Mevsimsiz
Benceajans
Günay Günaydın - Karaşar

Mevsimsiz bir yazarın ölümü

Bugün sizlere sitenizde 7 yıldır yazan bir kişinin ölümünü bildirmek için buradayım. Var Samsa adıyla tanıdığınız Tanıl Ünlü aramızdan ayrıldı, kısa bir süre önce.

 

Verdiğim acı haberin, sizin açınızdan garip bir durum olduğunun farkındayım. Hatta bana inanmayacağınızı tahmin ediyorum, çünkü bu yazı onun adına yayınlanacak sitede. İşin aslı bilgisayarından aldığı şifrelerini kullanan, onun adına siteye yazılar gönderen başka biri var karşınızda. Eski dostuma bir vefa borcu olarak. Dağınık ve beceriksiz bir biçimde kaleme alınmış olduğu için, kusuruma bakmayın. Ben bir yazar değilim, mevsimsiz bir yazar hiç değilim.

 

Farkındayım Tanıl’la yaptığınız anlaşma bu şekilde değildi. O siteye düzenli aralıklarla yazılarını gönderecekti, siz de canınız isterse onları okuyacak, belki bir yorumla katılacaktınız sohbetine. Ölmek ve çekip gitmek, bu anlaşmanın bir parçası değildi elbette.

 

Fakat ne yazık ki sanal ortamın yazarları da, tıpkı normal insanlar gibi doğarlar, yaşarlar ve ölürler. Hayatın bu gerçeğinden ne onlar, ne de biz kaçamayız.

 

Yine de Tanıl’ın ölüm haberini aldığımda ’çok erken, çok beklenmedik olmadı mı’ diye sordum kendime. Daha gençti, kırklı yaşların başı ölmek için çok erken sayılmaz mı bu devirde? Hiç şüphe yok ki o yaşlanmadan ölecek biriydi, saçında tek bir beyaz tel çıkmadan, çocuksu yüzünde tek bir kırışıklık olmadan.

 

Yıllardır tanıyor olduğum halde, nedense şu anda onu hatırlamaya çalıştığımda zihnimde sadece iki görüntü canlanıyor: Biri, size birazdan anlatacağım son görüşmemizde dairemden ayrılırken yüzüme bakışı, diğeriyse yirmi yıl önceki çektirdiğimiz bir fotoğraftaki hali. Daha çok da o eski fotoğraf. Anlaşılan o belleğimde sonsuza dek genç kalacak.

 

Tanıl hep gürültü patırtı, gösteriş ve başkaları için takınılan sahte tavırlardan nefret ederdi ya, cenazesinin kaldırılışı da onun tercih edeceği cinsten oldu: Çok sessiz ve renksiz. Cami avlusunda onu tanıyan sadece üç kişi vardı; iki akrabası, bir de ben. Şüphesiz daha fazla tanıdığı ve seveni vardı, ama ya ölümünden kimsenin haberi olmamıştı, ya da onlar, gereksiz uğultularını cenazesinde istemeyeceğini bilecek kadar Tanıl’ı iyi tanıyorlardı.

 

Bu seçeneklerden ilki daha olası, çünkü bildiğim kadarıyla bir vefat ilanı veren olmamıştı. Tanıl’ın hayatındaki her şey gibi ölümü de önceden planlanmamış, gösteriye yer bırakılmamış bir olağan durumdan ibaretti. Ölümünden, en yakın arkadaşlarından biri olarak benim bile haberim bir akrabasının beni araması neticesinde oldu. Anlaşılan yaşlı kadın Tanıl’ın dairesini boşaltmakla uğraşmak istemiyordu, ya da kim bilir belki de ev sahibine borcu kalmış olabileceğinden çekiniyordu.

 

Cenaze masraflarını belediyenin karşıladığı bir kimsesiz olarak toprağa verileceği mezarlığa ulaştığımızda, sevimsiz bir soğuk ve yağmur bizi karşıladı. Soğuk havalarda ölenlerin cenazeleri, belki de havalar biraz ısınıncaya kadar kaldırılmadan bekletilmeli, dostlarım. O soğukta, dışarı çıkarken yanıma almayı unuttuğum bir eldiven ve bir bere, bana dikkatsizliğimin bedelini fazlasıyla ödettiler.

 

Ellerim ve kulaklarım soğuktan taş kesilmiş, ama daha çok acı veren düşüncelerde kayıp o mezarlıkta öylece seyrettim olanları ya, anlatacak fazla bir şeyim yok yine de. Akrabaları -iki yaşlı kadın- Tanıl toprağa verilir verilmez yanıma yaklaştılar, biri usulca dairesinin yedek anahtarını uzattı eldivensiz avucuma.

 

“Size çok değer verirdi” dedi. Yüzünde fazla bir ifade yoktu, “hayat işte” der gibiydi. Sevgisizlikten değil de, bir an önce sıcak evlerine, önlerinde ne kadarının kaldığını bilmedikleri yaşamlarına dönmek istediklerinden acele ediyor gibiydiler. Ben dairesinin soğuk anahtarı avucumda, bir süre daha bekledim orada. Bırakamazdım Tanıl’ı bu soğukta tek başına.

 

Herkes çekilip gittikten kısa bir süre sonra, soğuktan mı, yoksa zihnimden geçenlerin etkisiyle mi bilmem, dizlerimi kırdım ve balçık haline gelmiş toprağın içine daha da batan çizmelerimi umursamadan çömeliverdim birden. Zihnimde onunla son buluşmamız canlandı. Üç hafta kadar önce, kızımın bir yaşına bastığı gün. Doğum günü pastasının etrafında toplanmış, dostlarımızdan oluşan küçük bir kalabalığı ağırlıyorduk. Diğer misafirler neredeyse kalkmak üzereyken, çalan cep telefonumda onun ismini gördüm. Her zaman olduğu gibi, daire numaramı unutmuştu. Sevindim açıkçası, şehrin öteki ucunda oturduğu için gelmesine fazla ihtimal vermiyordum doğrusu. Oysa o mutlu gününde, çocukluk arkadaşının yanında olmak fırsatını kaçıramazdı, dediğine bakılırsa. Sahip olamadığı bir normal yaşam şansının, bir aileye ve çocuklara sahip olma olasılığın hayalini kurmak istiyordu belki de.

 

Aslında o gün onunla, şu anda hatırlamama veya size anlatmama değer hiçbir şey konuşmadık. İnsanın hemen her zaman dostlarıyla yaptığı konuşmalar gibi, havadan sudan sohbetler hepsi. İşler nasıl gidiyor, keyifler nasıl vs. Birbirimizin yüzüne bakıyor, sorular soruyorduk, fakat zihnimiz konuştuklarımızla meşgul değildi o sırada. Hepimiz doğum günü sahibi kızımla ilgiliydik; tüm dostlarım gibi Tanıl da yeni yeni yürümeye başlayan afacana övgüler dizmekle meşguldü.

 

O gece gerçi suya sabuna dokunur hiçbir şey konuşmadık ama, Tanıl’ın dairemden çıkarken bir bakışı zihnime çakılıp kalmıştı nedense. Aslında o anda yüzündeki o ifadenin fazla üstünde durmamış, kısa bir süre unutmuştum. Ancak ölüm haberini aldıktan sonra o son bakışı, bir daha zihnimden çıkmayacak bir biçimde yeniden hatırladım.

 

Yüzündeki bir acı ifadesi değildi, gülümsüyordu, ama aynı zamanda bunun son görüşmemiz olacağını biliyor gibiydi. Kelimelerle ifade edilecek bir şey olsaydı, mutlaka söylerdi -söylemeden rahat edemeyen biriydi o, bilirsiniz- fakat susuyordu, söylemek istediği kelimelerle ifade edilemez bir şeydi sanki. O gün cenazesi kaldırıldıktan çok sonra o mezarlıkta dizlerimin üzerine çökmüş, zihnimden çıkmayan o ifadenin bana ne anlatmak istediğini çözmeye çalışıyor halde buldum kendimi.

 

Kalktım, tek başına yaşadığı daireye doğru yola koyuldum bir süre sonra. Oturduğu sokağın başındaki kahvede bir bardak çay içtim, içimi ısıtmaya yetmeyeceğini bile bile. Dairesine girdiğimde, birkaç gündür aç ve sıkışmış, ama bu sıkıntılarından daha fazla sahibini kaybetmiş olmanın acısı gözlerinden okunan bir kara kuçu karşıladı beni. Karşılamakla da kalmadı, beni hatırladığını ve gördüğüne çok mutlu olduğunu çamurlu çizmelerime birkaç sidik damlası kondurarak kanıtladı. (Sırası değil ama yine de sormalıyım, aranızda yaşlı bir kuçuya sıcak bir yuva sunabilecek tanıdıkları olan var mı? Kızım daha çok küçük, eşimse çok titiz olmasaydı bizim evde kalmasını isterdim keratanın. Ama ne yazık ki, ona ben bakamayacağım.)   

 

Şu anda yerimde Selim İleri veya Tuna Kiremitçi gibi büyük bir Türk yazarı olsaydı, kayıp giden eski dostumun hala izlerini taşıyan o boş dairenin uzun uzadıya duygusal tasvirleriyle gözlerinizden yaşlar getirir, bu coğrafyada hüküm süren çağın ruhuna uygun bir edebiyat resitali ile sizi başbaşa bırakırlardı. Oysa ben size sadece sıradan gerçeği söyleyebilirim: Tanıl’ın dairesinde karşılaştığım her ayrıntı, yaşamın ne kadar gaddar ve tek tek hayatları umursamaz olduğunu yüzüme vuruyordu.

 

Bilgisayarını açtığımda, karşıma kalabalık masaüstünü baştan sonra dolduran klasörler çıktı: Resimler, mp3’ler,  yazılar, iş, son yazılar, fikirler, çeşitli tarihlere ait masaüstü klasörleri. Tanıl masaüstünde biriken birçok belgeyi tek tek toplamaya üşendiğinde, hepsini böyle masaüstü adını verdiği klasörlere tıkıştırıyormuş anlaşılan. 

 

Son 10 yıl içinde çekilen resimlerde dolandım bir süre, sonra kısa bir süre çoğu ergenlik ve gençlik yıllarımızda birlikte dinlediğimiz gruplara ait  mp3’lerde. Erotik resimler ve filmlere ait klasör başka  klasörlerin içinde bir yerlere saklanmıştı, tarayarak sakladığı mektupları ve daha eski resimler ise bir başka köşede. E-mailler, belgeler ve yazıları ise bilgisayarının hemen her yerine dağılmıştı. Bir yaşamın özetinin, bir bilgisayara sığabildiği bir çağda yaşıyor olduğumuzu düşündüm bir süre. 

 

Bilgisayarın başında saatler geçirdikten sonra içecek bir şeyler bulmak üzere mutfağın yolunu tuttum. Buzdolabını açtığımda karşıma çıkanlar arkadaşımı sonsuza dek kaybettiğimi yüzüme vuruyorlardı. Hazırladığı son yemek: İçine sadece dereotu katılmış mercimek çorbası, ki Tanıl bunu kendi keşfi sayar ve yere göğe koyamazdı. Dolabın raflarında ise daha önce marka kolalardan tadının daha iyi olduğu konusunda benimle iddiaya girdiği, biri yarısına kadar içilmiş dört şişe diet Lé Cola.

 

Yine de sizi, bu türden sizin açınızdan fazla anlam taşımayan, benim içinse hoş bir anı olan kişisel ayrıntılarla daha fazla sıkmak istemem. Nasıl yapacağımı henüz bilmesem de, size söylemek istediğim asıl söze ulaşmanın yolunu arıyorum bu satırlarda. 

 

O gün dairesindeki birkaç özel eşyasını toplayıp, kalanları eşe dosta dağıtması için apartmanın kapıcısıyla konuştuktan sonra, bilgisayarında bulduğum her satırı, her hikayesini ve denemesini dairesinde bulduğum boş  CD’lere kopyalamaya başladım. ’Ö.S’  adını verdiği bir klasör özellikle dikkatimi çekti. Yarım bırakılmış bir başlangıç metninden, Ö.S. kısaltmasının anlamının ’ölümünden sonra’ olduğunu anladım. 

 

O klasörün içindeki yarım kalan yazılarında, daha doğrudan, daha açık bir biçimde söylemişti her şeyi. Ölümün verdiği özgürlükten sonuna kadar yararlanmış, biz yaşayanların arkasında saklanmak zorunda kaldığımız hiçbir kuralı umursamamıştı. Çağın ruhunun bizden gizlediği gerçekleri yazmıştı, ama aynanın yansıttıklarına değil, aynaya bakmaya cesaret edebilecek ruhların görebileceği bir gerçekti bu.

 

Size şu kadarını söyleyebilirim, o gün ve takip eden hafta boyunca tüm boş vaktimi yazdıklarını okuyarak geçirdim. Biliyorum başkaları için sabır gerektiren bir okuma olurdu bu, içinde bulunduğu depresyon pek çok yerde yazdıklarına da sinmişti, fakat benim için bambaşka bir deneyim oldu. Yazdıklarının başında geçirdiğim o saatler onu ve onun tuttuğu aynadan vahşi çağımızın saçmalığını gerçekten anlamamı sağladı. Günler süren okumam bittikten sonra ne yaptığını, ne yapmaya çalıştığını anlamaya başladım: Umutsuz bir dünyaya devasa bir meydan okumaydı bu, kimsenin ne denli ıstırap dolu, kazanılmasının ne denli imkansız olduğunu bilmediği, bilmeyeceği.

 

İster istemez “zavallı dostum” kelimeleri döküldü dudaklarımdan. “Şimdi seni gerçekten anlıyorum.”

 

Son görüşmemizde yüzünde beliren o ifadenin artık ne anlama geldiğini anladığımı sanıyorum.  Ancak yüreği tüm ön yargılardan sıyrılmış bir insan sevgisiyle dolu olanların görebileceği bir mesajdı o gün yüzündeki; hayatı gibi, son bakışı da tüm anlamlar içine sıkıştırılarak gizlenmiş veda sözcükleri taşıyordu.

 

Hiçbir zaman söylemediği, ama zihninden geçtiğini bildiğim o kelimeleri burada kağıda dökmeme izin verirsiniz umarım. O gün Tanıl dairemin kapısında usulca vedalaşırken “bu son buluşmamız olacak” diyordu.

 

“Beni son halimde hasta yatağımda görmeni istemiyorum, o yüzden çokça zamandır çağırmıyorum seni yanıma. Ama sen uzak değilsin bana, o yüzden söyleyebilirim olan biteni: Ölüyorum dostum. Adını duyduklarında doktorların yüzlerini ekşittikleri türden bir kansere yakalandım: İnsan sevgisine. Son nefesimi verene dek, bana en büyük kötülüğü yapanlara bile iyilik yapmak, onların haklarını savunmak, aynı kötülüğün bir daha tekrarlanmaması için savaşmak istiyorum. Saçma biliyorum, evet, küçücük kelimelerimle koskoca yeryüzünü değiştirmek istiyorum. O yüzden geceleri uyumuyor, gündüzleri bir hayalet gibi geziyorum ortalıkta. Başarmamın imkansız olduğunun farkındayım, ama belki de Artin Penik gibi bu uğurda yanarak, birkaç kişiyi kurtaracak bir küçük aydınlık yaratsam, yetecek bana. Dert etmiyorum, zaten bilirsin, dert etmem hiçbir şeyi fazla.”

 

“Burada, bu mutlu günde şu anda vedalaşmak istiyorum seninle, henüz gücümden hiçbir şey kaybetmemişken... Ve şunu asla unutmamanı istiyorum: Bana farklı bir yaşamın kapılarını açmış olan her buluşmamız için, beraber geçirdiğimiz her dakika için sana sonsuz teşekkür ederim.”

  • Son Eklenen Yorumlar
  • Kendisini çok özleyeceğiz. Allahtan rahmet diliyorum, ailesine ve arkadaşlarına sabır
    ismail vardarlı tarafından , 13.11.2011, 18:05 tarihinde yazılmış.
  • Varsamsa oradasın değil mi?
    volkan ipek tarafından , 7.11.2011, 12:56 tarihinde yazılmış.
  • Belkide ölmemiştir, sadece yorulmuştur, öyledir öyledir...
    ozan uğraş tarafından , 6.11.2011, 14:30 tarihinde yazılmış.