PANOVAROŞ Üzerine
Çukurova Edebiyatçılar Derneği’nce düzenlenen Orhan Kemal Öykü Ödülleri Yarışması’nın 2010 yılı birinciliğini Panovaroş adlı dosyasıyla Aysun Sezer aldı. Birçok dosya arasından titizlikle yapılan seçmeler sonunda birinciliği alan Panovaroş, Ava Yayınları’nca basılıp, Ocak 2011’de, TÜYAP Çukurova Kitap Fuarı stantlarında yerini alarak Çukurova’lı okuyucularla tanıştı.
Çeşitli zamanlarda birçok dergide yayımlanan ve bazıları ödül alan öyküleri olmasına karşın Panovaroş Aysun Sezer’in ilk kitabı. Oğuzhan Özcan’a ait olan kapak fotoğrafı, ilk bakışta suyun yaşamın başlangıcı ve vazgeçilmez kaynağı olduğunu anımsatıyor. Sonrasında ise insanların her şeyi bırakıp yaşamın başladığı noktaya, suya geri dönmek üzere yürüdüklerini düşündüren güzel bir çalışma.
Toplam 14 öyküden oluşan kitap, “Bay Meursault” ile okuyucuya “Merhaba” diyor. Seksenli yılların liselerindeki katı disiplin kurallarına karşın ele avuca sığmayan haşarı kızın “okulun en çalışkanı” ile küçük macerasının disiplin kuruluna taşındığı anları neşeli ve alaycı bir anlatımla aktarıyor. Diğer yandan da yeni okumaya başladığı Albert Camus ve Marquez’in kahraman üzerindeki etkilerini, okuduklarıyla olan biteni ve çevresini özdeşleştirerek, dünyaya kitapların gözüyle bakmayı başaran çok özel bir genç kız resimliyor.
“Sıra sıra atkuyruklarına yengeç kıskacının bakışları zehir üleştirirdi.” Veya “Gözü uzaklara dikili kendini beğenmişliktir okul binaları.” örneklerindeki gibi, Aysun Sezer’in betimleme ve imgelerindeki çarpıcılık daha ilk öyküde kendini hissettiriyor.
“Ben, Oğlan Yani Yakup” ince bir sızı gibi başlayıp, öykü ilerledikçe Yakup karakteri bir dramın öznesi oluyor. Çekingen, kendini ifade edemeyen Yakup’un, deney için kurbağa sağladığı laboratuardaki kurbağalarla neredeyse özdeş kimliksizliği, fark edilmeyişi askere gidiş sürecinde de devam ediyor. Yazar diğer yandan, Yakup’un iç sesiyle Güneydoğu’da yaşananlara farklı bir açıdan göz atıyor.
“Erguvan Mevsimi Ya Da Elden Düşme Sözcükler” deki örtülü trajedi, “Zaman Kayıp Düştü” ve buna ulanan “Leyla’nın Delisi” ile devam ediyor. İki başlık altındaki bu öykünün sondan başlayıp, olayın başlangıcına doğru gidişi, tümden gelim kavramının öyküye ne kadar yakıştığının da bir göstergesi. Birbiriyle bağı öykü ilerledikçe anlaşılan karakterler ve olaylar, tokat gibi bir dramı ve pişmanlık duygusunun yıkıcılığını, bellekten silinmesi zor fotoğraflarla peşpeşe gözler önüne seriyor.
“Modası Geçmiş Bir Hikâye Kişisi” nde ise, öykünün kahramanı bir “hikâye kişisi”. Karmaşık gibi görünse de, geçim zorluğu içindeki bir yazarın, yazdıklarını beğendirebilmek adına kahramanını dönüştürmeye çalıştıkça öykünün kendini yazdırmakta direnişi dikkatli bakıldığında satır aralarında okunuyor. Yan karakter gibi görünen öyküdeki yazarın üretme çabası ve sancıları, değer bulmadığında karşılaştığı düş kırıklığı ve vazgeçişler sergileniyor. Öykü fantastik görünmesine karşın “İşte gerçeğin ta kendisi!” dedirterek ve umudun tükenmemesi gerektiğini hissettirerek noktalıyor kendini.
“Yarım Kalan Öykü” de yine fantastik bir kurgu içerisinde yazarın yaratma öncesi sancıları, ilk doğru sözcüğün bulunması halinde arkasının çorap söküğü gibi geleceği anın beklendiği, ancak bir türlü bulunamadığı o sıkıntılı zamanlar Aysun Sezer’in kendine özgü diliyle ifade ediliyor. Öyle ki, öyküdeki yazar karakterinin yarattığı kahramanlar acımasız birer eleştirmene bürünüp, yazarı adeta yerden yere vuruyor. Her yazarın zaman zaman yaşadığı bu zor yaratma sürecini, fantastik bir kurguyla birlikte öykünün bütününe son derece ustaca yerleştirilmiş olduğunu görüyoruz.
“Kırlangıç Fırtınası” nda ise esinti bekleyen bir kıyı kentinde rüzgârın dilinden anlatıyor Aysun Sezer. Bir yandan bir önceki öyküde sözü edilen “Rüzgâra dönüşecek kadın bu kadın olabilir mi?” sorusu takılıyor kafanıza ve istem dışı bir sayfa geriye döndüğünüzü ve son satırlarda aranırken yakalıyorsunuz kendinizi. Tutunamayan bir insanı usulca, gizlice sevdiğimizde onu yaşama geri gönderecek kadar güçlü olabilmeyi istediğimiz anları görüyor ve “fırtına olmak isteyen bir rüzgâr” gibi hissediyorsunuz kendinizi.
“Gülcemal Vapuru” ve “Yaşlı Adam, Bulut, Öykü” nün de yine birbiriyle bağlantılı olduğu gözlüyoruz. Bu iki öyküde yazar, mübadele zamanlarının acılarına küçük bir not düşerken, yüreklerde belli belirsiz hissettiğiniz sızıyı bırakıp geçiyor. Aysun Sezer, bu iki öyküde de göçmen olmanın köksüzlüğüne ve özleyişle örülen yaşamlara farklı bir açıdan bakıyor.
“Kilise Tepesi Çıkmazı” bir haberle başlıyor. Şüpheli kişi olduğu anlaşılan Kör Salih’le ilgili, üç ayrı kişinin ifadelerini içeren, üç ayrı bölümden oluşuyor. Bölümlerden her biri, bir diğerini beslerken, olaylar ve karakterler de öyküdeki yerlerine, rollerine yavaş yavaş oturuyor. Yazar, insan ticareti gibi önemli ve çağ dışı bir konuyu merkezine alan öyküsünde, tarihi eserlerimizin sahipsizliğine gönderme yaparken, Kör Salih’in ölüsü bulunamadığı için ailesine maaş bağlanamaması örneğiyle olması gereken sosyal devlet anlayışını da sorguluyor. Bütün bunlar öylesine bir sıralama ve ustaca bir kurguyla yapılıyor ki, öykünün kendisi kadar, satır aralarında okunanlar da önem kazanıyor.
“Gâvur İnciri” nde ise okur bir kez daha bir önceki öyküyle bağlantı kuruyor. Odak noktası incir ağacı olsa da, bir önceki öyküdeki harabeye dönmüş kilise ve Kör Salih karakteri görünür gibi oluyor. Tel örgü çekilince korunmaya alındığı sanılan tarihi eserlere bakış ve verilen önem, kilisenin bahçesindeki incirin altına işeyen bürokratların bu eyleminden bir kez daha anlaşılıveriyor. Yazarın mesajlarını direkt olarak değil, şık bir örtünün altında gizlice vermekteki başarısını bu öyküde de gözlemliyoruz.
“Böyle Zamanlar” yine kendi içinde başlıkları olan öykülerden biri. “Gerçek”, “Düş” ve “Hayal” alt başlıklarından oluşan öyküde, olan bitene küçük bir kızın gözleriyle bakılıyor. Öykünün bütününde, bir sis perdesinin ardından 12 Eylül sonrasının didiklenen evlerini, parçalanan, yakılan kitaplarını, işsiz kalan babaları görür gibi oluyoruz. İç içe geçmiş insan manzaraları ve anekdotlarla, gerçeği küçük kızdan saklamaya çalışan aile bireylerinin sıradan bir günü, sahiden sıradanmış gibi yaşamaya çalışmalarının ardında saklı hüzünü izliyoruz.
“Kapı” ya geldiğimizde ise, sanki yeniden bir önceki öyküdeki karakterler canlanıyor. Aysun Sezer, okuyucuya sık sık yaşattığı deja-vu ile sürpriz yaparken, bir yandan da okuyup bitirdiğiniz öyküyü kurnazca canlı tutarak, belleklere yerleşmesini de sağlıyor. “Kapı” da gelenekçi yapı ve kurallara getirilen üstü kapalı eleştiri, bir türlü yerine oturmayan, oraya ait olmadığı her haliyle belli olan bir kapı figürü üzerinden yapılıyor. Yazar, diğer yandan ataerkil yaşam biçiminde kadın gerçeğini, yine satır aralarında, belli belirsiz ama tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.
“Panovaroş” kitaba adını veren ve aynı zamanda kitabın son öyküsü. Varoş gerçeği ve kimi insanların alım gücünün olmayabileceğinin hiç hesaba katılmadığı, etrafımızı saran tüketim çılgınlığını pompalayan reklam baskısına getirilen eleştirinin göze çarptığı bir öykü Panovaroş. Günümüz tüketim gerçeğine, sosyal adaletsizliğe gönderme yaparken, umutsuzca buna son verebilmeyi isteyen bir yazar ve simge olarak kullanılan panoların başrolde olduğu bu kısacık öyküde Aysun Sezer çok şey anlatmayı başarmış.
Aysun Sezer’in öykülerini okumaya başladığınızda zor bir yola çıktığınızı düşünebilirsiniz. Yazarın özgün tarzına, anlatım biçimine, diline alıştığınızda öykünün kendisinin ve geri planda anlatılmak istenenin, önce birbirinden ayrıştığını, sonra tekrar birleşerek bütünleştiğini söyleyebiliriz. Fantastik atmosferlerin aslında bir örtü değil, ışık olduğunu düşünmek olası.
Elinize kalemi alıp, betimlemelerin altını çizmeye başladığınızda, yaratıcılığın sınırlarını zorlayan bir zenginlikte ve tekrardan uzak, birbirinden tamamen farklı olduğunu gözleyeceksiniz. Tümce içindeki sözcüklerin “… erkek kokulu ter kalabalığıydık.” örneğinde olduğu gibi, küçük yer değişiklikleriyle nasıl daha etkili ve çarpıcı olabileceği Panovaroş’ta fazlasıyla yer almakta.
Karmaşık ve fantastik bir kurgu yolunu, okuyucuyu yormak şöyle dursun, gerçeğe aymasını sağlayacak şekilde başarıyla kullanıyor Aysun Sezer. Yaşamın içindeki trajik sahneleri örtülü gibi görünse de öylesine çarpıcı bir biçimde anlatıyor ki, apaçık görebildiğinize şaşırabilirsiniz.
Aysun Sezer öyküde yeni ve özgün bir soluk. Birbirine benzeyen anlatım biçimlerinden, konulardan, kurgulardan sıkıldıysanız, gerçek bir okuma serüveni ve biraz da ders Panovaroş. Önce iyi bir öykü okuyucusu olduğunuza inanıp, sonra kitabın kapağını aralamanız gereken bir şenlik. “İşte, sonunda biri çıktı ve çok farklı bir şey yaptı” dedirten ve kitabın kapağını kapattığınızda okumada doyum hisettiren bir eser.
(Panovaroş/ Aysun Sezer/ 2010/ Ava Yayınları/ 76 s.)
İlkay Tuna

Kullanım Şartları
Künye
Turgut Uyar Şiir Yarışması Ödülü
Site Haritası
İletişim












