Mevsimsiz
Benceajans
Ozan Uğraş - Requiem

Köpüksüz Dünyayı Satan Adam - I

 

"κατα τον δαιμονα εαυτου"

Son libertine

 

I.

Seni, varoluşunun en kayıtsız anında düşlüyorum: Taksim’de tahta masaları dar bir sokağa bakan, Macarca’dan dilimize geçen 19 kelimeden biri olan ‘salaş’ ile tanımlanabilecek bir barda tek başına, ikinci biranın sonlarında.

Ilık bir akşamüstü, hava henüz kararmamış. İçmeye başlamak için erken bir vakit; barda senden başka, topu topu beş kişi var: Tezgahın arkasında bardakları yerleştiren bir genç kadın, bir diğer köşede, 55 ekran bir televizyonda play-station oynayan iki genç, arkalarındaki masada laflayan bir çift.

Günün o saatinde, o barda ne işin var? En son Fransa’da olduğu duymuştum. Sonra da kayıplara karıştığını. Seni oraya mucizevi bir rüzgarın attığı besbelli. Sosyal yalanlarla damarlarından yaşamını sülük gibi emenlerden kaçıp, soluğu seni kimsenin rahatsız etmeyeceği o barda mı aldın?

Dikte ettikleri saçma yaşamdan bunalmış olmalısın. Kendin olamadığın bir yaşam, sana ait sayılır mı? O vakte kadar içtiğin iki bira bile gevşetememiş seni, tartışma zihninde devam ediyor.

Aylar sonra ilk defa, birkaç saatin sana ait. Henüz alışamadın bu aşırı dozda özgürlüğe. Boş bakışlarla barın boyası gibi, yer yer sıvası da dökülmüş duvarlarını süzüyorsun. Müzik gruplarının albüm kapakları ve konser afişleri gözüne çarpıyor: Pearl jam, no code albümü. Alice in chains konseri, kim bilir hangi şubatın yirmisinde, kim bilir nerede.

Tezgahın arkasındaki tabela salaşlığın İngilizce ifadesi: “Hot beer lousy food bad service welcome have a nice day.” Alt alta satırlar, noktasız, virgülsüz. Lök diye konuldukları halleriyle. Ne yazık ki, önündeki birayı ve sürdüğün yaşamı birebir tarif ediyor.

Bakışların barmenle karşılaşınca, yalnızlığından utanır gibi oluyorsun. Düşünmeksizin yeniden duvara dönüyor yüzün, bu sefer bir panoya dizilmiş fotoğrafları incelemeye başlıyorsun.

Fotoğrafların bir kısmı, olasılıkla barı açan gençlere ve onların arkadaşlarına ait. Bazılarıysa en az 50 yıllık, eski İstanbul fotoğrafları. Eski binaların önünde, sokaklar veya meydanlarda, bar veya konser mekanlarında çekilmiş oldukları belli, tek tük genç kadınların ve onlardan daha sıklıkla sakallı/ sakalsız adamların görüntüleri. Fotoğraflarda veya altlarında, fazla bir şey açıklamayan yazılar mevcut: “Mesut insanlar fotoğrafhanesi, deli şişman konseri, Pendor İsmail bey."

Eski ve yeni fotoğrafların yan yana gelmesiyle ölüler ve yaşayanlar birbirine karışıyor. Kimi kemiklerine kadar ölü, kimi belki de kısa bir süre sonra barın kapısında belirecek yüzler. Yaşadıkları zamanın ruhunu yaşatan ifadeleri ve sesleriyle konuşuyorlar seninle. İnsanın ve yaşamın ne olduğunu fısıldıyorlar kulağına...

Farklı çağların, farklı objektiflerine çevrilmiş onlarca yüz, garip bir ruh haline sürüklüyor seni. Zamandan ve mekandan sıyrılmış bu yüzlerin tek ortak özelliği tanımadığın, hayatında bir yerleri olmayan kişilere ait olmaları. Yine de tek tek inceliyorsun her birini. Onların zihinlerinin içine girmeye, onların gözlerinden yeryüzünü görmeye çalışıyorsun. Biliyor, anlıyor, hissediyor, boşlukları tamamlıyorsun.

Yerimde başka biri olsa, vakit geçirecek bir şey bulamadığından fotoğraflara uzun uzadıya baktığını, onlarla oyalandığını söylerdi.
Oysa şimdi, bu garip davranışının farklı bir sebebi olduğunu açık seçik görüyorum. Bu, varoluşunun temel şifresini açığa çıkaran bir gizem.


II.

Çocukluk yıllarında yatıyor bu gizemin cevabı. Hepimiz en küçük yaşlarımızda hayatla başa çıkmak için bir takım düşünce kalıpları geliştiriyoruz ve farkında olmadan bunları tüm ömrümüzce sürdürüyoruz. Asker babanın öfkesi ve cezalarıyla kışlaya çevirdiği bir aile ortamında, tek huzurlu limanı yaşamın sırrının peşine düşmekte buldun. Ölümün ne olduğunu anladığında, gerisi çorap söküğü gibi gelecekti.

Fakat ne denli hızlı koşarsan koş, hedefin uzağında kalıyordun. Sonunda, algının kapılarını teknik ve sentetik yollarla kırarak açmaya karar verdin.

Anların sonsuza dek değişmeyecek izleri -görüntüler- sayesinde, yaşama sahip olabileceğin yönünde çocukça bir hayale kapılmıştın. Belki ilk gençlik yıllarında sinemaya ilgi duymanın sebebi buydu.

Yaşamı hiçbir çarpıtmaya uğramadan yansıtan, seçilmiş anların yönetmeni olmanın hayali içini kemiriyordu. Karelere hapsedilen anların var olmaya devam ettiklerine, yaşananın somut bir kanıtına dönüştüklerine inanırdın. Geçip giden hayatı elinde tutabilmek için, sadece ayrıntılara büyüteçle bakman yeterli olacaktı.

Ölümlü olduğunun bilincine vardığın çocukluk yıllarından sana kalmış bir miras bu. İnsanı hayvanlardan ayıran en önemli bilgiye ulaşmanla, bu gerçeğin yarattığı endişeden bir şekilde kurtulmak zorundaydın. Zamanla bu savunma mekanizması, üstünde düşünmeksizin sürdürdüğün bir arayışa, bir alışkanlığa dönüştü.

Umutsuz bir anlamı yakalama arayışı, hayata sahip olma çabasıydı bu. Yakaladığın anlamı başkalarına aktarabildiğinde, gerçekten sonsuza dek yaşamış olacaktın. Ama bunun gerçekleşebilmesi için önce ortada nesnel, elle tutulur bir anlam olması gerekli.

Sanırım o gün ilk kez, bu hayalin saçmalığını fark ettin. Anladın ki, suyu avuçlarında tutamayacağın gibi, elinden kayıp giden yaşamı da görüntülere hapsetmenin, hayata sahip olmanın imkanı yok. Geri dönüşsüz bir oyun bu.

Bu düşüncenin izini sürdüğünde, daha büyük bir keşifle sarsıldın. Eğer yaşam içinden geçildikten sonra tüm değerini yitiren, tekrarlanamayan anlardan oluşuyorsa... Ve eğer senin fotoğraflara bakarken hissettiğin gibi, anlar dışından bakana bir anlam ifade etmiyorlarsa... Anlam hiçbir zaman orada olmamış olabilir miydi?

O anda karşındaki siyah beyaz yüzler, kulağına yaşamla ilgili bir büyük sırrı fısıldadılar. Dediler ki: “Ne o fotoğraflarda, ne de hiçbir fotoğrafta bulamayacaksın aradığını. Ne edebiyat, ne müzik, ne felsefe, ne de hiçbir düşüncede. Hatta yaşamın kendisinde bile. Çünkü o yok, hiçbir zaman var olmadı. Onca yaşamda, aslında hiçbir yaşamda fazladan bir değer, bilmediğin hiçbir anlam yok.”

Kanını donduran bu yanıtla, oturduğun masaya çakıldın kaldın. Cevap buydu, gerçek buydu. Terk edilmiştik, hiçtik. Bunu neden daha önce düşünememiştin?

Soğuk ter damlaları sırtından aşağıya süzülüyor. Ancak uzun yolculukları tamamlandığında, yaşadığın şokun etkisinden kurtuluyorsun biraz. Hızla, cep telefonunun bir istiridye gibi yana doğru açılan kapağını kaldırıyorsun. Parmaklarının ucunda beliren tam klavyeyle, bu fikri yazıya dökmeye başlıyorsun. Al sana paradoksun katmerlisi: Hayatın hiçbir anlamı ve değeri olmadığı sonucuna vardığın fikirlerin gelişim sürecini, başkalarıyla paylaşmaya değer bularak yazmaya başladın.

İşte o anda seni düşlemek, gerçekten keyif veriyor bana. Bu kez sana daha yakından bakıyorum: Uzun zamandır bir çocuk gibi kısa kestirdiğin saçlarını, uzamaya bırakmışsın. Sana çok yakışan sakalı da yeniden bırakacak mısın? Son gördüğümden bu yana, biraz kilo mu verdin? Yüzün solgun ve kederli. Kulağın çalan müzikte, zihnin sorgulamalarda kayıp. Elinde, düşüncelerinin hızına yakalama derdiyle parmaklarının üstünde uçuştuğu cep telefonu. Önünde, çoktandır tahta masanın bir ucunda unuttuğun bir bardak bira. Bu ülkede servis edilmesine alıştığın haliyle: Köpüksüz ve yeterince soğutulmamış.

Yeryüzünde her zaman, her yerde bir yabancı olmayı başarmış olan sen, bu halinle o barın doğal görüntüsüne o kadar aykırı düşüyorsun ki. Yine de göze çarpmıyorsun. Fark edilmemenin, dikkate alınmamanın muhteşem özgürlüğünü yaşıyor ve şu anda okuduğum satırları karalıyorsun. Yazarken biricik varoluşunun dışındasın ve kendinden daha büyük bir bütünün parçasısın.

Bu halinle, benim için hayatta olan birinden daha gerçeksin.