Köpüksüz Dünyayı Satan Adam- III
VIII.
Sevdiğin yaşamı terk edip gitmek için, kaç köpüksüz biranın vereceği cesarete ihtiyacın var?
Ne kadar şanslıyız ve bundan haberimiz bile yok, öyle değil mi? O gece sen dairene döndükten birkaç saat sonra biz -eski dostların-, uzaklarda bir başka barda toplanmıştık. Yeryüzünü değiştiremeyeceğini ve elinden tek gelenin çekilen acıları bir nebze azaltmak olduğunu bilen sen, sessiz ve itirazsız çekip giderken köpüksüz dünyadan, biz elimizde birer bira o gün oturduğuna benzer bir tahta masaya oturmuş yaşamı kutluyorduk.
Kim bilir belki o gün yanında olmadığımız halde, orada olduğumuza yemin eden bir eski dostumuzun sözlerine gülümsedik. Çakırkeyif evimizin yolunu tuttuk, karanlık ve kirli sokaklardan geçerken onu hatırladık belki de, kim bilir, kim bilebilir? Harcanmış yaşamları düşündük. Yaşama açılması gereken kapıların, tek tek kapanışını. Kim bilir belki biz de o kapılardan birini kapatmıştık günün birinde.
Ama artık hatırlamıyoruz.
Öldüğünü öğrendikten kısa bir süre sonra, gizlice uğradık evine.
Görüntüde yakınlarını teselli etmekti amacımız, ama hepimiz biliyorduk, gerçekte hayatta olduğumuzu hissederek kendimizi teselli etmek istiyorduk. İçeriye girdiğimizde, orada nasıl yıllarını geçirdiğini düşündük sessizce. Akıp giden zamanı, yılları hissedebildik mi gerçekten?
Değer verdiğini bildiğim bir eşyaya elim değdiğinde, eşyalarının senden uzun ömürlü olduğunu düşünerek içim titredi. Ölmüş olmanın, seni benim için daha önce hiç olmadığın kadar canlı kıldığını şaşırarak fark ettim.
Tam olarak ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Belki diğerleri gibi seni de hedef seçen güçlü bürokrasi yok etti ve olup biteni örtbas etti. Ortada bir komplo olduğunu kesin olarak bilsek bile ne gelirdi elimizden, üstelik umursar mıydık?
Doğamıza yerleşmiş iki davranış kalıbı var: İlki, güçlü olanın her türlü gaddarlığını affetmek, güçlü olanı temize çıkarmak için bahaneler yaratmak. Diğeri, güçsüz olanın başına gelen vahşeti umursamamak, unutmak, unutturmak.
Suçluluk duygusu insana bağlılık vermeli mi? Hayatta olan dostlarımızı dışlayıp, ölmüş olana bağlanmanız ne garip. Neden şimdi merak ediyoruz yaşıyor olsaydın günlerini nasıl geçireceğini, neler yapacağını? Bugünün dünyasına senin gözlerinden bakmayı denememizin ne anlamı var?
Ama bu ayrıntıları nereden bileceğiz ki biz? Üstelik adı üstünde, ayrıntı bunlar. Boş verelim, biz yine her zaman olduğumuz gibi basit ve ilgisiz olalım. Hayatın ucuz, haksızlıkların devasa olabildiği bir dünyada yaşadığımızı, senin de bir zamanlar aynı havayı solumuş olduğunu hatırlayarak avutalım kendimizi.
Unutalım sana neler olduğunu. Yaşamın önümüze sürüldüğü haline şükredelim, derin bir ’böyle gelmiş, böyle gider’ çekerek köpüksüz biramızın tadına varalım.
Gücü güçsüzlüğünden gelen, köpüksüz dünyayı satıp giden dostum. Seni anlıyorum. Bil ki, burada her şeye rağmen senin adına, sessizce yaşamı kutluyorum.
IX.
“Hayır, tek gerçek dostun olan ’son’ böyle olmamalıydı, olmamalı” derken yakalıyorum kendimi. Biramı tahta masanın üzerine koyarken, hikayenin tamamlanması için bir sürprize ihtiyaç olduğunu hatırlıyorum.
Çakırkeyif evimizin yolunu tutmak üzereyiz ve anlıyorum ki artık yola çıkmak için çok geç. Zihnimi yakan bir durugörü beni olacaklardan haberdar ediyor, titremeye başlıyorum.
Çevreme baktığımda, hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu fark ediyorum. Son içkilerin söylenmesinden bu yana bir hayli zaman geçti. Barda herkesin keyfi yerinde. Biri saatlerdir tahta sıralarda oturmaktan tutulmuş bedeninden yakınıyor, biri sıcak yatağını özlediğini her haliyle belli ediyor, bir diğeri yanındaki kadını dairesine gelmeye ikna etmeye çalışıyor.
Sonra aniden, elinde yarısına kadar içilmiş bir bardak bira ile sen beliriyorsun karşımızda. Yüzün bembeyaz ve ölümün kurtları üzerinde dolanıyor. Kan çanağı olmuş gözlerini üstümüze dikiyor ve susuyorsun.
Nereden geldiğini anlamıyoruz. Belki en başından beri oradaydın. Patlak bir hoparlörün ardında yalnız başına duran sendin. Veya bir süredir iç gıcıklayan iniltilerin geldiği tuvaletlerden birinden çıkıp geldin belki de. Taşlaşmış bir halde, karşımızdaki görüntüye inanmamakta ısrar eden gözlerimizin esiriyiz.
O an çalan müzik susuyor ve anlıyoruz ki artık yenisi başlamayacak.
Müziğin bittiği, ışıkların kapanmak üzere olduğu an bu.
Sen gözlerini üzerimize dikmiş, bekliyorsun. Kısa bir süre sonra, gerçekliğin izin vermemesi gereken bu oyuna biz de katılıyoruz. Bir ses, bir söz duymak istiyoruz senden, gerçekten orada olduğuna inanmak istiyoruz.
O zaman uzaklardan bir ses duyuyoruz, tuhaf, ses belki de çok yakınımızdan geliyor. Nazik ve yumuşak. Söylediklerinin her kelimesi unutulmasın ve zihinlere kazınsın ister gibi, yavaş yavaş konuşmaya başlıyorsun.
“Bir süredir uzaktan yüzlerinize bakıp, düşüncülere dalıyorum. Bilir misiniz burası sizden çok önce de, böyle dolup taşardı. Size benzer kişiler, ettiklerinize benzer sohbetler ederlerdi. Çok yüzler gördüm sizler gibi ölümlülüklerine unutmuş.”
Elindeki köpüksüz biradan son bir yudum daha alıp, bardağın içinde kalanı hızla kapının olduğu yöne doğru fırlatıyorsun. Bu hareketinle aramızdan birinin, kimsenin dikkatini çekmeden sıvışmaya çalıştığını anlıyoruz. Zavallı, acı bir feryat ile geri çekiliyor. Bardağının içinde asitli bir sıvı varmış ve cildinde yanıklar açılmış gibi yere düşüyor, acıyla titremeye başlıyor. Sen kaldığın yerden devam ediyorsun:
“Neden bir hayalet görmüş gibi yüzlerinizin altüst olduğunu anlamıyorum. Takmayın beni kafanıza, zamanınızı doldurun. Gerçek değilim ben, tıpkı sizler gibi. Aramızdaki tek fark, ben durumumun farkındayım, ya sizler?”
Alkol kokan nefesinin sıcaklığını yüzümde hissediyorum. Sakin başladığın sözlerine, giderek öfkenin kırmızısı karışıyor. Sesinin şiddeti yükseliyor, sözlerinin sonuna yaklaştığında boğuk ve kaba bir hırıltıyı andırıyor.
“Yine de ara sıra sorun kendinize: O kadar kıymet verdiğiniz yaşam, yarattığınız çok değerli dünya bundan mı ibaret diye. Doğrularınız ve yanlışlarınız, yerden yere vurduklarınız ve yücelttikleriniz bunlar mı? Sınırlar çizerek dev bir hücre içine hapsettiğiniz yaşamlarınızı bozdura bozdura harcayın, çekinmeyin hiçbir şeyden. İçinde bana ait bir yer bırakmadığınız dünyanın keyfini sürün. Yalanlardan oluşan doğrularınızı, yaşama düşman ahlakınızı, basmakalıp düşüncelerinizi, küçük çıkarlarınız için otoriteyle işbirliği yapan kişiliğinizi başınıza çalın!”
Sonra sarhoşluktan yalpalayarak barın tek çıkış kapısına yaklaşıyorsun. Heybetli vücudunu önümüze bir set gibi çekip, sırtını kapıya yaslıyorsun. Yüzüne, içindeki şeytanı ve meleği aynı anda dışa vuran tehditkar bir gülümseme geçirip, elinle beni çağırıyorsun yanına.
O geceye dair son hatırladıklarım, anlamını görmemekte ısrar ettikleri gerçekliğin bildikleriyle sınırlı kalmadığını yüzlerine haykırışın ve kapıyı arkamızdan kapatırken onlara ateşten bir gece vaat edişin oluyor:
“Yalnız size bir haberim var... Kimse buradan sağ çıkmayacak!”

Kullanım Şartları
Künye
Turgut Uyar Şiir Yarışması Ödülü
Site Haritası
İletişim












