Mevsimsiz
Benceajans
Atalay Girgin - Mehdi ve Mesih

Boya

Boya

 

Biçimli bir raftan yuvarlanıyor beyaz geceler

Kuluçkalarda hep aynı böcekler, makineler, mağaralar

 

Dün akşam, bütün okumalarımı bir yana bıraktım. Kıymetli vaktimi, Bay Z’nin kısa bir süre sonra son kaleme alacağını tahmin ettiğim; uygun bir zaman diliminde de yayımlamayı planladığını, düşündüğüm ‘Boya’ adlı şiir kitabı üzerine, ileri bir inceleme övgü eleştirisi yazısı yazmaya ayırdım.

 

Bu boşlukta bir ileri inceleme eleştirisinin önemi var mı bilemiyorum? Ama olmalı! Neyse. Öncelikle okuyucunun dikkatini çekmek isterim ki: Şiir anlam üzeri insandır. İnsan ise sözcüktür, imgedir, dizedir, biçimdir, biçemdir ve ama insan gerçeğin elçisidir. Gerçek, bir düş kitabına bürünerek karşınıza çıkarsa da size düşen, iyi bir okuyucu olmaktır.

 

Ve şimdi gerçeğiniz: ‘Boya’dır. Evet, yakın zamanda duygudaşı bol raflarda yer alacak bir şiir kitabından söz ediyorum: Bay Z’nin ‘Boya’sından.

Yazımın başında, Bay Z’nin, kurgunun diyalektik yapılanması içinde, belleğinden incelikli bir sabırla damıtarak geçirdiği anlamları, ipek gibi yaşamın ayrıntılarına serpiştiren çalışmasının sondan bir evvelki taslağını, masamın okuma gözüne açtığımda şaşırdığımı itiraf etmeliyim.

 

Şaşırdım (ve heyecanlandım), çünkü bu denli tutkunun ve birikimin kokusunu içime çekeceğimi beklemiyordum.

Akşamın tatlı serinliğinin verdiği hazla sevincimi ikiye katlayarak bir solukta görüşlerimi sıralamaya başladım. İnsan güzel şiirler okuyunca, yaşamın tadına doyum olmuyor.

 

‘Boya’ tam anlamıyla bir anlamlar ırmağı: Okuyucuyu kendi içinde gezintiye çıkaracak kadar saf ama bir o kadar da militan. Körkütük giyinmiş bir yalnızlıkla, önüne çıkan herkesi, duygunun eleğinden geçirmekte tereddüt etmeyen Bay Z, elinde pusulasıyla zamana boşluklarını işaretliyor.

 

“Sürgün, Sığınmacılar ve Gemiler, Fesleğen Çıkmazı ve Fırtınanın Narlı Avlusu” başlıkları altında, salt formalist bir yapıyı dışlayarak özün değerine gereken saygıyı gösteren  ‘Boya’, yüzleşmenin dokunulmazlığı altında yeşeren bir sorgulama süreci…

 

Şimdi ayrıntılara bir göz gezdirelim:

 

Z, ‘Merdiven’de (s.7) söylenmemiş sözcüklerini önyargı ve saplantıların üzerine doğrulturken, insanı ayrıştırıyor ve öğrenilmiş çaresizliğin ve hiçliğin çözüm olarak kol gezdiği ilişkiler ağında debelenen gölgelere güneş arıyor.

 

“Tepetaklak”da, bir eğilmeler (flexural) düzleminde, hiçbir şeyin ve kimsenin göründüğü gibi olamayacağı gerçeğini, dizelerinin yan anlamlarına yüklerken, gizliden gizliye tutkusunun şarkısını söylüyor, “Reçete yazmayın mavi pencereme/ orada bir yontucu yaşıyor” (s.10)

 

“Bibliyofil” de (s.11) ise terk edilmiş insanın fotoğrafını arı duru çıplaklığıyla çekiyor ve yaratılmış boşluğun asma bahçesinde korkusunu süsleyen gülün aynasına sinmiş o kadim melankolinin baharını hiç acımadan siyaha boyuyor: “İrkilir adını gülle besleyen bahçe/ sır aynasına kara kitap olunca.”  Bay Z, ‘Boya’ da sıradan bir kolaycılığı seçmiyor. Bir eksen (axial) kaymasında, çağrımsal anlamların özüne inerken, teknoloji temelli toplumsal değişimin acımasızlığını ayrıntılara asıyor.

 

Aşk üzerine seslenirken, olgunun ruhundaki derin çatlakları yamayan alışkanlığı küçümsüyor. Ardından pimi çekilmiş bir kırmızıyı okuyucunun bedenine indiriyor. Özellikle, ‘Rafya’ da (s.13) “aşk ki tek kişilik karmaşık bir yalnızlıktır” derken içimizdeki ateşin kıvamını besliyor. ‘İç İçe Odalar’da, ‘Haritası çizilmiyor ki, ölçeksiz seviyorum seni’ (s.14) derken; karanlığı, terkedilmiş odaların gizil diliyle aydınlığa çeviriyor. ‘Aşkın Militanı’nda, ‘biz bu suyun esir insanlarıyız, Gülfem/bir camın arkasında konuşmayan’ (s.15) diyerek aşkın sessizlik kulelerini inşa ediyor. -Lütfen, bu bölümde aşk için, Asaf’ın dizelerini okuyalım ve susalım.   ‘Kavuşmak yok ki cihanda/ ayrılık olsun, sil gözlerini/ ben seni sevdiğimden pişman değilim/ hem bazen ayrılık öylesine gelir ki/ bir gelin gibi duvaklıdır.’-

 

Bay Z, doğal hallerden konuşuyor. Yaşama seçenek hazırlıyor, bunu yaparken belli bir formu temel almıyor, yaratıyı var olandan emziriyor. ‘Şu uygarlık hurdalığında küçük yılgınlıklar satıyorum/ parlatarak büyülü aynamı” ile dildeki gelişmesinin müziğine ulaşıyor. Bu çok yönlü bakış açısı, belirsizlikler ve uzak çağrışımlarla okuyucu bir üzünç kaydırağından aşağıya hızla ittiğinde, ‘fısıldıyor kırgın aşk/ kuytuda aceleci bir telaş/ kalbini kuşatacak yangınlar’, ‘Akşam okumaları’ (s. 23) ile ikilemler denizinde; şair, şiir ve okuyucuyu özlemli (nostaljik) bir köprüde buluşturmayı beceriyor.

 

Şimdi burada kısa süreliğine soluklanıp, şiirin ayak izlerini daha iyi takip edebilmek için yazının içine Levinas’ı çağıralım. Öncelikle, Bay Z, içsel ve dışsal dalgalanmanın dizemini doğru şekilde harmanlayarak, şiirin kimliğini oluşturan parçalar arasındaki estetik etkileşimi, bir akıl erimi içinde kuruyor. Bunu yaparken düşünsel alanda, bilinçaltını açıp, Levinas’ın “İmge var olmayandır, nesnenin gölgesidir” tespitinin içine giriyor. İşin gerçeği, Bay Z, bir taşla iki kuş vuruyor. Bir yandan, var olanı dışlayıp, soyut bir direnci, somuta indirgenmeyi gerçekleştirmiş olmanın huzurunu okuyucusunun beynine üflüyor, diğer yandan da algıyı tetikleyip, biçemini süslüyor.

 

Sevgili okuyucu, şiir bir noktada dilden (language) yana tutumunu koruyarak, geçmişle bugün arasındaki dengeyi iyi gözeten yapısal (structural) bir farkındalık değil midir?

 

Yine ayrıntılara dönelim: Niteliği işlevsel kılan şu dizeler üzerinde yoğunlaşmanızı öneririm: “Ölüler evinde, koşuşturuyor çocuklar/ ağlamış annem/ gözünü karartmış yine alışkanlık/ o güneş/ ısıtıyor içimizi, aldırmadan hiçbir şeye…’ (s.26)

 

‘Boya’, görüngü (phenomenon) olmaya aday bir taslak:

Çünkü sözcüklerini itinayla seçerek bir yoğunluğun terkisinde okuyan hemen herkesi düşüncelere sevk edecek söz dizimi, ‘Boya’ da açığa çıktığında; şiir, yeni değerlerinin ipuçlarını, geç kalmış imler kapısına asıyor: ‘Gramofon iğnesiyim hayatın/ alıcı, şeytan gibi tetikte’ (s.27)

 

Çünkü ‘Boya’ gerçeğin atlasında yaşanacak zamanları resimlerken, insanın yaşama katkı payının yüceliği de ortaya çıkıyor. ‘Tırmanıyor düşlerine elek kaçkını sancı/ kenetlendikçe eksik yaz soneleri, küçük ölümler yolculuğuna’ (s.28). ‘Soldu sarı ipek taşı/ deli divane dalga, bir yaygının motifinde’ (s.30) ise büyüsü azalan bir yaşamda, yozlaşmayı, durgun ve tutuk bir sürecin kimliğine büründürüyor.

 

Artık bu noktada Lautréamont’u anmanın zamanı geldi: İnsanın kötü dürtülerini dalgalandıran, ‘…ama gerçekten güzel değildir insan ve kuşku duyar bundan…’ diyen Lautréamont’un. “…Onları görünce, herkes gibi gülmek istedim ben de; ama böylesine tuhaf bir öykünme olanaksızdı benim için. Keskin ağızlı bir bıçak aldım, dudaklarımın birleştiği yerlerde etimde yaralar açtım…”

 

Ah belki de bir daha susmak ve bir daha düşünmek gerekiyor, sonra yazmak… Tıpkı ‘Boya’ da ki gibi…

 

Bay Z, büyüsünde, erken ölümlere de dizeler çatıyor. ‘Bundan ötesi’nde, ‘Bir ağıtçı hazırlık yapıyor…’(s.40) ile yas ve evcil zamanlar hüznünü kalbimizin doruklarına çıkarıyor. 

 

Sevgili okuyucu, şimdi size bir öneride bulunacağım: Çıktığımız bu derinlikler yolculuğunda, bir an okuduklarınızı unutun ve öncesine dönün. ‘Boya’yı bir şiir evinden satın alıp eve geldiğinizi düşünelim. Vakit akşamüzeri, kitap zamanı. -Bilinir ki: Şair de şiir de olağan değildir, itaatkâr değildir, uysal değildir, söz dinlemeyendir.-

 

‘Boya’yı önünüze açtığınızda artık bu gerçeği yakalayan nadir okuyuculardan biri haline geleceksiniz. Delilik bahçesinde şairin de şiirin de anormal olduğunu görüp, ‘Boya’nın aykırı tavırlarıyla dış dünyayı renklerine bölüştürdüğüne şahit olacaksanız. Deneyin, pişman olmayacaksınız.

Çünkü ‘Boya’, bir algı rüzgârıyla kendi gerçeğine ulaşmanın ve hayatı iliklerde hissedebilmenin örneğini bize gösteriyor. “Yeni Dünya Düzeni”nin zorbalıklarına karşı, özgürlükçü bir duruşla, insanı ve doğayı korumayı; olayların ve o çağcıl durumların temelindeki çelişkileri ve karşıtlıkları ilgilerin merkezi yapmayı vazife ediniyor.

 

 “Bir insan neyse onu görür” diyor, W.Blake. Şiir, küçük bir çocuktur, sevgili okuyucu, bilinmeyenin karşısında. Farkındalık, görünen ve bilinen ile yaşıyor olmaktan geçer. Şair, hep ilkleri bulmaya çalışan, toplumsal bedenin bütüncüllüğünden bölünmüş o benliğin, o öznenin alkışlanacak gücünün kalemidir.

 

‘Boya’ da şiirin imge kanatlarıyla uçarak, büyülü sözcük avına çıktığını belgeliyor, ilkleri bulmaya çalışıyor. Karşımızda, şiirinden yabani otları temizlemiş, ne yaptığını bilen ve yaptığından bir şey öğrenen bir anlam ağrısı duruyor. 

 

Bay Z, ‘Boya’sıyla fark yaratan bir şair. İyi okumalar.

 

Okuyucuya Not: Olmayanı, olana yamamak güzeldir! Bu arada kitabın olası tasarımını eksik bulacağım. Galiba okuyucuyu dikkate alan bir ağırlık göremeyeceğim. Ayrıca kendimi, görselliğe ayrı bir paragraf açmak zorunda hissetmiyorum. Buna okuyucu karar versin.

 

Şiir okumak, bir şey okumaktan iyidir.

(Akatalpa, 139. Temmuz 2011)