Mevsimsiz
Benceajans
Gültekin Emre - Göçük

Bir Çift Güvercin

Bir Çift Güvercin

 

 

“En değerli varlığım, biricik çocuklarım,

 

Daha bu sabah, her şeye karşın yeniden beraber olabilecekmişiz gibi görünüyordu. Artık bu mümkün olmadığına göre, hayatım süresince tüm öğrendiklerimi sizlerin de bilmenizi istiyorum. Ne yazık ki sadece birkaç basit kelime yazabilirim, geri kalanını hayatımın bana öğrettiği gibi, sizin hayatınız da sizlere öğretecek.

 

Başlangıçta çok üzüleceksiniz, fakat yalnız olmayacaksınız. Bu bizim için bir teselli ve zamanla sizin için de öyle olacak.

 

Er veya geç sizler de yaşamın, yaşamaya değer olduğunu göreceksiniz. Şunu bilin ki, sonumuz yavaş yavaş yaklaşırken bile bunu celladı bozguna uğratan bir kesinlikte bilmenin huzuru içindeyiz!

 

Yaşamlarınız sizlere kötülüğün ortasında iyiliğin yeşeremeyeceğini; özgürlüğün ve yaşanmaya değer bir hayatı sürdürmeyi sağlayan her şeyin bedelinin kimi zaman çok acı bir biçimde ödendiğini öğretmeli. Dingin bir ruh halindeyiz. Uygarlığın henüz yaşam uğruna yaşamların kaybedilmesi gerekmediğini anlayacak noktaya gelmediğini kavramış ve bizden sonra insanlığın gelişmeye devam edeceğini biliyor olmanın huzuru içindeyiz. 

Sizinle hayatlarımızı tamamlamanın benzersiz mutluluğu ve tatminini yaşamayı isterdik. Son ana kadar yanımda olan babanız size, en değerli oğullarına, tüm kalbini ve sevgisini yolluyor. Suçsuz olduğumuzu ve vicdanımıza karşı hatamız olamayacağını her zaman hatırlayın.

Sizi tüm gücümüzle öpüyor ve bağrımıza basıyoruz.

                                                                     

Sevgiyle,

 

Anneniz ve Babanız,

Julie            Ethel” *

 

 

Sing Sing maksimum güvenlikli cezaevinde oğullarına göndereceği son mektubun altına adını yazdıktan sonra, küçük hücresinin duvarlarına bir kez daha baktı Ethel. Gözleri yaşla doldu. Oğullarını bir daha göremeyecek olmanın tüm acısı içine çöktü.

Mektubu zarfa yerleştirdi, gözyaşlarıyla zarfın ıslanmaması için son bir gayret gösterdi. Islanan zarf birbirine yapışırdı, oysa görevlilerin açıp okumaları lazımdı yazdıklarını, satır satır. Zarf ıslanıp yapışacak olsa, öfkeyle, nefretle veya keyifle zarfı yırtarak açacaklardı. Ne zannediyorlardı, küçük canavar tohumları olarak gördükleri çocuklarına komünist şifreler gönderdiklerini mi?

 

Nasıl bu kadar vahşi ve acımasız olabiliyor insanoğlu? 

 

“Bir cadı avı bu” diye düşündü, “çirkin ve insafsız bir cadı avı. Kim öldürüyor bizi, toplum adına olduğunu söyledikleri mahkemeler mi? Tarafsız olması gereken bir jüri mi? Basında çıkan onca haberden sonra, McCarthy’nin başlattığı komünist avı ile toplum öfke ile doldurulduktan sonra, insanlar ruh hastası paranoyaklar haline getirildikten sonra, tarafsız bir adaletin gerçekleşeceğine kim inanır? Ön yargının hüküm sürdüğü, adaletin çarpıtıldığı bir dünyada yaşıyoruz.”

 

Ethel’in zihninde yargılama sırasında onu ve kocasını öfke ile süzen bir jüri üyesi canlandı. Yaşlı bir kadın. Belki komşularına, çocuklarına ve torunlarına karşı müşfik ve sevecen bir kadındı o. Ahlaklı çocuklar yetiştirmiş, hiç kimseye kötülüğü dokunmamış, toplumun ideal bir bireyi.

 

Ama oybirliğiyle idam kararını açıklayan jüri üyelerinden biri olan o yaşlı kadının yüzündeki öfke Ethel’in aklından çıkmıyor. Eğer sanık sandalyesinde değil de, sıradan bir günde sokakta karşılaşsalar onları nazik bir ses tonuyla selamlayacaktı. Hiç tanımadığı halde, nasıl karar vermişti onların kötü insanlar olduklarına? Atom bombasının sırlarını Ruslara verdiklerini söylediklerinde, bu iddianın ne denli saçma, ne denli gerçekdışı olduğunu düşünmek bile istemiyordu. O yaşlı ve sevimli kadın, içinde, en derinlerinde bir yerlerde gizli olan ilkel, çirkin bir hayvanın bakışlarını yüzüne giyiyor ve birden bire en azılı katilden daha acımasız, en çok kan içmiş Nazi subayından daha gaddar bir yaratığa dönüşüyordu.

 

Fırsat verecek olsalar, o yaşında oturduğu koltuktan fırlayacak, kendi elleriyle parçaları ayıracaktı Rosenberg’leri.

 

Kötü ve iflah olmaz olduklarına dair beyninin yıkanmış olduğu bir politik suçlu grubun bireylerine karşı hissettiği bu öfkeyi o kadına kim veya ne vermişti?

 

Giderek kalabalıklaşan yeryüzünde, insanlar uzunca bir süredir öfke biriktirir olmuşlardı. Öfkelerinin sebebi, anlamını bulamadıkları yaşamdan duydukları mutsuzluklarıydı. Bu öfkenin boşaltılması gereken bir suçlu grubuna ihtiyaç duyuyorlardı. Kan dökmek, sembolik olsa da yıkmak, yanlış olduğunu içlerinde derinlerde bir yerlerde hissettikleri bir şeyleri değiştirmek istiyorlardı.

 

Bu kez hedef seçtikleri zavallı Rosenberg’lerdi. Karıncayı bile incitmeyecek, sevgi dolu güzel insancıklar. Ama bir başkası olsa ne fark ederdi? 

 

Ethel incecik kollarına, kırışmamış cildine baktı. Sağlıklı ve yaşam doluydu, güçlüydü. Bıraksalar uzun ve güzel bir yaşam sürebilirdi. Ama çekip gidecekti dünyadan. Ardında 6 ve 10 yaşlarındaki oğullarını bırakarak.

 

“Daha küçücük onlar, ne yapacaklar bu dünyada yalnız başlarına?” diye geçirdi içinden ve yeniden gözyaşlarına boğuldu. 

 

Biliyordu, yıllar sonra atom bombası sırlarını Ruslara verenlerin onlar olmadığı ortaya çıkacaktı. Julius’ın Ruslar’a pek de önemli olmayan bir takım bilgiler geçtiği, ama yıllardır aktif olarak casusluk yapmadığı, kendisininse olaylarla hiçbir ilgisi olmadığını bir gün herkes bilecek, halk adına işlenen bu cinayetin dehşeti herkesin gözünde gerçek anlamını bulacaktı.

 

Ama önemli olan suçsuz olmaları da değildi. Suçlu olsalardı bile, diyelim ki atom bombası sırlarını Ruslar’a verenler onlar olsaydı, bu idamlarını gerektirecek bir şey miydi? İnsanların birbirlerini öldürecek silahları her zaman vardı. Eninde sonunda ulaşacaklardı Ruslar o silaha, 3 yıl önce, 2 yıl sonra, ne fark eder? Üstelik Ruslar’ın kendilerinin de mahvolmalarına sebep olacak bu silahları kullanacakları da yoktu. Ne yaptığını bilmeyen çocuklar söz konusu değildi, bunlar koskoca devletlerdi.

 

Sorun devletlerin bireyleri öldürmeye karar verme hakkına sahip olmasındaydı, bu ister savaşlar neticesinde olsun, ister idam cezası, ister suikastlar, çalışma kampları veya diğer ölüme terk etme, intihara mecbur bırakma yöntemleri. Devlet dediğin kurum eğer mutlaka bir işe yarayacaksa, işi insanları eğitmek, aydınlatmak olmalıydı. İlkel intikam duygularıyla hareket ederek binlerin, milyonların ölümüne sebep olmak, bu şekilde öfkenin ve bağnazlığın daha da yaygınlaşmasını sağlamak değil.

 

Ethel kendisinin sadece kocasını itirafa zorlamak için tutuklandığını, sonra yaratılan öfke kasırgasında yalan ifade vermeye zorlanan kardeşinin söyledikleri ile idama mahkum olduğunu da biliyordu.

 

“Her şey öylesine saçma, öylesine inanılmaz bir film sahnesi gibi. Tesadüfler, tesadüfleri takip ediyor. Tıka basa dolu bir otelde casus olduğundan şüphelenilen bir adamla aynı günde bulunmamız. Komünist olmamız. Kardeşimin işi. Ama onca sorgulamadan sonra, aslında savcılar da artık suçlu olmadığımızı biliyorlardı. Sadece davayı kaybetmemek için, yukarıdan gelen baskılar sebebiyle jüriyi suçlu olduğumuza ikna etme yolunu seçtiler. Toplumu korku ile baskı altına almak için, bireylerin öfkesini kendilerinden başka bir şeylere yönlendirebilmek için bizim hayatımızı harcıyorlar. Tarihin akışında, insan hiç tahmin etmediği bir figüran haline gelebiliyor. Elindeki tek değerli şeyi –yaşamını- utanmazca çalabiliyorlar. Yapacak hiçbir şey yok.”

 

Ethel’in aklına çocukken tuttuğu bir anı defteri geldi. O zamanlar ne büyük hayalleri vardı hayatı hakkında.

 

12 yaşındayken anı defterine “ 25 yaşıma geldiğimde tüm dünyayı gezmiş olacağım, 30 yaşıma geldiğimde çocuk sahibi olacağım, , 40’ıma çok ünlü bir bilim insanı olacağım. Çocuklarımı annem babam gibi korkuyla değil, sevgi ve bilgelikle büyüteceğim” cümlelerini yazmıştı.

 

Oysa 40 yaşını hiç göremeyecekti. Çocuklarının büyüyüşünü hiç görmeyecekti. Yaşamın eninde sonunda ölümle sonuçlandığını çocukken de biliyordu. Ama böylesi bir sonun başına gelebileceğini en çılgın rüyalarında bile görmemişti. 

 

Cezaevinde geçirdikleri süre içinde hızla yaşlanan Julius’a her bakışında yaşayan bir ölüyü görür gibi oluyordu. Tüm anlamını yitirmiş, yaşamdan uzaklaşmış, yarı yarıya ölmüş birini. Hemen her gün oturuyordu o elektrikli sandalyeye, hemen her gün ölüyordu olanları gördüğünde.

 

Oysa Ethel hala hayat doluydu.

 

Belki bu yüzden o güzel, o güçlü kadının yaşamını elinden ancak zorla alabildiler. Elektrikli sandalyede üç kez verilmesi gerekti akımın. Derin bir yanık kokusu odayı sardığında ve idamı izlemeye gelen konuklar dehşet içinde açılmış gözlerle cezaevini terk ederlerken, hala kalbi atıyor, inatla nefes alıp vermeye devam ediyordu.

 

Bana bunu yapmaya hakkınız yok der gibi...

 

 

 

 

* Julius ve Ethel Rosenberg’in çocuklarına yazdıkları son mektup. 

 

 

 

Bir Çift Güvercin