Günümüz Şiirine Eleştirel Bakış
Günümüz şiiri için, kaba hatlarıyla, farklı iki özellikten söz edebiliriz: birincisi, 1980 sonrası şiirin izlerini hâlâ taşıyor olması; ikincisiyse, yaşamı, dış dünyayı şiire dahil etmesi. Bu iki anlayış, birbirinden ayrı yataklarda akıyor ve bu durum, şiirimizde dönüşümün gerçekleşeceği günlerin yakın olduğunu gösteriyor. 2000’li yıllarda yazılan bazı şiirlerde dış dünyanın yeniden filizlenmesinin şiirimizi yücelteceğini ve bunun işaret fişeklerini gördüğümü söyleyebilirim. 1980 sonrası şiir, tarihsel ve sosyolojik nedenlerle eski gücünü yitirmeye başlamıştır artık. Ama yine de şu anda şiirde egemen olan anlayış, hâlâ 1980 sonrası şiirin getirdikleridir. Peki, nedir bunlar? Bunlara geçmeden, bir gerçeğin altını çizelim:1980 darbesinin insanımızı adeta budadığını, her anlamda yozlaşmanın başlangıcı olduğunu biliyoruz. Adı geçen darbe sonrasında yazılan şiir, bu yozlaşmadan doğal olarak nasibini alacaktı ve öyle de oldu.
Bu kısa saptamadan sonra, günümüz şiirinde gördüğüm ve beni rahatsız eden bazı kara lekelere değinmek istiyorum:
Küreselleşme maskesiyle kültür emperyalizminin dayattığı postmodern sanat, dünyanın anlaşılamaz ve yorumlanamaz olduğunu ileri sürmektedir. Bu anlayışa göre, dünyayı değiştirme çabaları yersizdir. İşte bu, postmodernizmin tutucu yanıdır. Emperyalist güçler postmodernizmle sanatı da teslim almak istiyorlar ve bu çabalarında büyük çapta başarılı oluyorlar da. Örneğin, şairin kendisinden başka hiç kimseyi ilgilendirmeyen dizeleri, bu dönemin postmodern şiirleridir. Yaşamda karşılığı olmayan, yani dönüştürülemeyen imgelerle sayıklamalar, son otuz yıldır baş tacı edildi. İskeletsiz, yapay, içtenliksiz, kimliksiz, taklit dolu şiirler yazıldı bu dönemde. Edebiyat yapmak oyun sanıldı. Şiirin de kompozisyonu olduğu unutuldu. Şiir ve dille dalga geçildi. Ama tam burada, sözlerimin başında da belirttiğim gibi, yaşamdan beslenmeyi ilke edinip postmodernizme başkaldıran şairlerde 2000’li yıllarda artış olduğunu memnuniyetle söylemek isterim. Şiirimiz üstündeki kara lekeleri kaldıracak olan, işte bu şairlerdir. Bu şiir toplumcu ya da toplumcu-gerçekçi şiir değildir; daha geniş açılı olan toplumsal şiirdir; yani bunalım edebiyatını reddeden, dış dünya kokan şiirdir. Kökleri yaşamdan beslenmeyen şiir olabilir mi? Olabilir elbette. Divan şiirimiz, yaşamdan beslenmeyen ve kalıplaşmış sözlere (mazmunlara) dayanan şiir anlayışının genel olarak egemen olduğu bir dönemin ürünüdür. Yazılanlar şiir miydi? Evet. Örneğin, sevgilinin kaşları yay, kirpikleri ok gibi olmalı. Sevgilinizin kaş ve kirpikleri bu özellikleri taşımasa da siz böyle yazacaksınız. Bu ve buna benzer kalıplaşmış sözleri değiştirmek olanaksız. Gerçeği dönüştürmek yok; çünkü ortada gerçek yok. Gerçek olmayınca, doğal olarak, ortada yaşam da yok. Divan edebiyatında, yaşanılanı yansıtmayan kalıplaşmış sözler yapay dönüştürmeyle oluşturulmuş ve bu sözler edebi sanatlarla yoğrularak çok başarılı şiirler de yazılmıştır. Yani, kökleri yaşamdan beslenmeyen şiir olabiliyor demek ki. Divan şiirinden sonra gelen Tanzimat şiiri bir tepki şiiridir. Bu tepki hem Divan edebiyatının şiir anlayışınadır hem de yaşamdaki olumsuzluklara. Demek ki kökleri yaşamdan beslenen şiir de olabiliyor. Önemli olan sizin nerede durduğunuz, nereden baktığınızdır. Son otuz yılın şairi -çoğunlukla- yaşamdan kopuk şiirler yazıyor. Divan şairi gibi, günümüz şairi de mazmunlardan yararlanıyor olsaydı “nedeni budur” diyebilirdik. Böyle bir durum yok. Fecri Âti döneminde olduğu gibi baskı yönetimi de yok. Ne var o halde, yaşamdan kopmanın altında ne yatıyor? Sorunun tam yanıtı tarih, sosyoloji ve psikoloji bilimlerinden de yararlanılarak verilebilir ancak. Birçok şair değişik nedenlerle (ki bu nedenler araştırılmalıdır) kendi içine taşınmış, dünyasını orada kurmaya çalışmaktadır. Dış dünyadan, yaşamın akışından olduğu kadar, maddeden de kopmuştur şair. Böyle bir durumda, şairin açmazı da çıkmazı da şiirine yansıyacaktır kuşkusuz. Bu ortam, imge avcılığı gütme sevdasıyla bütünlük ve şiirsel içtenlikten yoksun, zorlamalarla oluşturulmuş sayıklamaları şiire taşımaktadır. Tehlike buradadır. Yoksa şair, yaşamı yazmak (tabii ki özgün imgelerle dönüştürerek) zorunda değildir. Bu bir tercihtir. Ama şiir, beyin kusmuğu da değildir. Şiirin yaşamdan beslenmesi düşüncesi de bir tercihtir; bana göre doğru bir tercihtir ve sorumluluğunu bilen şairin duruşu bu olmalıdır. Kuşkusuz her tercih gibi, bu tercih de önerilebilir sadece. Yaşamdan memnun olmamaya tepki, içe dönerek gösteriliyor. Yenilmiş insanın tepkisi bu. Rahatlıkla diyebiliriz ki günümüz şairi -çoğunlukla- yaşam karşısında yenilgiyi benimsemiştir. İnsani ve yaşamsal olandan uzaklaşan kurgusal, yapıştırma dizelerden oluşan şiirlerle “metin” oluşturabilirsiniz ancak. O metnin içtenlik ve şiirsel duyarlılığı olmaz. Günümüz şiirinin en önemli açmazlarından biri budur. Bu içtenliksiz yapaylık, ne yazık ki, teknik ustalık sanılmaktadır. Yaşamsız, yani nesnel karşılığı olmayan şiir (Divan şiirinin mazmunlara dayalı özel durumundan söz etmiyorum), sizi karanlık kuyulara götürür. O kuyulardaki kendini bile anlatmaktan yoksun iniltileri, şiir sanmak saflık olur. 1980 askeri darbesi sonrasındaki apolitik süreçte yaşama sırt çevirmek genel kabul gördü. İnsanımız korkutulmuştu. Yabancılaşma başladı. Şair topluma yabancılaştı ve içine kapandı. Bu süreçte insan daha da bencilleşti. “Başkasından bana ne” düşüncesi topluma egemen oldu. İnsanlığı kemiren bu düşünce, şiirin yaşamdan kopmasının en önemli nedenlerinden biri, belki de birincisi olmuştur. Bunu sorun yapmayanlara, tercihleri nedeniyle bir sözüm olamaz; ama tercihler içine şiir yerine şiirsizlik alınırsa, ona bir çift sözüm var: Lütfen, sorunlarınızı abuk sabuk sözlerle dile getirmeyi şiir sanmayın. Unutmayalım ki edebiyat tarihinin silgisi hepimizin başında.
Şiirimizdeki kara lekelerden biri de “şiir bir şey anlatmaz” düşüncesidir. “Şiir bir şey anlatmaz” diyenlerin söz beyi oldukları süreç, inanıyorum ki yakında bitecek. “Anlatmak” sözcüğünün şiir için itici gelen anlamlarından bazıları şunlardır: bir konu üstünde açıklamada bulunmak, bilgi vermek, izah etmek; inandırmak, belirtmek. Tabii ki şiirden bu anlamlarda bir şey anlatması beklenemez. Ama “anlatmak” sözcüğünün “söylemek, demek” anlamları da var. Eğer siz “şiir bir şey anlatmaz” deyip kestirip atarsanız, etkilediğiniz birçok şair şiirin bir şey söylemeyeceğini düşünüp anlamsızlıkla şiire varılacağını sanır; oysa şiir mutlaka bir şeyler söyler. Bırakalım şiiri, bir taş bile, anlayabilene bir şeyler söyler. Bir resim, bir fotoğraf bile bir şeyler söyler. Sözlükteki sözcükler de bir şeyler söylüyor. Karşılarında açıklaması var. Bir şiirde sözcükler, cümleler var; o halde nasıl oluyor da şiir bir şey anlatmaz denilebiliyor. Şiir açıklamada bulunmak, bilgi vermek, izah etmek; inandırmak, belirtmek için yazılmaz diyebilirsiniz. Bu doğru. Siz “şiir bir şey anlatmaz” dediğiniz anda –yukarıda belirttiğim gibi- “şiir bir şey söylemez” de demiş oluyorsunuz; yani anlamsızlığı öneriyorsunuz bir biçimde. Edebi tür olan şiir, dil kullanılarak yaratılır. İletişim aracı olan dil, bunun doğal sonucu olarak anlamlıdır da. Anlamsızlığı öneren şairler, aslında dili reddediyorlar; işte o anda, şiir saydığımız olgu tükenip hiç olmuştur. Şiir yazarken, yeni bir dil yaratmıyoruz aslında; yani şiir dili, bildiğimiz doğal dil anlamında yeni bir dil değil. O halde ona neden “şiir dili” diyoruz? Çünkü şiir dili, kullandığımız dilin olanaklarının zorlanmasıyla, bir bakıma aşılmasıyla ortaya çıkan sanatlı dildir. “Şiirde anlam aranmaz” diyenler, şiir dilinin aynı zamanda yan anlamlarla da oluştuğunu bilmiyorlar mı? Kuşkusuz biliyorlardır. “Yan anlam” anlamsızlık değil ki. Şiir dili, anlamsızlık bir yana, yoğun anlamlar barındırır. Uçuk sözlerle dikkat çekmeye çalışanlar, genç şairlere kötü örnek olmaktadırlar. Şiir dili de dahil olmak üzere, bildirisiz dil olmaz. Yani dil bir şey söyler; dolayısıyla söylediğimiz şeyin anlamı vardır. Şiir anlamın içinde var olabilir ancak; anlamsızlığın içinde şiirin doğumu gerçekleşemez. Anlamsızlık dilsel anlamda yokluktur; yani yazdığınız da yok hükmündedir. Bu yoklukta, dilsel yapı olan şiir de olamaz zaten. Değil şiirin, notalardan oluşan bestenin bile anlamı vardır.
Bir başka sorun, şiirin akıldışı olduğu iddiasıyla yazılan şiirlerdir. Edebi olsun olmasın, bütün ürünlerin ortaya çıkmasındaki yaratıcı gücün kaynağı akıl ve imgelemdir. Şiirin farklı duruşu, onun akıldışı bir etkenle oluşturulduğunu göstermez. Farklılığın ana nedeni, sanatın (burada şiirin) aklın sınırlarını zorlamasıdır. Bu durumu “akıldışı” olarak nitelemek yanlıştır. Yazılanların aklın almayacağı şeylermiş gibi görünmesi, şiir sanatının dolaylı anlatım olmasındandır. Şiir akıl ve imgelemle yazıldığı gibi, yine akıl ve imgelemle çözümlenebilir ancak. Bilincin olduğu yerde akıldışılıktan değil, yerine göre, aklın sınırlarının zorlanmasından söz edilebilir. Akıldışı zırvadır çünkü; imgelem zenginliğiyle aklın sınırlarını zorlamaksa, sanat için gerekliliktir. Öğrendiğini, düşündüğünü ve yaşamı özümseyemeyen insanın işi değildir şiir yazmak. Öğrenmek, düşünmek ve özümsemek akıldışıyla varılabilecek olgular olmadığına göre, şiiri aklın, aklı da şiirin düşmanı gibi göstermeye çalışmak yanlıştır. Aklın birbirine yakın birçok tanımı var. Bu tanımlardan biri de şudur: “Akıl algı, düşünce, mantık ve bellek arasında eşgüdümü sağlar. Bir görevi de seçiciliktir. Doğru ve yanlışı seçmemizi sağlar. Ayrıca, öğrenme ve öğretme işinin yapıldığı yerdir.” Bu durumda, şiir akıldışıdır diyebilir misiniz?
Şiirimizdeki bir başka kara leke de Osmanlıca sözcük kullanma hastalığıdır. Yenilik arayışlarında eskiden medet umuluyorsa; yenilikten değil taklitten söz edilebilir. Bir şair ümmetçi ve yeni Osmanlıcı ise, onun dil anlayışıdır diyebilirsiniz bu duruma. Ama ortada böyle bir şey yoksa ve o şair Türkçe sözlüklerde (içinde yabancı kökenli sözcüklerin de olduğunu hemen anımsatmalıyız) olmayan, ancak Osmanlıca sözlüklerde bulunabilecek sözcükleri baş tacı ediyorsa; hatta Türkçe kurallara göre değil de Farsça kurallara göre tamlama yapıyorsa, işte orada kendini inkâr söz konusudur. Bu şair, Osmanlıcanın konuşma dili olarak değil, yazı dili olarak kullanıldığını bilmiyor belki de. Dil Devrimi sonrasında yapay bir dil olan Osmanlıca değil, doğal dil olan ve konuşma dili olarak kullandığımız Türkçe yazı dilimizde de kullanılır olmuştur. Osmanlıca hastalığına yakalanmış şair arkadaşımız, bunu da bilmiyor belki ya da yenilik yaptığını sanarak bu gerçeği göz ardı ediyor.
Günümüz şiirinin en önemli sorunlarından biri de olur olmaz yerde, olur olmaz biçimde imge kullanımıdır. Kuşkusuz, imge şiirin can damarlarındandır. Sözüm imgeye değil; imge hovardalığına, imge avcılığına. Zorlama imgeler, şiirde eğreti durmaktadır. İlginç bir imge buldum, hemen kullanayım, diyemeyiz. Kullandığımız yer o imgeyi kaldırıyor mu, ilginç dediğimiz imgenin yaşamsal değeri var mı? Örneğin “nanemsi gözlerinde tuz ruhu aklım” dizesinin yaşamsal değeri var mıdır? Şu anda uydurduğum bir saçmalıktır bu. Benim saçmalık dediğimi aratacak yüzlerce imgeye rastlayabilirsiniz günümüz şiirinde. Şiir içtenliksiz yapaylığı, yerinde kullanılmayan ve yaşamda karşılığı olmayan imgeleri, düzensiz savrukluğu sırtında taşımaz. Çağdaş şiir istiyorsak, şairden çağının tanığı olmasını isteme hakkımız da vardır, diye düşünüyorum.
Günümüz şiirinden toplumsal muhalefetin dışlanmaya çalışılması ve bu konuda oldukça başarılı olunması apayrı, özel bir kara lekedir. Toplum, toplumsal gibi sözcüklerden korkulmaktadır. Köşe başlarını tutanlar böyle istemektedirler çünkü. O kişilere şirin görünerek şair olabileceğini sanıyor birçoğumuz. Çünkü onların amacı günü kurtarmaktır, edebiyat tarihinde iz bırakmak değil. Toplumsal içerikli şiir yazılabilir elbette. Bu şiirlerde toplumsal muhalefet de yapılabilir. Şiiri amaç, toplumsal içerikli düşüncelerinizi araç olarak benimserseniz, hiç korkmayın, şiirin uzağına düşmezsiniz. Sloganlarla dolu dizelerse, sizi şiire götürmez doğal olarak. Toplumsal içerikli şiirleri şiirden saymayan ya da modası geçti sananlar yanılıyor. Bildiğimiz gibi, ülkemiz ve diğer ülke edebiyatları toplumsal içerikli politik şiirin olumlu örnekleriyle doludur. Düzene karşı durmak politikadır, düzeni benimsemek de. 1980 sonrası şiirimizden uzaklaştırılan toplumsal muhalefet, politik karşı duruş (aslında politikasızlık da politika sayılmalıdır), 1980 öncesi şiirde yoğun olarak vardı. Çok başarılı toplumsal şiirler yazıldığı gibi, sloganlaşarak sıradanlaşan dizeler de şiir sanıldı o zamanlar. Çıplak gerçeklik dediğimiz şey aşk olabilir, iç sıkıntısı olabilir, siyasal yanlışlıklar olabilir; her şey olabilir. Örneğin, sevgilisi şairi terk etmiş, şair de eski günlerini arıyor ve hüzünleniyorsa, bu çıplak gerçekliktir. Bunu aynen böyle dile getirmek, şairi doğal olarak şiire götürmez. Söylemek istediğim şu: Aşk şiirleriyle de sıradanlaşıp manzumelerde görülen yavanlığa düşebilirsiniz, politik duruşlu şiirlerde de; ama bu yavanlığa düşmeyebilirsiniz de. Toplumsal içerikli şiirlerde, diğer şiirlerde olduğu gibi, çıplak gerçeklik şair tarafından şiirle örülmeli ve siz ancak bu örgünün içinde -biraz da zorlanarak- çıplak gerçekliği görebilmelisiniz. Şiiri anlamanın ve şiir yazmanın zorluğu buradadır zaten. Şiirin olmazsa olmazı, çıplak gerçekliği şiir yapan bu örgüdür. Bunun farkına varabilmek, sıradan okurun işi değildir. Onun için, sıradan okur şiirden anlamaz; şiir dışı kolay sözleri şiir sanır. Toplumsalı, insani olanı düşmanca yok sayma tavrını şiddetle öteleyebilen bir “karşı duruş” ivedilikle sergilenmelidir. Bu karşı duruş sergilenmediği sürece, ülke gerçekleriyle birlikte insan gerçeğini de dile getirmeye çalışan şairler, şairden sayılmayacaklar; meydan, tamamen düzene ayak uyduran şairlere kalacaktır. Şu anda meydan onların sayılır zaten. Öyle güzel at koşturuyorlar ki istediklerini şair, istediklerini şiir diye yutturuyorlar edebiyat dünyasına. Politikaya alet olmak ayrı şeydir, toplumsal şiirler yazarak politik tavır koymak ayrı. Toplumsal şiirlerin yazılmaması gerektiğini düşünüp şiirde toplumsal muhalefeti dışlamaya çalışanlar, aslında politikasızlık politikasına alet olanlardır. En tehlikeli politika budur. Kimse kimseyi kandırmasın. Politikayı da içinde barındırması kaçınılmaz olan toplumsal muhalefet, dünyanın değişik edebiyatlarındaki şiirlerde hep işlenmiştir. Edebiyat tarihi bilgi ve bilincini taşımadan şiir yazan şairler, sadece bugünlerde sevineceklerdir. Bugün düzen onlardan yanadır çünkü. Onların ufukları da bugünlerle sınırlıdır zaten. Unutmamamız gereken bir gerçek de şudur: Bugünün şairi olmayı hedefleyen, yarının şairi olamaz.
Bütün bu yazdıklarıma karşın, belirttiğim kara lekeleri şiirine bulaştırmayan şairlerimizin varlığı ve gün geçtikçe çoğalmasının şiirimiz adına büyük bir kazanım olduğunu söylemek istiyorum. Bu nedenle, şiirimizin geleceği konusunda, yüreğim umut dolu.
Papirüs (Ocak-Şubat 2011, 2. sayı)

Kullanım Şartları
Künye
Turgut Uyar Şiir Yarışması Ödülü
Site Haritası
İletişim












