MONTANA
MONTANA (Sis ormanları) – Peru
Yanan ateşin ışığı cesur mızrakçının yüzüne yansıyordu. Gecenin dingin sessizliğini eline aldığı gitarı ile bozmuştu. Gözlerini kapatıp şarkının büyüsüne kendisini kaptırmasını, ben,güneşin kızı, Pabla ve diğerleri derin bir hayranlıkla izledik. Peru’da en çok sevilen şarkı olan Las Chacaritas’ı söylemişti. Bir gün Güney Amerika’nın bu sıcak ülkesinde olabileceğimi hiç düşünmemiştim. Aslında her şey fırında tarhunlu kuzu sırtı ve ardından ikram edilen kızarmış kadayıflı sufle ile başlamıştı. Ankara Peru Başkonsolosluğunda katıldığım bir davetin Peru’nun kırsalı olan Selva ve Montana ormanlarına sürüklenen bir mutluluk serüvenine dönüşeceğini o günlerde henüz bilmiyordum…
Dünya şu sıralar pek az iyi şeylere tanıklık ediyor. On ikinci yüzyılın başında yaşanan savaşlarda bile ülkeler birbirlerine ve insanlığa olan saygısını bu denli yitirmemişti. Amerika, Asya ve Avrupa kıtasından on altı ülkenin önde gelen üniversitelerinin kültür akımı ve araştırma programı adı altında başlattıkları misafir öğrenci transferi sayesinde öğrenciler diğer ülkelerin kültürleri ve yaşayışları hakkında bilgi sahibi oluyorlardı. Peru’nun başkenti Lima’da bulunan Latin Amerika’nın en eski üniversitesi San Marcos’da ki bir haftalık araştırmadan sonra, araştırmanın Peru ayağını yürüten başkan Ramirez rehberliğinde ülkeyi tanımak ve doğa ile biraz daha iç içe olmak için on yedi günlük bir doğa yürüyüş programı düzenlenmişti. Programa göre uçak ile önce Iquitas’a oradan kara yolu ile Terapoto şehrine geçecek ve yürüyerek And sıra dağlarını aşacaktık, buradan da iki büyük nehri geçerek Selva bölgesine ve Amazonas ormanlarına ulaşacaktık. Bu serüvenin en ilginç yanı ise katılan diğer öğrencilerin Ülkelerinin birbirleri ile savaş halinde olmalarıydı. İsrail, İran, Amerika, Libya, Peru, İtalya, Fransa gibi ülkelerden öğrenciler vardı. Ben bu yolculuğun çok gizemli ve unutulmaz olacağını henüz Lima hava alanındayken biliyordum..
Terapoto şehrinde geçirdiğimiz bir geceden sonra yaklaşık 20 km kadar yürümüştük. Sekiz ayrı ülkeden on öğrenci yolculuğumuzun bu ilk akşamında ateşin başında oturmuş birbirimizi tanımaya çalışıyorduk. Benim en yoğun ilgim İranlı Asaf ve İsrailli Joseph’in üzerindeydi. Şu sıralar iki ülkenin bir birine meydan okuması ve savaş hazırlıkları yapıyor olmaları, ikilinin sohbet etmelerini ve aynı çadırı paylaşacak olmalarını pekte engellememişti. İçimizde ki en heyecanlı ve enerjik karakter Roma’dan gelen Teodora’ydı. Kıpır kıpırdı ve hayatı umursamaz tavırları hepimizin yüzünde tebessüm olarak beliriyordu. Siyah saçını ve uzun boyunu babasından aldığını anlatmıştı. Babasının Roma’da ki bir emlak firmasında şef olduğunu da öğrenmiştik. Türkiye’de kış mevsiminin yaşandığı şu sıralar sıcak bir ülkede doğa ile iç içe olmak bana inanılmaz keyif vermişti. İlk kez uçağa binmiş bir çocuğun bulutların üzerinden dünya’yı izlemesi gibi çocuksu bir heyecan içindeydim. Yemekten sonra herkes uyumuştu. Ben rehber Ramirez ile sohbet etmiştim. Peru hakkında bilgi alıyordum. Yatmadan önce köz halinde olan ateşin çevresini etraftan topladığım taşlar ile çevirmiştim. Bunu gören Ramirez bana kamp konusunda tecrübeli olduğumu söylemişti. Bende ona memleketim olan Bolu’nun ilçesi Mengen’de doğan herkesin iyi bir dağcı ve kampçı oluşundan bahsettim. Gece usulca sessizliğe bürünürken çadırın önüne sırt üstü yatarak gökyüzünü izledim. Dünya’nın ne kadar tuhaf olduğunu daha da iyi anlamaya başlamıştım. Anlam veremediğim tek şey savaşlardı. Bunu önlemeye ne kadar gücüm yetebilirdi ki. Lübnan’da şu anda bir İsrail askerinin zorla sahip olduğu bir kızı kurtarabilir miydim? Babasının İsrail askerleri tarafından köpeklere ısırtılarak can vermesini kahkahalarla izlemelerini önleyebilir miydim? Ya da bunun bedelini az ilerdeki çadırda uyuyan İsrailli Joseph mi ödemeliydi? Kafamda yüzlerce soru işareti dönerken yeni bir güne uyunabilmek ümidi ile uykuya dalmıştım…
Ertesi sabah yola çıkmadan önce herkese bir görev dağılımı vermiştik. Ben ve Fransa’dan gelen Eliea ateş yakmadan ve fotoğraf çekmekten sorumluyduk. El Sadd Yakup ve Pabla yemek işleri ile ilgileneceklerdi. Küçük ve eğlenceli görev dağılımlarından sonra yola çıktık. Hava 15-17 derece civarlarındaydı. Tırmanacağımız And dağları ufukta puslu bir biçimde yağlı boya tablosu gibi karşımıza çıkmıştı. Bu Antalya kıyılarından Torosları izlediğim anı hatırlattı bana. Yeşil ve hafif engebeli bir arazideydik. Boyumuzu geçmeyen vanilya ağaçları ve kauçuklar vardı etrafta. Farklı bitkilerin ve manzaranın fotoğraflarını çekiyordum. Bu sırada görev arkadaşım Eliea ile daha da yakınlaşmıştım. Paris yakınlarında ki bir kasabada üzüm bağları olduğundan bahsetti. Babası üzüm yetiştiriyor ve bazı şarap firmalarına bunları satıyormuş. Eliea bu zamanda az rastlanabilecek bir doğallığa sahipti. Her sabah sürdüğü ve her fırsatta tazelediği kırmızı ruju dışında hiçbir makyajı yoktu. Saçına bir damla bile boya sürmemişti. Tek makyaj malzemesi kırmızı rujuydu. Davranışları bazen çocuksu, bezende bir bilge gibiydi. Onun gözlerinin içine baktıkça iyi bir görev arkadaşı edindiğimi düşündüm. Bir saat kadar yürüdükten sonra küçük bir akarsu yatağına ulaşmıştık. Ramirez bize bunun And Dağlarından gelen bir akıntı olduğundan ve bunun gibi yüzlerce akarsuyun bu bölgeyi besleyip daha sonra birleşerek Brezilya da ki Amazonlara akan büyük nehirleri oluşturduğundan bahsetti. On beş dakikalık küçük bir molanın ardından yola koyulduk. Az sonra Teodora haykırarak batıyı doğru işaret etti. Tüm grup aniden o tarafa döndüğümüzde hayatımda daha önce görmediğim bir manzaraya şahitlik ettim. Yüzlerce flamingo sürüsü, sararmış uzun otların içinde muhteşem görünüyorlardı. Bu sırada Eliea hemen elimde ki fotoğraf makinesini aldı ve resimlerini çekmeye başladı. Sonra makineyi ben aldım ve grup halinde diğerlerinin resmini çektim. Eliea bu saniyelik arada bile resim çekilmeden önce rujunu tazelemişti. Yola devam ettik. Gün batmak üzereydi ve iyice yorgun düşmüştük. Yorgunluğumuza aldırmadan yeni bir kamp yeri inşa etmeye başladık. Ben ve görev arkadaşım etrafta yakacak çalı çırpı bulduk ateşi hazırlamaya başladık. Diğerleri çadırları kuruyor, yemek için yanımıza aldığımız malzemeleri hazırlıyorlardı. 25 dakika sonunda her şey hazırdı. Ramon yine gitarını almıştı ve Latin şarkıları söylüyordu. Papla ve Merien ona eşlik ediyorlardı. Peru’da resmi dil İspanyolcaydı. Bunun sebebi ise eski zamanlarda buranın İspanyol işgalciler tarafından istila edilmesi ve bir süre onlar tarafından yönetilmesiydi. Ben yine derin bir hayranlıkla söylenen şarkıları dinliyordum. Bir süre sonra Eliea’de bir şarkı söylemişti. Yalın ve yumuşak bir Fransız bestesini o kadar güzel söyledi ki, hepimiz ağzımız açık onu dinliyorduk. Eliea beni adeta büyülemişti. O gece kulaklarımda bu şarkının fısıltısı devam ederken uyumuştum…
Gün bizi dağların eteklerinden sisli bir biçimde karşılamıştı. O günde birbirimiz ile daha çok kaynaşarak geçirdik. Akşam herkes yine yerini aldığında ben çantamdan çıkardığım not defterime bir şeyler yazıyordum. El Sadd Yakup bana ne yazdığımı sordu, Yakup Libya asıllıydı ancak henüz çocuk yaşlarında ailesine çıkan yeşil kart sayesinde Amerikan rüyasını gerçekleştirmişlerdi ve Amerika’da yaşıyordu. Libya’da ki karışıklık onu ve orada yaşayan akrabalarını etkilemişti ama yeni özgürlük parolasıyla kurdukları yeni Libya hükümetinden de ümitliydiler. Ona yazdıklarımın dünyayı daha güzel hale getirebilmek için olduğunu anlattım. Diğer dokuz kişide tüm dikkat beni dinliyorlardı. Onlara bizden sonra gelecek nesillere yaşanacak bir Dünya bırakamayacak oluşumuzdan, her gün doğaya olan saygımızın azalışından, Dünya barışının büyük şehirlerin taştan binaları içinde değil, doğaya yakın olarak yapılabileceğinden bahsettim. Yazdığım şey 2044 yılında Dünya’nın nasıl olacağının tahminlerini içeren bir öyküydü. Dünya haritası değişmişti. Büyük şehirler lağım sularını arıtıp içmek zorunda kalmıştı. Ekonomisi güçlenen ülkelerin halkları mutsuzlaşmıştı. Yatırımlar hep savaş gemileri,uçakları ve füzeler üzerine yapılmaya başlanmıştı. İsrail, Lübnan, Mısır üçgenine Amerika, İngiltere ve Fransa üsleri kurulmuştu. Oralar artık insanların yaşayabileceği bir yer değildi. İsa’nın çarmıha gerildiği tepenin hemen önünde füze saldırı üssü vardı artık. Sonra İsrailli Joseph ’in gözlerine baktım ve onun doğduğu yerde artık insan yaşamadığını söyledim. İranlı Asaf’a da nükleer tesise Nato’nun yaptığı saldırı yüzünden Irak ve İran’ın kuzeyinin, Türkiye’nin güneydoğusunun yasak bölge ilan edildiğini anlattım. Hepsi derin bir dikkatle gözlerime bakıyorlardı. Çantamdan bir başka defter daha çıkardım yine yıl 2044’tü ve bu kez dünya daha güzeldi. Tüm Ülkeler anlaşma imzalamıştı ve savaşmak adına hiçbir silah üretimi yapılmıyordu. Şimdiye kadar üretilmiş uçak ve tankların ana beyinleri imha edildikten sonra müzede gelecek nesillere gösterilmek üzere sergileniyorlardı. Büyük şehir nüfusları eşit bir biçimde diğer kasabalara dağıtılmış ve bu sayede ferah düzenli bir yaşam alanına sahip olmuştu insanlar. Güvenlik güçleri sadece plastik mermi kullanabiliyordu. Bir ülkeden diğerine geçiş için vize gerekmiyordu. Yazdığım bu iki aynı ama farkı geleceği onlara özetle bu şekilde anlatmıştım. Gelecek için neler yapabileceklerini hepsinin gözünde görebildim.Çantamda iki ayrı gelecek vardı ve hangisini seçeceğimiz bizim elimizdeydi. Sözlerim bittiğimde Ramon haykırarak beni tebrik etti. Sen gökten gönderilen barış elçisi misin, dedi. Hepimiz gülüştük. Onlara sadece daha yaşanılabilir bir dünya için mücadele edeceğimden bahsettim. Bu çokta zor değildi. Ülkerleri savaş halindeydi, hatta babaları şuan birbirlerini bıçaklamak için can atıyorlardı. Ama onlar bambaşka bir ülkede tamamen eğlence ve spor için düzenlenen bir etkinlikte aynı yemeği paylaşabiliyorlardı. Bunu diğer insanlarında yapabileceklerini anlattım. O akşam Dünya Barışı için onlardan gelen fikirleri duyduğumda hayretle kalmıştım. İstenilince beyinlerimiz barış için neler neler düşünebiliyormuş. Mesela babası çiftçi olan Papla ordudan artan tanklar ile tarla sürmeyi düşünmüştü. Bu eğlenceli ve üzücü konuşmalardan sonra Eliea yanıma geldi. Bir iki kişi yalnız uyumamıştık. Eliea battaniyesini omuzlarına atmıştı. Hava bugün biraz serindi, dağlara çıktıkça serinlik artıyordu. Eliea’nin ellerine sağ elimle dokunarak, ellerin üşümüş hadi çadıra gir artık dedim. Ellerim ellerinde üç dört saniye kalmıştı. Hafifçe elimi sıkmıştı oda, ürkerek ve şaşırarak başıyla üşüdüğünü onayladı ve çadırına doğru gitti. Giderken fikirlerimi ne kadar çok beğendiğini ve şuana kadar gördüğü diğer tüm erkekleri ve beni ayrı yerlere koyduğunu, böyle düşüncelere sahip bir insan ile tanıştığı için kendini şanslı hissettiğini gözlerini kaçırarak fısıldadı. Bende yatmaya gittiğimde bu yolculuğun her geçen gün daha keyifli olduğunu düşündüm ve sanki Eliea’den etkilenmeye başlamıştım…
And dağları artık ayaklarımızın ucundaydı. Yükseklere çıktıkça hızımızda yavaşlamıştı. Daha sık molalar veriyorduk, ileride iyi arkadaşlıklar kurulacağı o anlarda kendini belli etmişti. Asaf, Joseph, Eliea, Teodora ve Ramirez bana hikayelerime ve Dünya barışı için başlattığım projelere destek olacaklarının sözünü verdiler. Peru’nun sis ormanlarını tepeden gören dağların eteklerinde sanki Dünya’yı daha iyi hale getirme meclisi kurmuştuk. Bu hem eğlenceli, hem de düşünceliydi. Eğlenceli yanı kendimize görevler veriyor, yeni fikirler geliştiriyor olmamızdı. Düşündürücü yanı ise bunu bir avuç gencin eğlence için çıktıkları yürüyüşte konuşuyor olmasıydı. Çünkü asıl konuşulması gereken yer, devlet liderlerinin bir araya geldiği konseyler olması gerekirdi. Bu bizim için hem bir akımın başlangıcı hem de vakit geçireceğimiz bir oyuna dönüşmüştü. Ramon, Lima San Marcos Üniversitesinde hukuk öğrencisiydi. Geçtiğimiz tüm akarsulara içtiği bira şişelerinin içine mektup yazarak bırakıyordu. Pabla ve Merien onunla çok dalga geçiyorlardı. Yaptığımız kısa molaların birinde Joseph bana ülkesinin yönetimin diğer ülkelere ve Türkiye’ye karşı takındığı tavırdan hoşnut olmadığını söylemişti. Hatta bir grup öğrenci Türk yardım gemisi Mavi Marmara’da İsrail askerleri tarafından öldürülen insanlar için hükümet önüne siyah çelenk bırakmışlardı. Bunları duyduğum için memnun olmuştum. Bende ona hükümetin takındığı tavrın İsrail halkına mal edilmemesi gerektiğinin bilincinde olduğumuzu anlattım. İsrailli efsanevi futbolcu Revivo’nun Türkiye’de ne çok sevildiğinden bahsettim. Bu bilinçte olduğum için bana minnettar olduğunu dile getirdi. Yolculuğa kaldığımız yerden devam ettik. Dağlara dik bir biçimde tırmanmanın güç olduğu için paralel bir şekilde doğuya doğru ilerliyorduk. Etrafta çok sayıda kuş türü vardı. Dağlara tırmandıkça ağaçlarda yok olmuştu. İki günümüz daha bu şekilde devam ettikten sonra, zirveye ulaşmanın mutluluğunu çığlıklar atarak ve hatıra fotoğrafı çektirerek kutladık. Bunun şerefine cesur mızrakçının vurduğu yaban tavuğunu ben pişirmiştim. Ramirez hariç kimse iyi yemek yapabildiğimi o ana kadar bilmiyordu. Zaten bana Montana sis ormanlarının kapısını da Ankara Peru konsolosluğun da yaptığım yemekler açmıştı. Davet yemeğini çalıştığım şirket üstlenmişti, Ankara’da idari ateşe olarak görev yapan Ramirez’in amcası Carlos yemek sonunda bana teşekkür etti. Kısa süreli sohbetimizden sonra bana bu projeden bahsetti. Katılmak ister misin, diye sordu. O andan sonra kendimi hava alanında Münih uçağına binerken buluverdim. Münih’ten sonra da Lima uçağında. Şimdi burada olmamım bir tesadüf olmadığını ileride mutlaka bir şeylere vesile olacağını daha iyi anlamış ve sezmiştim. Dağların kuzey tarafına geçtiğimizde manzaranın seyri doyumsuzdu. Büyük derin çukurların olduğu bir kanyon vardı binlerce metre aşağıda. Havada sis olmaması bu manzarayı net olarak görmemizi sağlamıştı. Kanyonun içinden insanın damarları gibi geçen akar suların çizdiği belirgin çizgiler bu eşsizliği bütünlemişti. Akşam toplu halde oturduğumuz zaman etrafımda ki diğerlerini izledim. Faklı dilleri konuşan farklı dinlere inanan bir grup insanın ne kadar çok ortak şey paylaştığını ayrı inanışları bile olsa aynı şey için sevinebildiği gördüm. Mesela yolculuğumuzun ikinci gecesi Eliea’nin çantasından çıkardığı altmış yıllık kırmızı şarapla arkadaşlığımızı pekiştirmiştik. Ben, Asaf ve Yakup şarap içmememize rağmen bu arkadaşlık için Allah’a şükretmiştik. Ortak bir diğer yanımızda gruptaki herkesin Allah’a inanıyor olmasıydı. 3 Müslüman, 1 Yahudi vardı diğerleri ise Katolik’ti. Peru’da da nüfusun çoğu Hıristiyan’dı. Oturduğum yerden bunları düşünüyordum. Eve dönerken bavulumda iyi arkadaşlıklar ile dönecektim. Ancak Eliea ile yakınlığımız daha farklı bir hal almıştı. Arkadaşlıktan öte hislerim oluşmuştu ona karşı. Düşünceleri, doğallığı, bana karşı tavrı çok etkileyiciydi. Sanki hiç çıkmak istemediğim bir büyünün içindeydim. Fransızca konuştuğu anlarda inanılmaz çekici oluyordu. Onunda bana karşı bakışları, son iki gündür hep koluma girerek yürümesi, her fotoğraf çekildiğinde yanıma sokulması. Tüm bunlarda onunda farklı hissettiğini belli etmişti. Ama garip bir biçimde ikimizde bu konuda hiç konuşmadan çoğu zaman el ele iki sevgili gibi And dağlarının zirvesinde dolaşıyorduk. Grubun diğerleri bakışmalarımızı yakaladıklarında ıslıklar çalıyordu. Ramon’da çaldığı romantik şarkıları yeni aşıklara armağan ediyorum diyordu her fırsatta. Biz ise yüzümüzün kızarmasından ve hoşnutluğumuzu belli etmekten başka, sessiz kalıyorduk. Belki de bu ilişkinin bir adı konulduğunda büyüsü kaçar endişesi ile ikimizde susuyor ve keyfini çıkarıyorduk. Yan yana iken huzur doluyduk ve bunun adını huzur koymuştuk…
Geçirdiğimiz üç günün sonunda dağların diğer tarafına ulaşmıştık. Geride kalan üç günde Pabla’nın elini kesmesi dışında bir olumsuzluk yaşanmamıştı. Uzun süren saatlerden sonra ilk defa bir yerleşim yerine ulaşabilmiştik. Burası daha çok Karadeniz’de kurulan sayısı beş altıyı geçmeyen yayla evleri gibiydi. Bolca koyun, iki samanlık ve dört ev dışında bir şey yoktu. Geleneksel Peru kıyafeti giymiş birkaç çocuk dağlardan gelen bu yabancıların etrafında koşturmuşlardı. Burada güzel bir şekilde misafir edildik ve iki saatlik molanın arından yola devam ettik. Akşamüzeri Selva denilen bölgeye ulaştık. Dümdüz sulak bir araziydi. Sazlık diye adlandırdığımız bolca ot vardı. Ramirez bizi yılan, akrep ve timsahlara karşı uyarmıştı. Uzunluğu otuz metre kadar olan bir nehri iki yerli balıkçının gondolları sayesinde geçebilmiştik. Akşam yemeğinde yetecek kadar balığımızda bu sayede olmuştu. Lugo Junin gölü kenarına vardığımızda geceyi burada geçirmeye karar verdik. Ateş yine ben ve bu yolculuktaki huzur kaynağım Eliea yakmıştık. Pişen balıklar güzel bir ziyafet olmuştu bizim için. Kör sineklerin kısa süreli saldırısından Pabla’nın yanında getirdiği sinek kovucu losyon ile kurtulmuştuk. Sohbetimiz sırasında konu isimlerimizin anlamına gelmişti. Ramon cesur mızrakçı anlamı taşıyordu. Teodora İtalyanca Tanrı’nın hediyesi, Pabla ufak taş anlamına geliyordu. Joseph Yusuf peygamberin İsrail versiyonu. Merien Meryem ananın kısaltması. Eliea’nin isminin anlamı ise Fransızca güneşin kızı demekti. O an güneş gibi parlayan yüzünden ötürü, ne kadar da uygun bir isim olduğunu düşündüm. Bende onlara adımın anlamının doğruyu yanlıştan ayıran, demek olduğunu söyledim. Edindiğimiz bu hoş bilgilerden sonra, yeni güne dinç bir biçimde uyanmak için güneşin kızı ile el ele uyumuştuk…
Güneş bugün daha seven bir halde bize merhaba demişti.Yakup her sabah uydu telefonundan internete girerek olan biten haberleri bize anlatmayı yine ihmal etmemişti. Göl bölgesinden iç kesimlere doğru ilerledikçe zemin yumuşamıştı ve bileklerimize kadar çamur içine bulanmıştık. Bu bizi çok yormuştu, dört saat sonra nihayet çamurdan kurtulmuştuk. Az sonra Ramon bize sessiz olun diye işaret etti. Nehir yatağında bir şeyler gösteriyordu. Dikkatle baktıktan sonra orada dört tane timsah olduğunu fark ettim. Üzerleri çamura bulanmıştı ve kıpırdamadan yüzlerini güneşe çevirmiş duruyorlardı. Bir iki muhteşem fotoğraftan sonra, kendimi Afrika’nın doğal yaşamı çeken belgesel fotoğrafçıları gibi hissetmekten alıkoyamadım. Ramirez bize onların saldırgan olmadıklarını sadece çok fazla yaklaşmamız gerektiğini yolculuğun henüz başında söylemişti. Böylesi güzel bir serüvenin içinde olduğum için çok mutluydum. Birde Eliea gibi mükemmel bir insanla tanışmıştım. Buraya geliş şeklimi düşündüğümde ise yüzüme bir tebessüm iniyordu. Yolculuk boyunca çok şey öğrenmiştik, barış getirebilmek için her gece toplantılar düzenlemiştik. Hatta Teodora bir ara Obama olmuştu ve tüm savaş birliklerini Irak ve Afganistan’dan geri çekmişti. Tüm bunlar elbette şuanda mümkün değildi, ama birilerinin yüzyıllardır süregelen savaşlara dur demesi ve Dünya’yı yeni nesillere daha yaşanabilir hale getirmesi gerekmekteydi. Biz sadece eğlendik, belki burada ki her birey bu program sonunda okullarına dönecek ve bu kapsamda ön ayak olacaklardı. Ne kadarına gücümüzün yeteceğini ileriki günler gösterecekti.
Son iki akşamımızı da düz arazi üzerinde geçirdik. Bu süre içinde çok sayıda balıkçı ile karşılaştık. Bazıları Brezilya kökenliydi. Sonra küçük bir kasabaya ulaştık. Yaşlı bir adamın işlettiği restoranda Meksika usulü tavuk yemiştik. Uzun bir aradan sonra çatal bıçak ile yemek yemek hepimize keyif vermişti. San Marcos üniversitesine bağlı dağcılık kursundan iki araç bizi altı saat süren kara yolculuğundan sonra tekrar Iquitas şehrine ulaştırmıştı. Burası Başkent Lima’ya göre daha mütevazi bir yerdi. Lima karmaşık bir Liman kentiydi ama renkli bir şehirdi. Bonmarito otelinde kaldığımız bir geceden sonra Lima’ya geri dönmüştük. O oteli yaşamım boyunca unutmayacağımı biliyordum. Çünkü Eliea ve ben ilk kez etrafta kimse olmadan aynı odada uyumuştuk. San Marcos üniversitesinde de güzel günler geçirmiştik. Son bir haftada okul dışında Lima’yı gezerek geçirdik. Asaf ilk fırsatında yaz sezonu için Türkiye’de bir tatil paketi satın almıştı.
Bu serüvenden en iyi öğrendiğim şey; saldırgan, sömürgeci, petrol meraklısı hükümetlerin tavırlarını arka bahçedeki masum halka yüklememek olduğuydu. Peru bu anlamda çok güzel ve görülmesi gereken bir ülkeydi. Sokakta insanlar gazetelerde terörden ölen şehitleri, Amerika’nın İran ile atışmasını, cehalet yüzünden kapılara bırakılan çocuk haberlerini okumuyordu. Müzikler çalarak, eğlenerek anlarını yaşıyorlardı.Tüm grup ileride yine bir araya geleceğimizin sözünü vererek tüm iletişim adreslerimizi aldık. Çok şey öğrenmiş olarak eve dönüş yolculuğuna çıkmıştım ancak akıl almaz bir şekilde şuanda Paris’ten kalkan bir trenin dört numaralı vagonundaydım. Yaklaşık otuz dakika sonra üzüm bağları olan bir adamın yanında olacaktım. İçmesem de bana ikram edilecek altmış yıllık şarap kadehinden hoşnut olacaktım. Burada olma sebebim şüphesiz şuanda omzumda huzurla uyuyan güneşin kızı Eliea’ydi. Bu güneşe yapacağım ilk yolculuk olacaktı …
Firkan GÜLAYDIN
2011-ARALIK

Kullanım Şartları
Künye
Turgut Uyar Şiir Yarışması Ödülü
Site Haritası
İletişim












