Mevsimsiz
Benceajans
Lütfiye Aydın - Ölüm Erken Bir Akşamdır

Küçük Sokak Lambası

Küçük Sokak Lambası

 

 

Küçük Sokak Lambası,

 

Hiçbir şey olduğu gibi iyi veya olduğu gibi kötü kalmayacak. Sürekli değişkenlik gösterecek yaşamın, iyiler bir gün kötü; kötüler de –umarım- bir gün iyi olacak. Ve sonra yine tam tersi….

 

1950’lı yılların ortaları, savaşın yaraları sarılmış, insanlar yeni icatlar yeni sanat eserleri ortaya çıkarmaya kaldıkları yerden devam ediyordu. Moskova’da ünlü bir heykel tıraştan ders almak için Prag’dan Rusya’ya giden, otuz yedi yaşındaki kalın bıyıklı, uzamış sakalları neredeyse dudaklarını bile kapatmış bu adam  trenin içinde ki diğerlerine bakıp soğuk insanlar ülkesi hakkında bilgi almaya çalışıyordu. Onun amacı gelecekte iyi bir heykelci olup, Prag’ın kraliyet saraylarının bahçelerine, şehrin nehir yatağında ki parklarına kalıcı eserler bırakmaktı. Ancak; bir süre sonra –zaman henüz geçmemişken- Dimitros Bergualoeva bir şeyin farkına vardı. Kesin olarak şunu söyleyebilirdi ki, döndüğünde –ki dönebilirse- sadece taştan heykeller yapmasını değil, taştan bir insan kalbine şekil vermesini, kültürler arasında ki iletişimi, arkadaşlarına ailesine öğretebileceği rus yemeklerini ve daha bir çok şeyi öğrenmiş olarak dönecekti….

Yıl 1960 ve Dimitros Bergualoeva hiçbir zaman Prag’a dönemedi. Tahminen 47-49  yaşında hayata gözlerini yumdu ve hiçbir zamanda bir heykel tıraş olamadı.

 

Bir yolculuğa –bir amaç- için çıkarsınız. Ancak karşınıza çıkan –ki yolculukta çok şey çıkacak- olaylar, insanlar, belki bir aşk, gittiğiniz yerin sizi büyülemesi gibi elinizde olmayan nedenlerden dolayı bir gün bir bakmışsınız, yola çıkarken ki amacınız, artık sizin için sadece yola çıkma sebebi olarak kalıvermiş… Amacınız, sebebiniz olmuş….

 

24 Şubat 2011 Londra

 

Hava bir haftadır olduğu gibi serin. Ağaçların arasında ki parkurda yürüyüş yapan insanlar, Thames nehri üzerinde yüzen ördekler ve şehrin puslu griliği içinde kaybolan aşıklar. Her şey mükemmel. Westmınster’da nehri cepheden gören otantik bir cafedeyim. Londra’nın tarihinin korunmuşluğu ve halkın buna olan saygısına imrenmemek elde değildi. Ben puslu manzaranın tadını çıkardığım sırada Angela her zaman ki meraklı genç kız tavrını takınmıştı, okyanus yeşili gözleri gözlerime değdiğinde, hayatını tek cümle ile özetler misin, diye sordu. Sonra başını iki elinin arasına aldı ve heyecanla dudaklarımdan çıkacak sözcükleri bekliyordu. Bir cümle benim hayatımı anlatmak için çok uzun, dedim. Gözlerini kısarak ve ince dudaklarını büzerek, anlamadım dercesine bir hareket yaptı ve kısa demek istedin, sanırım. Hayır, tamda duyduğun gibi, bir cümle benim yaşamımı özetlemek için çok uzun. Sadece üç kelime yeter. Yalnızca üç kelime mi, dedi tüm algılarını üzerime doğrultarak. Hadi söyle artık o sihirli üç kelimeyi. Geçmişimin özeti üç kelime şu; KÜÇÜK SOKAK LAMBASI.

 

Angela kahvesinden bir yudum aldıktan sonra, bakışlarını üzerimden çekerek tavana baktı ve Tanrım bu ne saçmalıyor diye iç geçirdi. Bir iki dakika sustuk. Angela sağ elini yanağıma koyarak, bana bunun ne demek olduğunu anlatır mısın, dedi. Evet bunu kesinlikle yapacaktım.

Gün griliğini yitirmiş, karanlık şehrin üzerine çökmeye başlamıştı. Kahveleri tazeledik, gece uzun sürecek gibiydi…

 

 On iki yaşlarında hayal kurmayı henüz yeni öğrenen bir çocuktum. O güne dek hayal kurmamıştım hiç. Haritanın kuzeyin de Karadeniz’e yakın bir şehrin, etrafı dört dağ ile çevrili şirin bir kasabasında, göl yatağına yakın, etrafı kavak ağaçları ile çevrili, arkasında yaklaşık üç yüz metre ileride çam ormanlarının başladığı, kısaca ülkemde ki okumuş, okumamış herkesin emekli olduktan sonra oturmayı düşlediği iki katlı bahçe içinde, etrafında başka hiçbir ev olmayan  beyaz bir evde oturuyordum. Okuldan döndükten sonra göl çevresinde biraz ata biner, köpeğimle oynardım. Gece olduğunda ise tavan arasında ki küçük ama güzel odamın ahşap penceresi önünde oturur karşıda ki ormanın içinde bizim farkında olmadığımız çok yaşamın olduğunu düşünürdüm. Eve gelmek için beş yüz metre kadar toprak yolu geçmem gerekiyordu. Yol üzerinde evin bahçe kapısının  yanında küçük bir sokak lambası vardı ve etrafta başka hiçbir ışık yoktu. Ormanın bu sessiz karanlığı içinde o küçük sokak lambası etrafı güneş gibi aydınlatıyordu.  Aslında o sadece elinden geleni yapıyordu. Gücü yettiğince gecenin o dehşet verici karanlığı ile savaşıyordu. O karanlığın içinde minik ateş böceklerinin ışığını bile yüzlerce metre öteden seçmeniz mümkün. Bu farkındalıktan sonra okul yaşamın sona erene dek ahşap penceremin önünde oturdum ve küçük sokak lambasının mücadelesini izledim. Bu mücadele gençliğimde ve devamında ki yaşamımda benimde hayat mücadelem-yaşam felsefem- olmuştu. Sen elinden geleni yap. Bırak dünya ne hali varsa görsün. Sonra elimden geleni sonuna kadar yapmış olmanın verdiği huzur ile geceleri uykum kaçmadı hiç ve yaşamımın her anında haklı bir gurur hissetmemi sağladı. Ve her gün daha çok güçlendiğime emindim. Çocukluk çağımda onlarca kişisel gelişim kitapları okudum, eğitici film ve belgesel izledim, ancak asıl ilham alınacak şeyin kişisel gelişim kitaplarını Amerika’da ki malikanelerinden yazan o profesörlerin arabalarının markalarının ya da rahat para kazanmalarının olmadığını anladım. O günden sonra hiç kişisel gelişim ya da yönetim kitabı okumadım. Çocukluğumu doğa ile iç içe geçirdiğim için diğer birçok insandan daha şanslıydım. Çünkü; taştan binaların ve kaldırımların içinde ne kadar bir çocukluk yaşayabilirdi ki insan. O andan sonra tek başıma doğada –ormanda- gezintiler yapamaya başladım. Her gezimden sonra on tane kişisel gelişim kitabı okumuş kadar şey öğrenip evime dönüyordum. Çünkü; doğal yaşam Dünya’nın yek gerçeğidir. Doğanın el değmemişliği, hayvanların, iklimlerin sistemi insana ne için yaşadığını çok iyi anlatıyor. Doğadan uzaklaştıkça –insanlar- sertleşiyorlar. Şehirlerin kalabalıkları, iş yaşamımın stresi içinde saygıyı, sevgiyi, -yaşam amaçlarını- unutup. Dünya’nın somut mavalları içine dalıveriyorlar. Bende –şartlar- doğrultusunda büyük şehirlerin içinde, yaşamak ve –yaşayabilmek- için çalışmak zorundayım ancak çocukluğumda doğanın ve küçük sokak lambasının bana kattığı kişilik sayesinde kendimi bu yalanlar içinden uzak tutabiliyorum –ya da kendimi kandırıyorum- ne fark eder. Başımı huzurla yastığa koyabildikten sonra. Her yıl kış aylarında yine doğaya giderim, yalnız. Yanımda sadece-yalnızlığımla- beraber. Orada balık tutarım, vahşi yaşamın sevecen hayvanlarını dinlerim, rüzgarda uçuşan ağaç yapraklarını izlerim. Bu benim için bir meditasyon, geri kalan günler için iyi bir motivasyon oluyor. O günlerde, beyaz evimin ahşap penceresi önünde küçük sokak lambasını izlerken Dünya’nın en çok turist çeken şehri Londra’nın merkezinde olabileceğimin hayalini hiç kurmadım. Çünkü; insanlar hayallerini asla gerçekleştiremezler. Yalnızca hedefler gerçek olur. Hayal ettiğim yerdeyim diyorsa bir kişi –inanın onun hayal gücü erişebileceği kadar sınırlıdır-. Benim hedeflerim var. Her geçen gün bu hedeflere bir adım daha yaklaşıyorum. Hayalimse oldukça ürkek ve yalnızca Tanrı’ya ait…

 

Sözlerimi bitirdiğimde, Angela; ellerine kelepçe bağlanmış bir mahkum gibi gözlerime bakıyordu. Belki anlık bir pişmanlık, suçluluk ya da şaşkınlık yaşıyordu. Az sonra yaşamım hakkında en azından bazı şeyleri öğrenmiş olmanın verdiği mutlulukla gülümsedi. Küçük sokak lambası demek dedi, saçında ki tokasını düzelterek. Benimde bir küçük sokak lambam olsaydı keşke. Emin ol Angela, yaşam sana da bunu verdi, ancak önemli olan bunun farkında olabilmek, hayatın sana gönderdiği işareti algılayabilmek. Senin ülkenin kültürü çok farklı –sizin geçleriniz- çok fazla mücadele etmiyorlar. Fazla düşünmüyorlar, sistem sizin yerinize her şeyi düşünüp, sunuyor. Buda mücadele gücünüzü azaltıyor. Benim ülkemde mücadele ruhu olmayan bir kişi –bu milyoner bile olsa- alt üst olur. Angela; ben Bodrum ve Marmaris’te tatil yaptım ama insanlar senin anlattığın gibi değiller, dedi. Bak Angela yine hep yaşamın görünen yönünü düşünüyorsun –ki zaten asıl mesele görünmeyeni görebilmekte-. Tatil merkezlerinde ki yaşam ile Mezopotamya da Anadolu da Karadeniz’de olan yaşam bambaşka. Bu sözlerimden sonra Angela tekrar Türkiye’ye gelmeye söz verdi. Ancak; bu kez görmek istediği yer küçük sokak lambası ve Yedigöllerdi…

 

Gece sona erdiğinde eve döndük,  pek konuşmadık. İkimizde düşünceli bir halde aynı Dünya’nın –başka- insanları, sarılarak uyuduk.

 

Gün kaldığı yerden tekrar başladığında Angela, kahvaltı masasını çoktan hazırlamıştı. Richmond’un savaş öncesinden kalma dar sokaklarına bakarak kahvaltı yaptık. Gün bu kez her zaman olduğunun aksine güneşliydi. Tüm insanlar parklara hücum ediyordu. Kahvaltı sonrası Londra merkezde bulunan hyde parka gittik. Türkiye’ye dönmeme sayılı günler kalmıştı. Angela; her fırsatta burada kalmamı söylüyordu. Bunu yapamazdım. Çünkü; buraya geliş amacım bir kıza aşık olmak değildi. Elbette aşk –istediği- zaman karşımıza çıkabilir, bunu kontrol edemeyiz. Ancak bir şeyler benim kontrolümden çıktığında nefret ediyorum. O zaman hayatın beni esir aldığı hissini fazlası ile derinde yaşıyorum. Belki de doğru olan –akışına- bırakmaktı. Ama bunu yapamazdım. Neden olduğunu bile bilmeden.

Parkta biraz yürüyüş yaptıktan sonra, bir bankta oturduk. Sincapları sevmek için biraz uzaklaştım ve orada oturan Angela’ya baktım. O kadar masumdu ki yavru bir ceylan gibi ürkekti bakışları, ama bir dağ kadarda güçlü ve aşılması zordu. O etrafa bakarken bende onun kusursuzluğunu seyrediyordum. İnce dudakları ve okyanus yeşili gözleri bir birini tamamlıyordu. Siyah dalgalı saçları omuzlarından aşağı doğru döküldüğünde Rönesans döneminde ki usta bir ressamın elinden çıkmış bir tablo gibi büyüleyici görünüyordu. Belki ona çoktan aşık olmuştum. Ama bunu içimdeki –bana- anlatmak öyle zordu ki. Sonra bir an düşündüm ve kendime dedim ki ; Benim yaşamım hiçbir zaman çek sanatçı Dimitros Bergualoeva gibi sonlanmayacak.

 

Parktan çıktıktan sonra national history müzesini dolaştık. Angela elimi bir an olsun bırakmamıştı. Her boşlukta gözleri gözlerimin içinden geçerek ruhumu okşuyordu. Akşam yemeğini Soho’da ki bir çin lokantasında yedikten sonra eve döndük. Angela bana kızgındı. Burada kalmadığım için. En azından bir hafta daha. Ancak bunu şiddetle reddediyordum. Çünkü; bırakın bir haftayı bir gün bile daha fazla kalırsam, onun için Dünya’yı ve tüm yaşamışlığımı feda edebilirdim. Gitmekte kararlı olduğumu ona söyledim, yine ve yeniden, bu kez gözlerimde ki kararlılığı daha çok hissetmişti. Anlamsızca yüzüme bakıyordu. Beni anladığını –ya da anlamak istemediğini- biliyordum. Tıpkı diğerleri gibi. Ancak; hayatımı başkalarının ne düşündüğünü düşünerek geçiremezdim. Gece ilerlemişti artık, Angela suskundu. Neredeyse iki saattir hiçbir şey söylemiyor, yüzüme, saçlarıma dokunuyordu. Masum güzel, tüm masumluğunu takınmış bir halde uykuya dalmıştı…

 

 

Üç gün sonra; Luton Havaalanı dış hatlar bekleme salonu,

 

Angela, suskundu ve yüzüme bakıp ağlıyordu. Okyanus rengi gözlerine ağlamak hiç yakışmıyordu, buna sebep olduğum için üzgündüm, ancak kalamazdım, kalmamalıydım, geride beni bekleyen bir yalnızlığım, gelecek hedefim, ruhumun toprağa düşme sebebi, kaldırım taşlarına sakladığım sırlarım vardı. Vazgeçemezdim. Angela’yı yaşlı gözlerle neden burada bıraktığımı bilmiyordum. Ya da cevabı duymaktan ürküyordum. Onu da götürebilirdim, yada, belki de, sanırım, dır dır dır…..

Dünya’ya meydan okuyan ben, aşık olamamış bir halde İstanbul uçağının  kalkacağı kapıya doğru yürüdüğüm anda Angela’nın gözlerine son kez baktım ve onun gözlerinde Küçük Sokak Lambasını gördüm. O elinden geleni yapmıştı. Bense … yine ve yeniden … bilmiyorum…

 

Hayatta hiçbir şey aynı kalamaz. Bazen sen değişirsin, bazen hayat ve sonra  tam tersi…

 

ŞUBAT 2011

Londra – İstanbul EC1044 Sefer sayılı uçağı

Tahminen Avusturya hava sahası

 

Firkan Gülaydın  

Küçük Sokak Lambası
Küçük Sokak Lambası
Küçük Sokak Lambası
  • Son Eklenen Yorumlar
  • beni alıp götüren ve tüm o duyguları veren bir yazıydı.ustam iyiki varsın.sabırsızlıkla yeni yazını bekliyorum.kalemine sağlık
    emel yasar tarafından , 19.09.2011, 20:01 tarihinde yazılmış.