Mevsimsiz
Benceajans
Perihan Baş - Şiir Tuttu Elimden

“ÖPÜŞTÜK, DUDAKLARIM ÖLDÜ”

“ÖPÜŞTÜK, DUDAKLARIM ÖLDÜ”

 

 

Çenesini göğsüne gömmüş bir ağaç gibi karşılıksız açan çiçekleri düşünürken bizim iyi niyet uzmanı Hüsen içeri girer ve beni kitapların arasında öyle savunmasız görünce;

 

 

-Oğlum  bu ne ya, bak seni gene içeri atacaklar, demedi deme

-Niye ki Hüsen, gene ne oldu da hiddetlendin?

-Şu okuduğun kitaplara bakar mısın, hala devleti devirme işiyle uğraşıyorsun

-Kimseyi devirmeye uğraştığım falan yok. Hem ben zaten hep içerdeydim Hüsen. Tünel kazıp özgürlüğe kavuşma düşleriyle geçiyor ömrüm. Ayrıca biz kakao ülkesinde yaşamaya alıştık artık, değil mi, üzülme benim için.

-Ee ne o zaman bu saç sakal birbirine girmiş siyah ve beyazın çatışması gibi, bohem mohem yeter artık dostum, yeter.

-Bu aralar beynimi afyonlamak için karşılıksız mutluluklarla ilgileniyorum. Okuduğum kitaplar da zenci bir kedinin öykülerini anlatıyor. Edgar Ellen Poe’ ya özendim biraz. Saçımda başımda gördüğün şeylerse kül bulutu, eski bir alışkanlık, aksesuarlarım, rahat ol.

-Tamam, tamam inandım, bizdensin yani artık. Unutma, gençliğini teslim ettiğin, o sorgucuların alkol ve sarımsak kokan nefesleriyle geçirdiğin günleri, sakın unutma.

-Unutmam, Hüsen unutmam. Bugün iyi bir kahvaltı yaptım. Bugün ama sadece bugün, oraya bakıyorum, ihmal ettiğim yere.

-Neresi ki orası?

-Görmüyor musun, bak, orda, bekliyor ona yazmamızı, orda işte. Cümle kurmayı anlamsızlaştıran yerde, aşkın tımarhanesinde. Onu bugün ele vermemi bekliyor, kitabın son sayfasında, olması gereken yerde.

 

 

 

Hüsen, bişi anlamamış bir halde ve her zamanki gibi “ben kaçtım birader” diyerek, olmamış gibi davranmanın çölüne, yani gözlerine biber kaçanların kentine, ölü bir sineği taşıyan karıncaları izleyenlerin kentine, kâğıttan yapılmış çiçeklerin, çiçek kokusu yayan spreylerin evine, acılarını içine atanların unutulduğu, pencerelerinden karanlık sokakların aktığı bir semte doğru yol alır, elinde bayrak gibi salladığı iyi niyet cehennemiyle. Ben kakaomu içip kaldığım yerden devam ediyorum.

 

 

 

Ağzında bir sürü lafla parmaklarını kesen bir filozof, kanatlarını verir misin diye ağlayan, dudakları dökülmüş yaşlı bir bulut bırakıyor dünyanın omzuna, -geçmişim diz çöküyor. Dünya iyi ve adaletli bir yer değil hala Augustinus. Her krallık, kanalı olmayan şehirler bırakıp gitti geçmişinde kalbi olmayanların ülkesine.

 

 

 

Görüntü alanında meme ve bacak yığılması yaşanırken biz burnumuzu kanatan bir şarkıyı lavaboya kusuyoruz; ben ve hiçkimsem. Suların kesilmesi sebebiyle yüzünde erkek sesi taşıyan kadınlar bizi sırtımızdan vurup kelime tarlasına atıyorlar. Kirpiklerim üzüntüden ölmek üzereyken “nereye olursa olsun” adında bir yerde dal değiştiren bir kuşun kanat sesiyle nabzım atmaya başlıyor yeniden.

 

 

Ayağa kalkıp yürüyorum.

 

 

Adres soran bir tabutla karşılaşıyorum, sözü bitmişlerin peşine düşmüş, ölüsünü arıyor canhıraş. Dikkatle yüzüme bakıyor. Yüzüm hayalleri sessizce uykuya batan bir tabela, gözüne uzunları yakılanların durağında. Yoo yo hayır ben değilim diyorum, değilim, ben değilim, bugün olmaz. Kim o zaman diye öfkeleniyor tabut. Dipnotlarını satılığa çıkaran kıdemli bir mezar bekçisine götürüyorum onu.

 

 

 

Ama hala kolumu bırakmıyor, durmadan soruyor. Peki, o nerde diye soruyor, o nerde? Orda diyorum, eski mesleğinde, canını yakacağı birilerini bulabileceği en kolay yerde. İhanetimin üstü kalsın deyip kötülüğün merkezine kolunda yedek ihanetler çantası ile koştuğu yerde. Tanrının halka açtığı duvarına yazdığım yazıları silenlerin bahçesinde. İçindeki beton mahallede ağzında kül varken adımı andırmazlar sana dediğim, ikimizin toplamıyla kirlenen anlamlardan uzak dur dediğim; orda işte. Gürültü satıcılarının çekmecesinde, portföy hesaplarında, zayıfların da güçlü olduğunu bilmeyenlerin semtinde. Saatler kaça kurulmuştu ki diyor tahtasına adımın başharfinin kazındığı tabut. Israrla, itinayla ve tane tane anlatıyorum olup bitenleri. “Sen gittin saatlerin ayarı bozuldu” diyen kimse yok artık diyorum. İnanmıyor kendimi kiraladığım vadilerin rüzgârına. Bana görüntü kayıtlarını gösteriyor. Ağzı ölüm kokan resmi kıyafetli bir kameraman görmüş dudaklarımı“elveda hiçkimsem” derken birine. Öpüştük, dudaklarım öldü diyorum, orda işte, kendi mevsiminde.

 

 

Uzun uğraşlar ve kelime tarlasında edindiğim deneyimler sonucu saygıdeğer tabutu ikna ediyorum. Tabut “aslında Dante’de zenciymiş, siyahî komedyayı yazmış” diyor. Benden çok hoşlandığını itiraf ediyor. Gülümsüyorum. O da okumayı seviyormuş, insanları anlamayı, hümanizmi.

 

 

 

Ve ayrılıyor yanımdan, onu almaya

düşlerimin çatısından.

 

 

 

Metin Akdeniz

10 Nisan 2011

“ÖPÜŞTÜK, DUDAKLARIM ÖLDÜ”
  • Son Eklenen Yorumlar
  • öpüştük dudaklarımız öldü ya da dudaklarımız yoktu- biz kimi öptük Metin
    Mehmet Girgin tarafından , 11.04.2011, 21:29 tarihinde yazılmış.