Mevsimsiz
Benceajans
Haldun Karabudak - Hal

Türkiye'de İlahiyatçılar ile Kemalist Pozitivistler Arasındaki Felsefe

Türkiye'de İlahiyatçılar ile Kemalist Pozitivistler Arasındaki Felsefe

Milli Eğitim Bakanlığı’nın liselerdeki felsefe dersi müfredatını değiştirme ve bu dersleri ağırlıklı olarak batı felsefesinden uzak, doğu hikmetleri ve teolojik temele dayalı olarak düzenleme kararını eleştirmek amacıyla tasarlamıştım bu denememi. Ama asıl bu ideolojik özellikli temel konudan hareketle felsefe etkinliklerimize ilişkin başka konuları da eleştireceğimi, yorumlayacağımı belirtmek istiyorum başlarken. Açıkçası, batılı anlamdaki felsefeden korkuluyor, öğretilmesinden kaçınılıyor, insanlarımız düşünmesin, kuşkulanmasın, “neden” diye sormasın, düşünsel meraklarını, açmazlarını din dogmalarıyla gidermeyi sürdürsün isteniliyor bu ülkede. Bu yüzden teolojik ağırlıklı, ne idüğü belirsiz, zararlı denilen düşünceleri ayıklanmış, eklektik, hikmetlere dayalı bir ucube “felsefe” karışımı öğretilmek isteniyor orta öğretimdeki genç kuşaklara. Ayrıca, politik koşullara göre liselerdeki felsefe dersleri bir seçimlik yapılıyor, bir zorunlu… İçeriği dinsel olana göndermelerle dolu gerici felsefe ders kitapları yazdırılıyor tutucu profesörlere: Prof. Mübahat Türker Küyel ve bir grubun hazırladığı “İslam bilim tarihi” özeti biçiminde düzenlenmiş lise felsefe ders kitabı örneğin... Rafa kaldırıldı şimdi. Ne çok eleştirilmişti bu kitap özellikle Cumhuriyetçi, Kemalist aydınlar tarafından. TÜSİAD da bir lise felsefe kitabı hazırlatmıştı Tülin Bumin’e…

Türkiye’de felsefe denildiğinde İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Babanzade Naim ve Ferit Kam’da gelen bir İslamcı-ümmetçi çizgi, bir de Cumhuriyetçi-Kemalist-Türkçü-ulusçu çizgi var. Felsefe bu ülkenin üniversitelerinde çerçevesini çizdiğim bu ideolojik çekişme ortamında var olmaya çalışıyor. Aradaki takiyyeci akademisyenleri, piyasadaki bir iki felsefeciyi dikkate almıyorum. Kemalist pozitivist akademisyenler öteden beri her fırsatta “Türk felsefesi” kavramını kullanılıyorlar. Felsefenin Türk’ü, Alman’ı, Fransız’ı olur mu? Evrensel olarak algılanmalı felsefe. İnsanlığın düşünce üretimi ve birikiminin havuzu olarak evrensel boyutta düşünülmeli. “Türk felsefesi” denilirse, o zaman, Kürt, Rum, Ermeni, Süryani felsefesi de olmalı bu topraklarda diye düşünülür doğal olarak. Türkiye felsefesi denilmeli.

Yeni lise müfredatıyla felsefe adı altında hikmetlerin öğretilmek istenilmesi girişimi totaliter İslami amaçlı olarak bu ülkede felsefe üzerinden yapılan ideolojik çekişmeyi bir kesit biçiminde çok iyi yansıtıyor. Bu yüzden Kemalistler ayağa kalktı. Özünde bütünüyle felsefe adına değildi bu laik tepki ama onu içeriyordu. Sonunda müfredat değişikliğinden vazgeçildiği açıklandı. O “güler yüzlü ve zararsız” denilen hikmetlerin öteden beri bilinen tuzak bir işlevi var bu coğrafyada; dine, evliyalara, tasavvufa, tarikatlere, gizeme götüren insanları. Hayatı ve dünyayı değersizleştiriyor onlar. Şair Nabi’nin dizelerini anımsayalım hemen: Hikmet-ü felsefeden eyle hazer / Evliya zümresine eyle nazar.  Felsefe için Nâzım’ın bir şiirinde belirttiği gibi: “Aslolan hayattır…” Dini, imanı pekiştiren “felsefe” gerçek felsefe değil bana göre. Teolojiden, skolastisizmden başka bir şey değil... Kimi üniversitelerde ana bilim dalı adı altında felsefe ve din bilimleri birleştiriliyor. Felsefe ile din nasıl yan yana gelebilir? Dinin bilimle ne ilgisi var? Bizim gibi batılı kültür öğelerinin dışarıdan aktarılarak tepeden inme topluma zorla benimsetilmeye çalışıldığı, batı sivil toplumunda olduğu gibi toplumun devrimci-ilerici sınıflarına dayanmadığı, sınıfsal iç dinamiklerinin bir sonucu olmadığı, yönetsel oldu bittilerle reformlar uygulayan geri kalmış toplumlarda bir üst yapı kurumu olan felsefenin başına gelenler, bu türden ileri-geri devinimleri olağandır. Çünkü tarihin hangi döneminde olursa olsun toplumlarda felsefenin gelişimi üretim güçleri ve üretim ilişkilerinin gelişimi ile doğrudan bağlantılı olmuştur.

Batı felsefesine İmam-ı Gazali’nin Filozoflara Reddiye’si bakış açısından yaklaşan ortodoks Sünni çevreler tüm İslami ülkelerde olduğu gibi toplumumuzda da etkin hâlâ. Bunlar bitmek tükenmek bilmiyor yüzyıllardır; iktidardan düşmüyor, eksilmiyorlar hiç... Hoş Filozoflara Reddiye’nin, hikmetli öyküler içeren Mesnevi’nin, Kutad Gubilik’in halkımız tarafından orjinallerinden öyle sabırla, anlaşılarak okunduğunu da söyleyemeyiz. İnsanımızın hemen tüm bilgileri derme çatma, sohbetlerde kulaktan dolma, ondan bundan doğru yanlış işitilerek öğrenilerek oluşmuş durumda. İnançlar, hurafeler, temelsiz kanaat ve yorumlar geniş yer alıyor zihinlerde. Bu sözümona eklektik bilgilerimizle kararlar alıyor, değerlendirmeler yapıyor, yaşayıp gidiyoruz. Oysa, tüm bunlardan felsefeyle, yöntemli kuşkularla sorular sorarak kurtulabiliriz. Felsefe soru sormasını bilmektir. Bu arada, önemli bir şey daha var: Bâtınî, tasavvufi düşünceler, Alevilik çerçevesindeki düşünsel etkinlikler ise konu bile edinilmiyor ilahiyat fakültelerinin felsefe bölümlerinde yıllardır. Yok sayılıyor… Bu topraklarda birlikte yaşamamıza, güneşin hepimizin üstüne doğmasına karşın Alevi halk ne düşünüyor iyice biliyor muyuz? İlahiyat kökenli felsefe, varsa yoksa Sünni İslam ortodoksisine çalışıyor. Çoğul düşünmeyi aklına bile getirmiyor. İlle Sünni-İslam ya da Kemalist pozitivist ideolojik çerçevede ele alınmalı felsefe denilen, felsefeden anlaşılan sanki.

Çoğulluk(pluralism)asıl olmamalı mı tarihinden beri en fazla çoğulluğun, felsefenin mekânı olan halklar mozayiği Anadolu’da!.. Militarizm, Kemalizm yok etti çoğulluğu bu topraklarda, aynılığı, türdeşliği hakim kılmaya çalıştı sürekli. Aynılığın olduğu bir toplumda düşünce gelişemez kesinlikle. Emmanuel Levinas’dan biliyoruz: Ötekine de değer vermeliyiz. Batılı anlamdaki felsefe, özgür, bağnazlıktan arınmış düşünceler sadece çoğul sivil bir toplumda, gerçek bir demokraside gelişebilir ancak. Batılı anlamda felsefe yapmak için önce sivil ve gerçek bir demokrasinin çoğul ortamına gereksinimi var hepimizin. Mesela  Süryanilerin yüzyıllarca sürmüş batı felsefesine olan katkılarını niçin derinlemesine ele almıyor hiçbir akademisyen; doktora, yüksek lisans tezleri hazırlanmıyor onların çalışmaları üzerine de? Türdeş olmak isteyen Türkiye toplumunda işte tam bu nedenle felsefe gelişemez.

Türkiye’de Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana seksen yedi şu kadar yıl geçmiş, batı felsefesinin öğretim, düşünsel etkinlik ve yayın olarak kesin biçimde nerede durduğunu kim söyleyebilir? Hangi üniversitenin felsefe bölümüne gitseniz-yirmi iki felsefe bölümü var bugün- bir iki öğretim üyesi ile görüşseniz onların temelde resmi olarak  ya pozitivist Kemalist-ulusçu ya da ilahiyatçı, Sünni, kısmen radikal bâtınîlikten yalıtılmış tasavvufî sentezler penceresinden baktığını anlarsınız felsefeye.  Akademik olarak şöyle bir durum var: Felsefe bölümlerindeki araştırma görevlileri, yardımcı doçentlerin çoğunluğu mesleğimi yitiririm endişesiyle düşünsel yönden çekingen ve korkak oluyorlar. Hiçbiri açıktan açığa Marksist ya da Anarşistim diyemez mesela… Doğrudan yeni radikal düşünceler götüremezler öğrencilere, radikal yorumlar yapamazlar felsefe konuları üzerinde... Kimsenin dokunamayacağı, kariyerleri üzerinde karar hakkına sahip olamayacakları bir akademik ünvana erişinceye kadar gerçek birer takiyyeci olur çıkarlar. Çok gerekmedikçe konuşmadan verilen işleri yaparak, istenilen biçimde tez hazırlayarak geçerler köprüleri; sürelerini doldururlar. Dışardan bakınca aptal ya da bilgisiz sanabilirsiniz çoğunu. Üniversite bünyesinde de olsa Türkiye’de temel davranış kuralları bağlamında bürokrasinin yapısı böyle. Akademisyenler de bürokrat, memur davranışı, düşüncesi içindeler. 12 Eylül 1980 öncesine dönmeli akademik sistemimiz.

Öte yandan, Hint, Çin, Latin Amerika felsefesi niçin öğretilmez felsefe bölümlerinde o da bir türlü anlamadığım konulardan. Uluslararası felsefenin izlendiği, incelendiği kürsüler olmalı. Üniversitelerimizin felsefe bölümleri kendi kendine ve toplumdan kopuk çalışmayı geleneksel bir yaklaşım olarak ısrarla sürdürüyor. İlahiyat fakültelerinde, adı üstünde Hristiyan teolojisi ve yorumbilim/hermenötik kapsamında felsefe öğretimi yapılması, sonra bu temel üzerinden Sünni İslami Tanrı’nın varlığına ulaşan sonuçlar ortaya konulması nasıl anlamsızsa, AÜ DTCF’de Felsefe Bölümü’nün yanında yıllardır Kemalist pozitivistleri pek memnun eden Bilim Tarihi bölümü olması da o kadar anlamsızdır. Ne işe yarıyor bu Bilim Tarihi bölümü, kime ne veriyor örneğin? Kemalist pozitivizmin amaçlarını güden ve öğrencilere liselerdeki Emin Oktay tarihi gibi bilim tarihi anlatıp ezberleterek maaş alan memur öğretim üyelerinin adı geçen Bölümü pekala AÜ Fen Fakültesi’ne taşınabilir ve bu çok da iyi olur. Söz konusu Bilim Tarihi bölümü pozitivist anlamda bilimin araştırma sonuçlarına göre ODTÜ’deki gibi çağdaş bilim felsefesi yapar durumda da değildir. Oradaki bürokratik ortamda görev yapan “memur” bir öğretim üyesine sözgelimi matematik tarihi bağlamında Fermat problemini, Russel paradoksunu, Frege’nin setlerini sorsanız eminim uygulamalı olarak bu konuları size doğru dürüst anlatamaz. Bilgi vermek için bazı temel kitapları(perplexed books)karıştırmak üzere “yarın gelin” der. Tipik “doctus cum librium”(kitaplı doktor)olabilir bunlar. Bilim tarihi anlatacak biri en önce ilgilendiği bilimin uygulamadan gelen uzmanı olmalıdır. Bir matematikçi olmalıdır mesela... AÜ DTCF’den Bilim Tarihi bölümünün kaldırılması gerçek devrimci, demokratik bir hareket olacaktır en azından batı felsefesi adına… AÜ DTCF’deki Bilim Tarihi Bölümü Kemalizmin pozitivist ideolojisinden başka bir şeyi temsil etmiyor. İşlevi bu temsilden ibarettir.

 Türkiye’de liselerdeki yanlış felsefe öğretiminin üstüne tüy diktiğini düşündüğüm üniversitelerdeki felsefe eğitimi, yurtdışında yayımlanmış felsefe kitaplarını izleyip internetten kopyalarını indiren öğretim üyelerinin bunları öğrencilere anlatması biçiminde yapılmaktadır. Oysa, Kant’ın vurguladığı gibi öğrencilere “felsefenin değil, felsefe yapmanın öğretilmesi” gerekmektedir. Felsefe öğretim üyeleri öğrencilere “ne düşünüyorsunuz?” diye sormak ve konuları tartışmak yerine dersi bir an önce  tamamlayıp programlarını yerine getirmek düşüncesinde oluyorlar genellikle. Ayrıca bu akademisyenlerin ders vermekten araştırmaya ayıracak zamanları yok. Öğrenciler de birikimsiz ve yabancı dil bilmez olduğundan, verilen kaynakları okumadığından, araştırmadığından ya sıkıntı verici biçimde saçma sapan konuşmakta ya da “anlatsın gitsin, bir şey sormasın” diye bakmaktadır gözünün içine öğretim üyesinin. Felsefe lisans öğrencileri çoğunlukla felsefenin konusunun dışında durarak, felsefeye gerçek anlamda katılmadan mezun olmaktadır dört yıllık felsefe bölümlerinden. Kaç öğrenci bilerek ve isteyerek felsefe bölümünü seçmektedir onu da ayrıca sormak gerekir.  Oysa felsefeyle ne çok şey yapılabilir sevilirse, yapılması öğrenilirse eğer… Felsefe çoğunun dilinde. Kemiklerinde, iliklerinde olmalı oysa. Son zamanlardaki olumlu gelişmeler bağlamında, lisans öğrencilerince bilinçli seçimlerin yapıldığını söyleniyor felsefe konusunda. Felsefe bilerek ve istenerek seçilmeli.  

Ankara’da Gazi Eğitim Enstitüsü’nün modifiye edilmiş hali olan Gazi Üniversitesi’ndeki gerici felsefe öğretimine sözü getirmek istiyorum. Bu üniversitedeki felsefe eğitimi batılı felsefi düşünceyle uzaktan yakından ilgisi olmayan emekli öğretim üyesi Süleyman Hayri Bolay’ın etkisinden, felsefe öğretim anlayışından kurtarılmalıdır. Çünkü, Bolay, batı felsefesinden anlamıyor kanımca. Özünde batı felsefesini değil, İslami bakış açısından, tarikat, medrese tipi eğitimi tercih eden bir anlayışta olduğunu düşünüyorum onun. Zaten kariyer çizgisi de bu değerlendirmeme uygun. Bu konuda bir diğer örnek de şimdilerde Vatikan Büyükelçiliği yapan Prof.Kenan Gürsoy… Yani bir başka “tasavvufçu, hikmetler felsefecisi, insan-ı kamil arayıcısı… Kenan Gürsoy’un felsefeden doğru dürüst anladığını sanmıyorum ben. Bir memur öğretim üyesi konumunda vaziyeti idare ediyor siyaset-tarikat falan. Emekli Prof. Bolay, Osmanlı dönemindeki, Türkiye’deki bir takım adamları felsefeci-filozof diye vaftiz ederek içinde topladığı kimi önemsiz kitaplar yazıyor ve yayımlıyor. Doğu’da İbn-i Sina, İbn-i Rüşd’den sonra gerçek anlamda felsefe yapıldı mı diye sormak lazım ona? İslam aleminde de, Türkiye’de de “filozoflar” olsun diye uğraşan saf adamlar var bu ülkede. Bir kişiye filozof demekle o kişi filozof olmaz. Sadrettin Konevi batı felsefesi bağlamında filozof mudur örneğin? Bir de Hüseyin Rahmi gibi “Deli Filozof” diye roman yazanların, felsefeyi delilikle karıştıranların ülkesinde filozof yetişir mi? Onca dogma ve inançlar, bağnazlıklar, hoşgörüsüzlükler yaşamımızı belirlerken. Seyyid Nesimi’nin derisini yüzenlerin kalıntıları kol gezerken ortalıkta özgür düşünce nasıl gelişebilir, geliştirilebilir bu ülkede.

Bu düşüncelerimle batı felsefesi adına bir tür türdeşlik aradığımı, militanlık yaptığımı sanmamalısınız. Özgür düşüncenin peşindeyim ben. Din, felsefe üzerinde tahakküm kurmamalı, çerçevesini çizmemeli felsefenin. İlahiyatta böylesi bir işlevi var felsefe öğretiminin, felsefe yorumlarının, yazılan, çevrilen kitapların. İlahiyattaki felsefe yorumları Tanrı’ya çıkıyor en sonunda. Bununla birlikte koşullanmamış, aydınlık düşünceli ilahiyat kökenli felsefeciler de yok değil. Bu ülkede ne İslam totalitarizmi ne de Kemalist pozitivizm arasında kalmamalı, çekiştirilip sündürülmemeli batılı anlamdaki felsefe. Kendisi olarak özgürce gelişebilmeli. Kemalist pozitivizm de, İslam totalitarizmi de felsefeyi ideoloji içersinde tutukluyorlar. Çoğul düşüncelerin demokratik, sivil ortamında koşullandırılmadan serpilmeli, gelişebilmeli felsefe eğitimi.

Yukarıda da değindiğim gibi felsefeye sahip çıkan özgürlükçü, devrimci toplumsal sınıflar olamadı bu topraklarda. Onun yerine reform ve batılılaşma meraklısı asker-sivil bürokrat kesim pozitivist ve yönetsel bir anlayışla yaklaştı her şeye. Bizde de olsun anlayışıyla… İstem arkadan gelsin… Şimdilerde yeni üniversiteler de bu anlayışla kuruluyor temelde. Türkiye’de felsefe ucubeleştirilmiş, bir anlamda pozitivizm ideolojisi ve din endişesiyle totalize edilmiş durumdadır. Türkiye pozitivizmi özünde salt ideolojidir. Çünkü, ne Auguste Comte’la ne de İngiltere’deki mantıkçı pozitivizmle bir ilgisi yoktur. Bu garip ve kendine özgü pozitivizmle Türkiye felsefesinde, çoğul ve özgür düşünce sınırlandırılmaya devam edilmektedir. Felsefe öğretimi kışla disiplini altına alınmış durumdadır adeta. Aman Marksizm’e, tanrıtanımazlığa, dinsizliğe kayma olmasın, düşünceye, soru sormaya açık beyinler yetişmesin diye. Felsefe adına büyük  çelişkiler yaşanabilmektedir ülkemizde. Felsefecilerin pozitivizm dışında başka felsefelerin savunucusu olmaları istenilmemektedir.

Türkiye felsefesi, uzun süre, Dâr-ül Fünûn, sonrasında da İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünde, Arapça ve Fransızca bildiğinden sokaktan bulunup getirilen “metafizikçi(mabadet tabiacı)” Babanzade Ahmet Naim gibilerin “skolastisizminden” kurtulmaya çalıştı. Hâlâ Naim hocanın izini süren, onun Fransızca’dan Osmanlıcaya çevirilerini günümüz Türkçesine çeviren, böylelikle felsefeye katkı yaptığını sanan lise öğretmeni donanımlı öğretim üyeleri var. Rıza Tevfik’in Osmanlıca felsefe yazıları da çevrilmeyi bekliyor Türkçe^ye! Hatırlatalım yeri gelmişken. Bu konularda dileyen Macit Gökberk’in anılarını okuyabilir... Adam yokluğundan, Türk diliyle felsefe yapılamaz diyen, namazında niyazındaki “ açıktan atama” müderrislere kürsülerde felsefe dersleri verdirildi bu ülkede(1.Kara, İsmail, Felsefe ve Tefelsüf / Türkiye’de Felsefenin Dili Niçin Yok?, s.284-311, Cogito, s.:19, 1999. 2. Karakuş, Rahmi(2003), Felsefi Tasavvurumuz, İstanbul, Değişim.). Yukarda da değindiğim gibi, en sonunda tanrı inancına, bilim değil ama bir ideoloji olarak pozitivizme çıkan, kuşku duymayan, neden diye sormayan,  temelsiz bilgiler ve düşüncelerle batılı anlamda felsefe yapılabilir mi? Mesela “Felsefe Dünyası” diye bir dergi var. Diyanetin kitapçı dükkanlarında satılır... İçindekiler listesine bakın, ağırlıklı olarak diyanet, ilahiyat kökenli isimlerin yazı yazdığını görürsünüz. Yazıların konusu da felsefeden dine, Tanrı’ya çıkar çoğunlukla. Wittgenstein felsefesinden bile Tanrı’nın varlığına ulaşabilir bizim ilahiyat fakültelerinin felsefecileri!.. Merak ediyorum mesela anarşist, tanrıtanımaz bir felsefeci olabilir mi ilahiyat fakültelerinde çoğulluk adına?

Türkiye’deki ilahiyat kökenli “felsefeciler” öteden beri batılı felsefe alanında da etkin olmaya çabalayıp durur. Batı felsefesini İslam diniyle vaftiz edip müslümanlaştırmaya, daha çok İslami, kısmen tasavvufî yorumlarla donatmaya çalışırlar. Kendilerinden başka kimse ciddiye almaz görünüşte laiklik adına yapılan bu çalışmaları, yayınları. Bizde ilahiyat Hristiyan teolojisinden, hermenötikten yararlanır ama gericilikten, tutuculuktan kurtulamaz. Çünkü İslami doğmalardan vazgeçemez bir türlü. Fakülte’de felsefe dersi anlattıktan sonra öğrencilerle birlikte camiye toplu namaz kılmaya giden felsefeci olabilir mi? Felsefe alanındaki saçmalıklardan, çelişkilerden, yetersiz, dil bilmeyen, Türkçe ile eğitim yapmaya çalışan, üstüne üstlük unvan alan, görgü bilgi artırmak, araştırma yapmak üzere yurtdışına gidip, parklarda, sokaklarda dolaşarak, alışveriş ederek  “kariyer” yapan öğretim üyelerinden toplumumuzun haberi yok. Bir de Mengüşoğlu gibi felsefeciler var gönderildiği Almanya’da  Husserl dururken Hartman’a yönelen. İnsana zerre kadar değer verilmeyen bu ülkede insan felsefesi yapan...

Batılı anlamda felsefesi olmayan, felsefesiz bir ülkede yaşıyoruz. Hem sonra ne çok kadın felsefeci var, kadın öğretim üyesi bu ülkede. Kadınların, rahibe davranışı içinde, rahat iş diye öğretim üyeliğini seçtiklerini düşünüyorum. Deleuze’ün dediği gibi kadınların bir varlığı olamadı felsefede öteden beri. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölüm Başkanı İoanna Kuçuradi örneğin… Bütünüyle yurtdışında bir yer edinmeye, adını yabancıların hafızasına kazımaya çalışıp durdu ömrü boyunca. Pratikte, hocası Mengüşoğlu’nunki gibi, Türkiye’deki insanlara ne katkısı olmuş olabilir Kuçuradi’nin İstanbul Üniversitesi kökenli insan felsefesinin? Kuçuradi’nin insan felsefesi çalışmaları bugüne kadar kimin ne işine yaramıştır acaba birisi sorgulasa derinlemesine keşke? Hacettepe’de kariyer peşindeki araştırma görevlileri, yardımcı doçentler durmadan Kuçuradi’nin gözüne girmek için insana değer verilmeyen bu ülkede insan felsefesi ve etik üzerine telif tercüme kitaplar, yazılar üretiyorlar. Bu kitapların çoğu sahaflarda bir,iki liraya satılıyor. İşte bu işe yarıyor Kuçuradi’nin felsefe çizgisi kanımca. Yabancı bir felsefe kitabında Kuçuradi’nin kitaplarının dipnot verildiğini, onlara göndermeler yapıldığını görmedim. Belki yapılmıştır. Ne de olsa Uluslararası Felsefe Federasyonu Başkanı olarak etkinlikleri var Kuçuradi’nin. Kuçuradi, felsefe çalışmaları açısından Türkiye toplumundan umutsuzluğu ölçüsünde batıya yöneldi kanımca ve bir Sisyphos yazgısı gizli onun çalışmalarında.

Kimse söylemiyor belki ama, ikinci, üçüncü sınıf bir felsefe ilgisi, eğitimi var bu ülkede. Akademisyenlerin, tıpkı lise öğretmenleri gibi kendi özgün felsefi düşünceleri yok hemen hiçbir konuda. Bu nedenle felsefe yapmayı öğretemiyorlar. Öğretmeleri de siyasi olarak  istenilmiyor zaten. Şunu da sormalıyız: Bu ülkede özgün felsefe üretmek için ille de akademisyen olmak mı gerekir? Değil tabii ama ben böyle akademik bir tekelin var olduğu düşüncesindeyim. Üniversite dışında felsefe üretmek, yorum yapmak küçümseniyor, hafife alınıyor. Selahattin Hilav bunu biraz olsun aşabilmişti. Bir de akademik düzlemdeki felsefe etkinliğine yönelik içerden ya da dışarıdan özgürce felsefe eleştirisi yapılmıyor. Bu yüzden gelişme olamıyor ya da çok geç oluyor. Akademik tahakküm özgürce eleştiriyi gizliden gizliye engelliyor, kendi içinde de cesaretlendirmiyor kanımca. Sadece  Batıda yayınlanan yeni felsefe kitapları internet kolaylığıyla izlenerek yeni düşünceler süzgeçten geçirilerek aktarılabiliyor öğrencilere. Sınıflarda doğru şeyler mi anlatılıyor ne anlatılıyor o da belirsiz. Akademik çevre, daha doğrusu cemaat sizi benimsemez ve sempatik bulmazsa çok zorlanıyorsunuz felsefe bölümlerinde yeteneğiniz olsa da. İnternette site açarak kendisine yapılanları eleştiren öğretim üyeleri var. Hüseyin Batuhan da ölmeden önce kalın bir kitap yazarak bunları anlatmıştı.

Türkiye’de gelmiş geçmiş tüm iktidarlar dinden hoşlanmış felsefeden hoşlanmamıştır. Kim uğraşacak felsefe yapmakla, genç insanları uyandırmakla; nehir böyle akıp gidiyor herkes kapılıp gitsin… Üniversitelerin felsefe bölümleri sanki Comte’un “teolojik-metafizik-pozitif” hallerine uygun eğitim çizgisi izliyorlar. Ve felsefenin Anadolusu’nda felsefesiz bir toplum yaşıyor üstüne üstlük! Kültür ve sanat üretemeyen, buna gereksinim de duymayan… Biz Türkler ilk kez bunu başarmış durumdayız dünyada.  Din; gündelik yaşamla fazlasıyla meşgul sadece tüketen ve üreyen bu halkın “düşünme” gereksinimine, daha doğrusu ölüm ötesi özlemlerine, sorularına yanıt veriyor yüzyıllardır. Dinden çıkaran, inançlı insanı vesveselere sürükleyen batı felsefesiyle, onun sorularıyla kim, neden uğraşsın ki? Üçüncü Selim’in 1789 yılında tahta çıktığı dönemde  Dışişleri Bakanı (resiülküttap) olan Atıf Efendi padişaha vermek üzere hazırladığı dış gelişmelere ilişkin bir değerlendirmesinde Voltaire ve Rousseau’yu “zındıklar” olarak nitelendirmişti. Biz Türkler fizyolojik ve psikolojik yapılanma olarak felsefi düşünmeye uygun muyuz acaba? “Türkiye’de neden felsefe yok” türünden verimsiz ve popüler tartışmaları yaparken önce bu soruyu yanıtlamamız; bu ülkede de bir gün batının ciddiye alacağı özgün felsefe kuramı üretilecek, bir filozofumuz olacak diye asla fazla iyimser olmamamız gerekiyor. Çünkü, sözümona Avrupa’nın kültür başkenti İstanbul’da bir iki ayrıksı uluslararası konferans gerçekleştirmiş olsak da  gelişmiş ülkelerdeki felsefe üretiminin yakın takipçisi ve aktarmacısı bir çevre ülke olarak batının kültür haritasının içine alınacakmış gibi görünmüyoruz henüz.   

 

Temmuz-2010, Ankara.                               

Türkiye'de İlahiyatçılar ile Kemalist Pozitivistler Arasındaki Felsefe
  • Son Eklenen Yorumlar
  • istanbul felsefede okuyorum ve felsefe adı altında din propangandası yapılmasına şaşırıyorum hatta kızıyor, küfrediyorum şu toprakların entelektüel sığlığına... yazınız bilgilerindiriciydi teşekkürler
    cihan yıldız tarafından , 15.10.2011, 21:42 tarihinde yazılmış.