Mevsimsiz
Benceajans
A. Galip - Tartışılan Alevilik

Adını Kader Koyun !

Adını Kader Koyun !

Yağmur sonrası nefes aldığımı hissettiğim en güzel an. Rüzgar dağların ardından özgürlüğün kokusunu getirmişti. Ay ışığı garip şekilde geceme küsmüş, pencereme düşmemişti. Fazlası ile dingindim. Gökyüzünün zifiri karanlığı içinden doğacak çocuğumun yüz hatlarını ayırt etmeye çalışıyordum. Saat gece iki sularında; Çavuş yatağımın yanına sokuldu.

 

_  Dostum uyan!  Memleketten haber geldi. Bir kızın olmuş.

Ellerim titredi, büyük bir heyecanla,

_ Allah’ım sana şükürler olsun. Eşim nasılmış peki? Doğum iyi geçmiş mi?

_ Detayları çok bilmiyorum. Amcan telefonda, sabahta saat 6’da ilçeye bir araba inecek. Nöbetçi subay izin kağıdını yazıyor şimdi. Haydi gözün aydın!

 

Saat o an durmuştu sanki. İçimde ki ses, bırak sabahı var geç şu dağları, minik kızını al kollarına doya doya kokla diyordu. Vatan görevi işte, yardan da, candan da önde gelir. Bahçeye çıktım, Rüzgar sert bir şekilde esiyordu. Kaç paket sigara içtiğimi hatırlamıyorum bile. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte izin kağıdımı aldım, nizamiye kapısının önünden kalkan otuz kişilik bir minibüse bindim. Benimle beraber on beş kadar asker daha vardı. Yanımda oturan Mehmet hastaneye gidecekti, iki sıra önümde oturan Mehmet ise tezkeresini almış ailesinin yanına memlekete dönüyordu. Şoför koltuğunun hemen arka sırasında oturan Mehmet Irak sınırına yakın bir hudut karakoluna sürgün yemişti. On beş kadar askerdik, hepimizin ortak adı Mehmet. Sonunda minibüs çalıştı, egzoz dumanı her yanı sarmıştı. Nasılda heyecanlıydım, baba olmuştum. Ellerime Dünya’nın en güzel mucizesi olan bebeğimi alacaktım. Minik ellerine, Ufacık burnuna, Kısık gözlerine dokunacaktım ve onu kucağıma almaya bile korkacaktım. Ona kavuştuğum an ilk kez ölmekten korkacaktım, geceleri belki de otuz kez uyanıp nefes alıp almadığını kontrol edecektim. On dakika görmesem özleyecek, o hasta oldu mu kahrolacaktım. Ben artık bir babaydım. Bir kızım olmuştu. Babacım diye kollarıma atılacak minik bir bebek. Henüz adını koymadık. Gözlerine baktığımda karar verecektik adının ne olacağını. İçim içime sığmıyordu. Bu denli heyecanlandığımı ve terlediğimi hiç hatırlamıyorum.

Minibüste ki bütün Mehmetler düşünceliydik. Hiçbirimiz konuşmadan aynı kaderi paylaşıyorduk. İlçeye otuz beş kilometre kadar bir yolumuz kalmıştı. Yavaş ilerliyorduk. Öndeki öncü askeri  dört çeker dikkatlice ve yavaşça süzülüyordu iki dağın arasında ki dar toprak yoldan. Hareketsizce boş ve büyük arazinin üzerinde ki çatlakları izliyordum.

Birden kulakları sağır eden bir ses işittik. Öndeki araç ters dönmüştü, hepimiz panik halindeydik. Minibüste sadece iki asker silahlıydı. Geri kalanlarımız ise sivildik. Bu sırada bir roket atar mermisi de bize isabet etmişti. Minibüsün kırılan camından aşağına indim. Büyük bir duman bulutu etrafı sarmıştı. Yolun ve dağın kesiştiği minik bir çukurda iki Mehmet sığındık. Önde ki askeri aracın yanında bir asker kanlar içinde yatıyordu. Ona ulaşmaya çalıştım ama imkansızdı. Birkaç asker kendini toplamıştı ve karşı ateş açtılar. Çavuş telsizden karakola anons geçiyordu. Mermi sesleri biraz azaldığında, bu küçük boşlukta yerde yatan arkadaşımın yanına gittim. Omzundan aşağısı yoktu ve karın bölgesine büyük bir metal parçası saplanmıştı. Kesik kesik nefes alıyordu. Yüzüne baktım. Başının sol tarafı kanlar içindeydi. Yinede onu tanıdım. Diyarbakırlı Mehmet idi yerde yatan. İki çocuk babası, bakırcılar çarşısında küçük bir bakır dükkanı olan, şen şakrak bir çocuktu. Az sonra nefes alamadığını hissettim, o an aklıma kızım geldi, ismini henüz koyamadığım yavrum. Diyarbakırlının cansız bedenini güvenli bir bölgeye çekmeye  çalıştım ama yapamadım. Roket atar mermileri yeniden olduğumuz bölgeye düşüyordu. Mehmet’in silahını ve sırt çantasını aldım ve bir kayanın arkasına yere yattım. Hiçbir şey görmüyordum. Sadece mermi seslerinin geldiği yöne doğru var gücümle tüm şarjörleri boşaltıyordum. Sivil olan iki Mehmet’inde yerde cansız yattığı gördüm. Cansız bedenlerine bile mermiler saplanıyor, iki can yoldaşım gözlerimin önünde parçalanıyordu. Hepimiz ölecektik. Bu kaçınılmazdı. Silahı kayanın yan tarafına bıraktım. Hıçkırarak ağlamaya başladım. İlk kez böyle bir çatışmanın ortasında kalakalmıştım. Ben İstanbulluyum daha önce bırakın silah kullanmayı sapanla kuş bile avlamadım. Yüksek ve sarp dağlarda gece gündüz yürümedim. Başımı kaldırdım, sol çaprazımda on beş yirmi metre kadar uzağımda diz çökmüş ellerini semaya açmış bir asker gördüm. Dikkatlice baktım, Çankırılı Mehmet idi bu. Yüzünü kıbleye çevirmiş ve dua ediyordu. İki elini yüzüne sürdü, sonra yerde duran silahını aldı namlusunu kendine doğru çevirdi, namluyu büyük bir soğuk kanlılıkla çenesinin altına koydu ve ateş etti. O an deliye dönmüştüm. Kendini öldürmüştü. Saliseler içinde beyninden dışarı kanlar fışkırdı ve iki gözü kocaman açılmış bir halde yere yığıldı. Yaşam böyle bir şey miydi. Allah’ım, bütün bir yaşanmışlık, özlemler, hatıralar, eski sevgililer tüm her şey üç santimlik bir metal parçası ile yok oluyordu. O an sağ kalmamayı istedim. Eğer sağ kalırsam onun ailesine ne diyebilirdim. Oğlunuz düşman mermisi ile ölmemek için kendine kıydı diye nasıl söylerdim bunu. Yine kızım düştü ciğerime. Kendimi topladım ve etrafa seslenmeye başladım. Hayatta kalan kimse var mı, diye. Duman bulutu biraz hafiflemişti. Sağ kalanlar biraz koştuk ve daha bir siper bulduk. Ateş açanların geri çekilmeye başladığını anlamıştık. Yinede yaşamlarımız hala tehlike altındaydı. Ağzım kurumuştu, konuşurken cümleler birbirine giriyordu. Arkadaşlarım sakin olmam konusunda beni uyardılar. Şok geçirmek üzereydim sanırım. Üşüdüğümü hissettim. Bu sırada dağın arka yamacından, siper aldığımız yeri net gören ayrı bir yerden yeniden ateş açıldı. Mermiler kayalardan geri sekiyor ve uğultulu bir ses çıkarıyorlardı. O bölgeye doğru ateş etmeye başladık. Ancak sağ bacağıma diz kapağımın hemen üstüne bir mermi isabet etmişti. Acı içinde haykırıyordum. Garip bir biçimde ayağa fırladım, arkadaşlarım bölgeden uzaklaşmamam için bağırıyorlardı ama büyük bir metanetle adım adım çatışmanın tam ortasına doğru ilerlemeye başladım. Sol omzumdan da vurulduğum an yere yıkıldım, Gözlerimi kapamıştım, gözlerimi öyle çok sıkmıştım ki göz kapaklarımın acısı omzumun ve dizimin acısından önce hissedilemeye başlamıştı. Tüm bunların bir rüya olması için sımsıkı kapadım gözlerimi. Uyandığım da tren garında olmayı ümit ettim. Elimde minik bir bavul ve yeni doğan kızım için aldığım nazar boncuğuyla cam kenarındaki yerimi almalıydım. Az sonra öleceğimi biliyordum. Ama ne için ölüyordum bunu hiç anlamadım. Hiç birimiz anlamadık zaten. Ben kızımı öpmek için gidiyordum. Silahsız, elimde nazar boncuğu vardı. Baba olmuştum. Vuruldum, tüm Mehmetler vurulduk. Helikopter sesleri duyuldu birden, Ateş kesildi. Ancak hala gözlerimi açamamıştım. Kalbimin yavaşladığını hissediyordum. Nefes almam sık ama boğuktu. Hırıltılar çıkarıyordum. Az sonra her yer sessizleşti, rüzgarın bedenimi serinlettiği anda, minik bir kız çocuğu yüzümü okşadı.

_ Uyan baba! Hadi ama uyan!

Başımı güçlükle kaldırdığımda küçük bir kız çocuğu kanayan dizimi öpüyordu. Kızımdı o benim. Adını koyamadığım kızım. Kokusunu duyamadan, ses tonunu işitemeden onu terk ettiğim kızımdı…

 

Kendi cenaze namazımda en önde saf tuttum. Kimse varlığımı bilmedi. Babam ağlamıyordu. Dimdik ayaktaydı. Neden ağlamadığını anladım hiç.  Evin tek oğluydum ben. Vatan sağ olsun diyordu, dingin bir sesle. Namaz kılındıktan sonra herkes mezarlığa doğru yürümeye başladı. Okul arkadaşlarım, iş arkadaşlarım, kuzenlerim haa birde Ordudan bir albay ve Ailemi teselli etmeye gelen kıravatlı bir bakan da vardı. Şehitler ölmez vatan bölünmez diyorlardı. Evet ölmedim ben, Vatan sağ olsun…

 

Cansız bedenimi tahtaların altına koyduktan sonra dualar eşliğinde toprağa geri verdiler. Ben evime gittim. Ağıtlar yakılıyor. Kur-an okunuyordu. Kadınların arasından geçerek arka odada ki eşimin yanına gittim. Göz yaşları bitmiş başında bir hemşire ve kolunda sakinleştirici bir serum vardı. Kızım teyzesinin dizleri üzerinde hiçbir şeyden habersiz uyuyordu. Ona dokundum. Duyduğum en güzel kokuyu kokladım. Küçük yanaklarını öptüm. Beni sadece resimlerden tanıyacak güzel bir kız olacakı büyüdüğünde. O da gururla söyleyecekti, benim babam şehit. Devletin şehit ve gaziler için verdiği bir yemekte benim adıma verdikleri plaketi koynundan ayırmayacaktı geceler boyu. Kızımı da bensizliğe terk ettikten sonra, yatak odasına benim için bırakılmış bir bardak suyu içtim. Konu komşuya verilmek üzere poşete konulmuş elbiselerimden tüm kokumu aldım. Yatağın hemen yanı başında ki sehpanın üzerinde duran, askerliğimi yaptığım karakolunun telefon numarasının yazdığı kağıt parçasının üzerine bir de not bıraktım. Adını kader koyun. Kızımın adını kader koyun ki kaderine başkaldırmadan, razı olsun. O kaderinden razı olsun, Vatan sağ olsun…

 

Sonra gittim. Yalnızdım. Üşüyerek ama umutla, cesaretle Tanrı’ya doğru yol aldım.

Geride onca şey bırakmıştım. Birçok yarım kalmışlık, onca sevda. Cevapsız mektuplar. Gözü yaşlı bir eş, bir ana. Yüreği yangın yerine dönen bir baba. Dilimin varmadığı bir çok şey. İşte buda benim kaderimdi. Kaderim buydu. Kader doğan kızımdı. Kızım benim kaderim olmuştu.

Adını kader koyun.

Koyun ki başı hiç düşmesin yere…

 

Firkan GÜLAYDIN

ANKARA

Ekim/11

Adını Kader Koyun !
Adını Kader Koyun !
Adını Kader Koyun !
  • Son Eklenen Yorumlar
  • Mükemmel bir şeydi bu. Gözyaşlarımı tutamadım. Yüreğinize sağlık. Çok gençsiniz, diğer yazılarınızıda okudum. yaşınızın genç olduğunu okumasaydım en az kırk yaşında ki bir yazarın kaleminden çıkmış diye düşünürdüm. Şimdiden böylesine derin duygular ile yazabiliyorsanız ileride geleceğiniz noktayı hayal bile edemiyorum. Gerçekten içim ürperdi. Çok insanın hislerine tercüman olmuşsunuz. Sevgi ile
    Hande Korkmaz tarafından , 17.10.2011, 01:42 tarihinde yazılmış.