir baş dönmesi aldı mı kesilen hızın yerini ve bacaklarınızda gelen rüzgâr sizden önce aştı mı engeli?”
Şiirin arka kapak yeline ihtiyacı olduğunu da nereden çıkarıyorsunuz? Unutmadan, şu kıvam meşalelerini de önsözden çekin. Bakın deliye döndü renklerini arayan çark.
Susun bayım, dinleyin! “İnsan kendi başına ilginç değildir, kendisini gerçekten insan yapan şeyle ilginçtir: Yazık ki temel farklılığı da bu oluşturur.” diye fısıldıyor, Altenburg’un Ceviz Ağaçları, duymuyor musunuz?
Susun, bir albino yangın çıkarmış meydana!
Hem şimdi bir durum değerlendirmesi yapmam gerekiyor. Hem aklın değeri, insan-insan ve insan-doğa çelişkisinde nitelik bulur. Uyum, zavallı bir sonuçtur. Olmanın bilgisine ulaştığında, kavramlar, şiirleşir. Sonra her şey birikir ayrıksı bir usturanın ışıltısına ve yalnızlık olur, tarihtir.
Bakın Bayım, deli ve deha aynı tastan su içiyor. Tamam, sizi anlıyorum.
Elbette giyinik bir odada, her sabah, kapısında süt çanağı cennetin meleklerini öpebilirsiniz, derinizi değiştirebilirsiniz, saklanabilirsiniz yüzünün muhteşem kışına.
Ve iplerinizi okşayabilirsiniz yasal bir şarkıyla işbirliği yaparak, yazı yazabilirsiniz düğümler cinneti simli agoraya, hayatın kör kâğıdına tutunmuş ömrü.
Yontunun şah damarını kesebilirsiniz, küçük bir telaşın bıçkısıyla; körkütük, her şeyi yoluna koyan.
Bazı vakitler, çoğunluğun kederi, pencerelerinizi açabilirsiniz yalınayak bir bahara; seyredebilirsiniz sonsuzluğunuzu paslı çivilerinizle, zebunküş, her şeyi geride bırakan rüzgârın önünde.
Ve o ünlü, geçmişle geleceği birbirine kelepçeleyen, az sözcüklü, duyarlı ve içten ve özlü bir anlatımın çocuğu, konuşma dilinin olanaklarını soluyan ne güzel şiirlerinizi yazabilirsiniz.
Elbette sizi anlıyorum. Düş gücünün cesareti görünmeye başladığında, nadide oluşlar ve değişimler aynanız ürperecek. Belki eylemin filizleri sizi kendine yurt edinecek. Tamam, buyurun kardeşim, incelin geceye. Nasıl olsa alfabesiz ten ve ruh ve iç deniz nöbetçisi tül perde.
Bakın, renk doğumu. Pervaneler küçük anlamlar çiziyor, taze yapraklara. Bakın, kuşatılmış deniz. İşte kalbim, çelişkilerin göğsünde koşan yılkı.
Bayım, siz hiç kendinizi sorguladınız mı?
Bayım lütfen, insanları anlama saatinizi ayarlayın!
Lütfen bana, kurallar ve kalıplar melodisiyle kurgulanmış bir uyarlılığın, geleceğin iyi ve sağlıklı olmasının vazgeçilmez bir koşulu olduğunu inatla söylemeyin ve uyulmasına da karşılıklar reçetesi yazmayın.
Doğrularınızı başımın üzerinde bir kılıç, bir kırbaç gibi sallayıp, durmayın. Sizin akıllı şairlerinizden, akıllı yasal aşklarınızdan ve büyük geleneklerinizden bıktım artık. Lütfen bayım, söyleyin bana, akıl sağlığı yerinde olan akıllılar kıyımın bekçileri midir? Kurallardan duygusuz kurallar yazanlar, kuralların çocukları… Akıl sağlığı ciddi akıllılar…
İyiler denizinin sahipleri. Ki orada bütün deliler boğuldu, bayım.
Bayım lütfen!
Haydi, siz yine suya sabuna dokunun… Bir marifetler ilgisi, gelişerek değişenlere… Sonra bir övgü öyküsü, içinde derinliklerin alkışı…
İşte yanı başınızda kötüler, o meşum sözcükleriyle…
(Akatalpa, 140/Ağustos 2011)
Kullanım Şartları
Künye
Turgut Uyar Şiir Yarışması Ödülü
Site Haritası
İletişim











