Bok Yarışı
“Naxır dağıliii… Naxır dağıliiii….” Bağırışlarıyla oturduğu taşın üzerinden atladı, yerdeki teneke kutusunu kaptığı gibi yola doğru fırladı. Yolun kenarında birikmiş akranlarıyla itişe kakışa önlere geçti. Baktı, yolun yukarısında hayvanlar gürültüyle, arkalarında kocaman bir toz bulutu bırakarak geliyorlardı. İleri doğru atıldı, koştu, diğer çocuklarda o yana doğru koştular. Sürü önünden geçince durdu, yüzü gözü toz toprak içinde kalmıştı, burnundan yeşil yeşil sümüğü akıyordu. Çekip çekip duruyordu burnunu. Solgun, çiçekli zıbınının kenarıyla sildi burnunu. Saçları sapsarıydı, kirden yapış yapıştı. Ayaklarındaki naylon çarığın yırtık yerinden fırlamış küçük kirli parmakları yere değiyordu. Parmak araları terlemişti, çamura dönmüştü toz. Davar sürüsünün arkasına verdi. Hayvanlar aceleleri varmış gibi koşturuyorlardı, çocukların bağırışları, itiş kakışları, hatta kimilerinin arada bir yumruklaşmaları kaybolup gidiyordu toz bulutunun içinde.
Elindeki teneke kutuya baktı, boştu, ama dolmalıydı. Oradan oraya yerde arana arana koşturdu. Gözleri ürkekti, çekingen bakıyordu etrafına. Üst üste çıkan hayvanlara baktı, biri durdu, gerindi, kuyruğunu dikeltti. Yüzü aydınlandı birden, “sıçacak işte” dedi kendi kendine, o yana doğru gitti. Gözleri hayvanın kuyruğunun altına çakılıp kalmıştı. Götü gerindi, açıldı. Pespembeydi götü, boğum boğumdu, birden “şlop şlop” diye sarı sarı sıçtı hayvan. Fırladı hemen. Tozun dumanın içinden bir çocuk, “rex… reeeex..” diye bağırdı. Yerde yuvarlanan bir teneke kutunun sesi duyuldu. Bokun üzerine üşüştü çocuklar.
Önce o görmüştü. En önce de o davrandı. Yere çömelip hayvanın ardında bıraktıklarını avuçlarıyla teneke kutusuna doldurdu, fırsatı kaçırdıklarını anlayan diğer çocuklar söylenerek başka hayvanların peşlerine takıldılar. İyice temizledi yeri, elini tenekenin kenarına sildi, kalktı, burnunu çekti, tekrar koşturdu yetişti hayvanlara. Ötede başka bir kız dökülenleri topluyordu. Yerde, sağda solda gözden kaçmış olanları topladı, ter içinde kalmıştı ama durmadı. Sürü alıp gitmişti iyice, toz bulutu dağılmıştı. Geride, çocuklar çiçekten çiçeğe konup göçen arılar gibi boktan boka koşturuyorlardı, çömelip çömelip kalkıyor, birbirlerine küfredip hesabı sonra görülmek üzere tehditler savuruyorlardı birbirine. Bazı tez canlılar hemen orada kavgaya tutuşuyor, diğerleri onlara aldırmadan bok toplamaya devam ediyorlardı.
Durdu. Nefes nefese kalmıştı. Tenekesini doldurmuştu, ağırlaşmıştı teneke kutu, taşımakta zorlanıyordu. “Bugünde tamamdır” dedi kendi kendine, yolun kenarına büzülüp oturdu. Avuçlarını toprağa buladı iyice, ovuştura ovuştura temizledi, nefesi yerine oturunca kalktı. Oradan buradan tenekeleri omuzlarında çocuklar geçip gidiyorlardı. O da tenekesini omzuna aldı, kolunun birini beline dayayıp diğeriyle başının üzerinden tenekeyi kavradı ve ağır ağır, salına salına yürüdü gitti…
Eve vardığında karanlık çökmek üzereydi. Babası kapının önünde çömelmiş tütün sarıyordu. Doğruca gitti, duvarın dibindeki küçük çukura tenekeyi boşalttı, ağır bir koku yayıldı etrafa. Avucuyla tenekenin kenarına vurdu, silkeledi, sonra kutuyu kenara bırakıp gitti babasının yanına oturdu. Sardığı kalın cıgarayı ağızlığına takmakla uğraşıyordu babası, ona aldırmadı, cıgarasını taktı, ağızlığının ucunu sarı, kirli dişlerinin arasına alıp çakmağını çıkardı, cıgarasını yaktı, derin bir nefes aldı cıgaradan, benzinli çakmağın kokusu ağır tütün kokusuna karıştı, başını aldı koku. Döndü baktı, babası gülümsedi, “nure baco tu hat… Tu betıli… vax vax vax” dedi. Gülümsedi Nure. Babası saçlarını okşadı, “kax kax git ekmegın ye..” dedi. Kalktı Nure, içeri girdi, analığı avluyu süpürüyordu. İki büklümdü kadın. Doğruldu, “tenekeyi dolırdın” diye sordu. “He” dedi Nure, “apardım kortıge boşalttım”. “Git içeri ekmegın ye” dedi analığı. Çeşmeye gitti, ellerini yıkadı, üstünü başını silkeledi, çarıklarını çıkarıp ayaklarını yıkadı içeri girdi Nure. Analığı arkasından yetişti, “tez yat, sebah erken süte gidecaxsan” dedi. Cevap vermedi Nure, analığı gerisin geri avluya çıktı. Telli dolabı açıp ekmek çıkardı. Kupkuruydu ekmek. Büyükçe bir dilim peynir aldı dolaptan, duvarın dibindeki toprak küpten bir tas su çıkardı. Bir yudum aldı sudan. Serindi su. Hemen oracığa oturdu. Ekmeğini tasa batırıp yumuşattı. Peyniri katık edip çiğnedi. “üçyüz tene tezek çıksa kortıkten, ikiyüz tenesini satsa bavo, yüz tenesini ayırsa kışa, tenesi elli liradan eder onbin lira…” “Hımm” etti ekmeği koparıp, “yeni çarıx alsa, önlük alsa, bi de kitapları alsa… Yeter mi onbin lira hepsine… Yeter yeter… Ya üçyüz tene tezek çıkmasa… Çıkar çıkar… On teneke de kırmızı toprak kattın mı dört yüz tene bile çıkar…” Güldü kendi kendine. Ekmeğini peynirini bitirdi, tasta kalan suyu içti, “ooxx” çekti. Yük yerinden yastığını çıkardı, çarşafını aldı, götürüp yerdeki döşeğin üzerine attı, soyunmadan öylece girdi yatağına. Yan odadan sütü sağılan ineğin sesi duyuldu.
Bu yıl ortaokula geçecekti Nure. Analığı “ilkokul yeter” deyip kestirip atmıştı. Babası ek masraf oluyor diye istemiyordu okumasını. Ağlayıp sızladı Nure, birkaç tokat yedi analığından. Küstü Nure. Yemeden içmeden kesildi. En sonu babası “bu sene çox rex topla, çox tezek yap, parasınan git oku” dedi. Sevindi Nure. Her sene topluyordu zaten, bu sene de kendisi için toplayacaktı.
Her akşamüstü, beslenip döllensinler diye şehrin dışında büyük bir ahırda toplanan inekler, öküzler alınıp götürülürken, teneke kutusu elinde peşlerinden koşturup sıçmıklarını topluyor, getirip evlerinin duvarının altındaki çukurda biriktiriyordu. Kış gelmeden analığıyla birlikte tezek yapıp dama sereceklerdi ki kurusunlar… İki üç günde bir çukura biraz su döküyordu Nure, “taş kimın olur yoksa bok çukurı”. Bazen geceleri uykusu kaçıyordu…” ya biri kortıkteki rexı tenekelere doldurup götürse…”, sessizce yatağından çıkıyor çukura bakıp geri dönüyordu içi böyle kutlanınca.
Uzandığı yerden gözlerini tavana dikmiş, “bavo iki torba da samanda katarsa elli beş liraya bilem satılır o zaman tezekler… o zaman…o zaman zıbında alır bavo, hemde çiçekli, hemde pembe… Çarıx yerine kondıra alır… Hem de kırmızı…” diye düşüne düşüne uyuyakaldı. Sabaha kadar burnunu sündüre sündüre deliksiz uyudu.
Sabah erken uyandırdı analığı. Kalktı avluya çıktı, yüzünü gözünü yıkadı, çarıklarını giydi. Getirip bir parça ekmekle peynir tutuşturdu eline analığı. Boş boş baktı ekmeğe. Götürüp ıslattı ekmeği, yumuşattı. Ağır ağır çiğnedi ekmeğini, peyniri ısırdı, su içti. Gözleri uyanmamıştı daha, dargın bakınıyordu etrafa gözleri. Açık duran ahırın kapısından baktı, analığı iki kovaya süt doldurmuş oyalanıyordu. Ekmeğini yedi, bitirdi. Ahıra girdi. Anmalığı “övleye bitiresen ele gelesen eve temam, parayı da yitirmeyesen, hesabın kitabın dogrı yap, kandırmasınlar seni, temam..” dedi yarı azarlar bir sesle. Ölçek olarak kullandığı büyük tası aldı, incecik bileğine geçirdi tutacağından. Analığı yetişip sokak kapısını açtı, “yogırt isteyen olırsa, dersen yarın sebah teze koyın yogırdı getırecam, temam” dedi. Söylendi. Ses etmedi Nure, yürüyüp gitti.
Sokaklar bomboştu. Yukarı mahalleye çıkacaktı. Orada apartmanlarda oturan memurlar da olmasa kimse almazdı sütü. “Daha tezdir, bu seatte kim açar kapısını” deyip oturdu kaldırımın kenarına. Gelen giden yoktu. Kovalardan birinini kapağını açtı, bileğindeki tası çıkarıp süte daldırdı, yarıya kadar doldurup kafasına dikti, lıkır lıkır içti, durdu, soluklanıp tekrar içti. Bitirdi sütü “ooxx” çekti. Ağzını şapırdattı, avucunun içiyle sildi ağzını. Yüzü güldü. Elini karnında gezdirip “şiştim” dedi, “çok içtim”.
Analığı her defasında su katıyordu gizliden süte. Nure biliyordu bunu, “bir inekten iki kova süt çıkarmıymış” diyordu. Analığı sütten gelen paranın bir kısmını koynuna atıyordu “su hakkı” diye. “Bavo hesap mı bilirki, on kilo parasının yerine dört kilo der geçer… Bavo duysa su kattığını elini kırar allahıma” diyordu kendi kendine nure. Anası iki yıl önce ölmüştü, veremden. Dün gibi hatırlıyor bunu nure. O pis kokulu sarı ilaçlar, şuruplar geliyor gözlerinin önüne. Anasının saçlarını okşamasını unutmuyor hiç. Anası süte su katmazdı “günahtır” diye, üstelik o zamanlar süt satmaya anası giderdi, uyurdu sabahları tatlı tatlı Nure. Anasının kırkı çıkar çıkmaz iki kuzu parasıyla evlenmişti babası. Çocuğu olmamıştı bu defa, olacağı da yoktu. “Bavo yine evlenecax” diyordu Nure. Analığını sevmemişti hiç. “Okula gitsem” diyordu, “örtmen olsam, topıxlı kondıra giysem, rex toplamasam…” diye hayaller kuruyordu Nure.
Kafasının üzerindeki tepside yuvarlak, sıcak sıcak tatlılar satan bir çocuk geçti önünden. Boş caddeye bağırdı çocuk, “datlı yeeeeen…daaaatlııı…”. Nure çocuğu çağırdı, akranıydı çocuk, “bi tas süte bi kıllor…olır?” diye sordu. Çocuk durdu, eğilip tepsisini indirdi, kaldırıma, nurenin yanına oturdu. “Al bi tene” dedi. Nure irice bir tatlı seçti aldı, ısırdı, tatlının sıcak şurubu damladı üzerine, parmağıyla aldı şurubu, emdi, zıbınına sildi parmağını. Kovanın kapağını açıp tasa süt doldurdu, çocuğa uzattı. Bir dikişte içti sütü çocuk, diliyle dudağını yaladı, ağzını şapırdattı, “suyu çox olmış” dedi gülerek, “he” dedi nure, “çox olmış”. Tepsisini başının üstüne aldı davrandı kalktı çocuk, “kax kax… iş güç zamanıdır” dedi nureye. Kovasının ağzını kapatıp kalktı o da, tası bileğine geçirdi, “hadı ugır ola” dedi çocuk, “hıı” diyebildi Nure. Yürüdü gitti çocuk, Nure ardından bakakaldı. Uzaktan çocuğun sesi çınlıyordu bomboş caddede, “datlı yeeen, datlııııı….sıcax sıcax!”.
Kapının birini tıklattı sakınarak. Ses çıkmadı, bir daha tıklattı, içerden sesler geldi, heyecanlandı. Az sonra sabahlığını çekiştiren uykulu bir kadın açtı kapıyı. Saçı başı darmadağınıktı. Korkunçtu. “Teyze süt lazım…” diye sordu Nure, kadın anlamamış gibi boş boş baktı, sonra taze mi diye sordu “he” dedi Nure, “bu sebahındır”. Kadın içeri girdi elinde küçük bir kapla geri geldi, “iki kilo ver bakalım” dedi. Nure kovanın üzerine örtülü bezi açtı, bileğinden tası çıkardı, dört kez daldırıp boşalttı kadının elindeki kabın içine. “Ne kadar” diye sordu kadın, “altı yüz lira” dedi Nure. Kadın içeri girdi tekrar, elinde cüzdanla geri geldi, karıştırdı cüzdanı, oflayıp pufladı, uzun bir uğraştan sonra parayı çıkarıp verebildi. “Sağ ol” dedi Nure. Kovalarını yüklenip üst kata çıktı. Hemen kapıyı vurdu. Öfkeli bir adam açtı kapıyı, “abe süt lazım…” dedi ürkerek Nure. “Bok lazım” deyip kapıyı yüzüne kapattı adam. Öylece durdu Nure. İçi koptu. Ağlayacak gibi oldu, ağlamadı. Merdivenden inerken, “akşama bi teneke getirem” diye seslendi yüzüne kapanan kapıya doğru.
Birkaç kapı daha çaldı, kovalardan birini boşalttı. Tahta kapılı bir evin önünde durdu. Kapının tokmağını vurdu, bekledi. Kapıyı açanyazmalı kadını görünce “dayza şir lazım” dedi. Öğrenmişti, apartmanda “teyze”, tahta kapıda “dayza”, “süt” değil, “şir” diyecekti. Kadın yazmasını düzeltti, “he he lazım…lazım” deyip içeri girdi. Nure tahta kapının aralığından başını uzatıp içeriye baktı, geniş bir avlusu vardı evin. Avlunun her tarafında saksıların, tenekelerin içinde güller vardı, baktı Nure, pembe, beyaz, mor, çeşit çeşit gül vardı. Avludan taşacaklarmış gibi geldi ona. Bir kenarda dizili duran ayakkabılara ilişti gözü, boy boy, çeşit çeşit ayakkabı vardı. “Ne kadar çox” diye geçirdi içinden. Ayakkabı sırasının ortasında duran kırmızı, küçük ayakkabıya baktı. Beyaz fiyongu vardı ayakkabının. “Bele bi ayakkabım olsa, naylon çarıx giymesem” diye düşündü. Elindeki kovaları bırakıp avluya girdi. “tezek parası yetmese bu sene de çarıx alacak bavo” diye söylendi. Kırmızı ayakkabıyı eline aldı baktı, kalbi hızlandı, birden ayakkabıyı derdest edip koltuğunun altına koyduğu gibi avludan çıktı, kovalarını alıp hızla koşmaya başladı. Bir iki sokak koştu durmadan. Yanakları al al olmuştu. Korkuyordu.
Durmadı. Koştu. “Bavo derem” dedi kendi kendine söylenerek, “bavo, süt götürdüğüm evde fazladır dediler, al götır senin olsın dediler derem… Bavo da inanır, inanır da sevinir, ‘bi kilo süt fazla vereydin’ der de kızar… Tezek parası dayeter o zaman, okıla giderem, hemde zıbında alır bavo… Alır…”. Koştu Nure, durmadı. Nefesi kesildi, gözleri doldu doldu boşaldı, ağlayacak gibi oldu, boğazı yandı, koştu. Tam da başka bir sokağa sapacaken ayakları dolandı, başı döndü ve birden yüzükoyun yere kapaklandı Nure. Elindeki kovalar gürültüyle yuvarlandı, süt döküldü, ayakkabılar süte bulandı. Orda öylece dökülmüş sütün içinde oturdu, hıçkıra hıçkıra ağladı… Ağladı Nure.
*** *** *** *** *** ***
Oturduğu sandalyenin arkasına yaslanarak of çekti. Boynunu, alnını, gözlerini ovuşturdu. Uzanıp masanın üzerinde duran paketten bir sigara çıkardı, yaktı, bir iki nefes aldı, kalktı, mutfağa geçti, dolaptan şarap şişesini çıkardı, soğuk şişeyi alnına bastırdı, “iyi” dedi. Büyük bir bardağı doldurdu ağzına kadar, kıpkırmızıydı şarap, yudumladı, serindi. “Bu iyi geldi işte” diye söylenip masanın başına döndü, oturdu. Sigarasını içti, koca bir yudum şarabı dilinin üzerinde döndürüp yuvarladı. Uzanıp masanın üzerindeki kağıtları aldı, şöyle bir baktı, evirip çevirdi, “şimdi, ben bu kızcağızı ne yapacağım” dedi, güldü. Sigarasından bir nefes alıp söndürdü. Kalktı, odanın içinde bir yukarı bir aşağı gidip geldi, “bitirsem mi, kızcağız öyle orada sütün içinde ağlarken…” Durdu, gözlerini kapattı. Açılıp gerinen, boğum boğum, pespembe inek götü geçti gözlerinin önünden. Sarı sarı, içinde iri saman sapları, arpa taneleri olan bir avuç inek boku geçti. “Ayyy” deyip silkelendi, açtı gözlerini. “İyisi mi bitirmeli bu hikayeyi böyle… Yok yok uzatalım. Gitsin okusun kızcağız, yatılı bitirsin liseyi de, üniversiteye de girsin, sonra ne olsun…ımmm, yabancı dil mi…olur… Hem okusun hem çalışsın, arada bir düşsün kalksın yine, sonra bir iki yıl öğretmenlik falan yapsın… Tüccarın biriyle evlensin, sonra adam ölsün, yok boşansınlar… Sonra çeviri falan yapsın, yazıp çizsin, orta boy şöhreti olsun…Az birazda sol falan… Sonra… Ne bileyim işte, olsun bir şeyler…” diye düşündü. Histerik bir kahkaha attı, bardakta kalan şarabı devirdi, mutfağa gidip tekrar doldurdu bardağını. “Oldu olacak al getir buraya… Olur, mu hiç… Neler düşünüyorum ben böyle… Bir de kitap oluyormuş bu…” Şarabını yudumladı, sigara yaktı. “Öyle yayımlanırsa kesin bizim kokoz karılar başıma üşüşürler… ‘ayy fatoş hanım, bu sizsiniz değil miii…ayyy fatoş hanımcım demek reks topluyordunuz…’ reks değil hanım rex rex, xeyle, gırtlaktan, yani bok bok…’ayy çok enteresaaan’…çok eksantirik olmuuuş’, yok yok iyisi mi bitirmeli burada, bizim küçük de kalsın olduğu yerde, ne yapalım… Yok yere başımıza iş alacağız yoksa.”
Şarabını içip bitirdi, bardağı mutfağa bırakıp sigarasını söndürdü oturdu masaya. “Şimdi bunu düzeltip daktilo etmeli… Off çok yorulmuşum… İyisi mi yarına bırakayım, hem derginin çıkmasına daha on gün var, yetişir o zamana kdar. Yarın yayınevine uğramalı, gecikiyor kitap. Bazı ayarlamalar yapacakmış Cem hıyarı. Yapsın bakalım. ‘İyi reklâm iyi para’diyor da başka bir bok demiyor adam. Aman canım desin, ne yapayım… O parasını, ben paramı… Kitabı bassaydı biran önce, evin yıllığı da geldi yine… Basar basar… Röportajlar falan ayarlansın hele… Hem kışa doğru bir şeyler daha yetiştirmeli, aç açık kalırız valla…” Masanın üzerindeki yazıya bir daha göz attı, kalemi eline alıp birkaç çizik attı, “bu şive meselesi bozuyor ama”. Kalktı, yatak odasına girip ışığı açtı, geceliğini giydi, mutfağa geçip dolaptaki şişeye baktı, yarılanmıştı, “bi kaç tane almalı yarın”. İyice içmeden uyuyamıyordu, yine doldurdu bardağını, iri iri yudumlar aldı. Dolaptan bir elma çıkarıp ısırdı. Ağır ağır çiğnedi elmayı, geri kalanını bıraktı, bardağı kafasına dikti, hafif döndü başı, “şimdi daha iyi”. Tekrar yatak odasına gitti, ışığı kapatıp uzandı yatağına. “Araya bir de şiir sıkıştırmalı, bi kaç ödül falan, olmaz mı, olur, niye olmasın. Bu Cem hıyarına denk getirip kontrat yapmak lazım, toplu para olur, belki ev bile alırım o zaman… Herif tututurmuş ‘sükse lazım fatoşcuğum…Esaslı bir hadise…’ Onla bunla adımı çıkaracak adam… Karısıyla bile razı… Ayyy aman batsın kontratı da sükseside. Şiiri HB’de mi çıkarsak acep… Yarın oraya da uğramalı, öyküyü haber verimde yer ayarlasın salaklar, ‘ah fatoşcum sen yazarsın da HB’ de yayınlanmaz mı’ diyecek yine Ergün. Onunda gözü dönük, aklı fikri kopçalarımı çözmekte, ‘bir akşam sende yermiyiz fatoşcum’ getirsem mi aradabir ne, hadi be azgınlaşma, başka adam mı kalmadı? Ev alabilsek, koltukları falanda yenilemek lazım, bi çuval para yani… Üff hele bir ev al da koltukları sonra alırsın doymaz karı! Birkaç çeviri ayarlamalı, Selim ayarlar herhal. Çeviride sıkıcı iş canım ya… Şu kitap çıksaydı yenisine koyulurduk… Ne yazsak… Yazacak bir şey de kalmadı ya… Hımm,ımm. İki üniversiteli yeni yetmenin aşkı… Olmaz mı? Vasat… İkisi de kız olsa… Çıtır yani… Peh… Solcu olsalar hemde, örgütten atılsalar falan, yurt odasında birkaç da sahne… Peh peh peh… Tutmaz mı? Tutar valla… Yeniyetmeler alsa bile birkaç bin satar ki, eski yetmeler bile kapışır… Cem’e çıtlatsam mı…dur bi kızım, ne acele ediyon, birde demez mi ‘benim karıyla senin romanın diye asparagas yapalım fatoşcuum’ tamda üstüne gelir hani. Sonra boy boy resim, röportaj, ‘edebiyat dünyasaı çalkalanıyor’ falan, derneğin kokoz feministleride atlar hemen, Taksimde basın açıklaması yapıyorlarmış, ‘Fatoş Kalmaz’ın yanındayız’, ‘Fatoş Kalmaz yalnız değildir’, peh peh peh…. Yaparlar valla, iş çıkar karılara fena mı? Dur yarın çıtlatayım şuna meseleyi…” Kendi kendine kıkırdadı biriki, sağa sola döndü, esnedi, başını yastığının altına koydu, kaldı öylece.
Öğlene doğru uyandı. Kalkıp çay demledi. Duşa girdi, çıkıp kahvaltı hazırladı. Neşeliydi. Şarkı mırıldandı. Kahvaltısını yapıp giyindi, aynanın karşısına geçip süslenip püslendi, “ne güzel olmuşsun sen böyle kız”. Çantasını alıp çıktı evden. Öylesine yürüdü birsüre. Sağa sola bakındı. “ Önce Fasıl’a uğrayıp Cem’e baksam mı, kitap olayını netleştirelim artık… Reklâm işini ayarlamış olsa bari…” Yolun kenarında durdu, bir taksi çevirdi. “Cağaloğlu’na inelim” Çantasını karıştırdı öylesine, dışarıyı izledi. “Tatile çıkmalı, şu gürültüden, kalabalıktan kaçmalı şöyle bir ay kadar, sakin bir yerler bulmalı. Şu kitap çıksın hele, havalar ısınınca denize ineriz belki, kiminle gideceğim ki, bulunur birileri, ortalıkta adam çok nasılsa… Yeni kitabı da orada yazarım belki… Şu üniversiteli kızlar meselesi tutar mı acaba… Tutar tutar…niye tutmasın… Dur bakalım hele”Güldü kendi kendine. Kafasında yeni kitaptan sahneler kurdu. İçi kabardı. “Tamamdır bu iş, üç beş baskı yapar valla…”
Taksinin ücretini ödeyip indi. Yürüdü biraz. Para makinesine uğrayıp para çekti. Köşedeki büfeden sigara aldı, “üç paket parlement, bir de selpak”. “Fasıl Basın Yayın Ticaret Ltd. Şti.” yazılı koca tabelayı gördü içeri girdi. Üst kata çıkıp zile bastı, genç bir kadın açtı kapıyı, “aa fatoş hanım, hoş geldiniz”, “hoş bulduk canım, Cem Bey burada mı?”. Kapısını tıklayıp girdi odaya, kalkıp ayakta karşıladı Cem. Kucaklaştılar, kahve söyledi, oturdular. “Nerelerdesin kaçak, attın kitabı üzerime kayıplara karıştın, televizyon haberlerinden olmasa göremeyeceğiz seni..” “Ne haberi…”, “Aaa, geçenki savaş karşıtlığı meselesinde canım…İyi iyi… Aman kaptırma kendini. Böyle şeylerde medyatik olmak iyi, itibar arttırır, ama bize daha sükse şeyler lazım, her kesime hitap etmeli değil mi…” “Reklam işleri ne durumda, ne zamn çıkıyor kitap…” “Bu hafta sonu start veriyoruz, ilanları, röportajları falan ayarladık… üç beş yorumcu da hazır… Bu gümbürtüyle çıkartırız… Tutacak bu kitap… Azar azar peş peşe bi kaç baskı yaparız…” “Çok iyi… Bu aralar sıkışığım, ödemeler falan…” “dert ettiğin şeye bak, ayarlarız. İyi para kazanır bu kitap merak etme…” Kahveler geldi, yudumlandı. Sigara ikram etti Cem, tüttürdüler. “Bazı projeler var aklımda, yeni bi roman, konusu sürpriz olsun, ama bundan daha orijinal… Yalnız şu ödeme sıkıntılarını halledip sakin bir yerlere kaçayım diyorum, orada kitabı kotarıp döneyim, ne dersin?” “O zaman biz bu kitabı ‘yazarımızın merakla beklenen kitabı yakında çıkıyor’ diye çıkaralım” Kahkahalar atıldı karşılıklı, kahveler yudumlandı, dumanlar savruldu. “Kontrat yapalım fatoşcuum, artık Fasıl’ın daimi yazarı ol. Ödeme işlerini daha rahat hallederiz, ama hareketlenmek lazım, savaş karşıtlığına gitmek yetmez, skandal olay lazım, yanlış anlama senin çıkarın benim çıkarımdır, seni severim biliyorsun…” “Tamam, tamam ileride bakarız, şu kitap çıksın… Kaçıyorum buradan hemen, yüklü dönerim, ayarlarız. Haa unutmadan bir de şiir var aklımda, araya sıkıştıralım diyorum, eski dergilerde çıkmışlardan derleyeyim diyorum. HB’ ye uğrayıp Ergün’le konuşsam mı?” “Fabrika gibi kızsın vallahi, helal olsun… İyi olur, Ergünler bakar o işe. Arada bir bizde şiir bassak mı acaba…” Kahvelerini bitirdiler, yine sigara tuttu Cem. Almadı “ben kalkayım cemcim, Ergün’e uğrayayım, daha bir sürü işim var” “Sen bilirsin canım” Kalktı. Tokalaştılar. “kontrat işini haftaya halledelim, ben de çek ayarlayayım, hafta içi röportajlar için ararım… Haa şu yeni kitabın konusunu söyle bari…” “Kalsın, sürpriz dedim ya… Çeki yüklesen iyi olur, tamam mı, Hadi görüşürüz” “Hoşça kal, görüşürüz”
Kendini caddeye zor attı. “üf hıyar mıyar ama iş bitirici adam” Yürüdü. “Imm, işler haloluyor gibi. Skandal olayını iyi ayarlamak lazım, çeki alıp tüyeyim, dönüşte bakarız artık. Derneğe uğrasam mı, üff, çekemem şimdi karıların dırdırlarını, en iyisi Ergün’e uğrayayım, öyküyü haber vereyim, bizim kitap meselesini de konuşuruz hem. Sonra alış veriş yapıp eve dönerim… Aaa dur şurdan okuyacak bir şeyler alayım, piyasaya da göz atmış olurum hem…” deyip yolu üzerindeki ‘Kurgu Kitap Mağazası’na girdi. “Ahh Fatoş Hanım hoş geldiniz, buyurun şöyle oturun, bir şeyler ikram edelim” Hiç gelmediği bir yerdi, tanınmak hoşuna gitti. Sevindi. Gülümsedi. “hoş bulduk canım, oturmayayım şöyle raflara bakmak istiyorum” “tabi tabi, buyurun” Geçti. Dergilerin durduğu rafa baktı, bazı dergileri evirip çevirdi, “amma da çoğalmış bunlar, hepsini düzenli almaya kalksam Cem’in çekleri bile kurtarmaz beni”. İki dergi aldı, koltuğunun altına sıkıştırıp kitaplara geçti. “ımmm… ıhhh Şuna da bak… hıh” birkaç kitabı aldı bıraktı. “Bir sürü yeniyetme. Millet artık kitap almaktansa oturup yazıyor, daha mı ucuz geliyor ne…” Kalın, özel kutusunun içinde bir kitabı aldı raftan, “Küllerim Yandı… Selma Itıroğlu”, “Dört cilt şiir kitabı mı olurmuş, şuna da bak hele” Kutuyu açtı, kitapları çıkardı. éBu ne böyle hediyelik pişmaniye kutusu gibi… Allah Allah, kabartmalı kapaklara da bak hele, püff…” Elindeki kitapları karıştırdı, bazı dizelere göz attı. “Birinci hamur hemde, koca koca sayfalara üçer mısralık şeyler yazarsan onaltı cilt bile çıkarırsın kızım… O kadar da kıyamet kopardılardı şunun için… Karıda para bok gibi tabi, kabartmada yapar, yaldızlı kutu da, birinci hamur da yapar, elli ciltte, reklamını da yapar satışını da….Eh para parayı getirirmiş. Paran olsun şairde olursun, romancı da… Homeros bile olursun allahıma…” Kıkırdadı kendi kendine, kitapları kutusuna yerleştirdi, mıknatıslı kapağı kapatıp yerine koydu.
İlerideki raflara doğru baktı. Müşteriler gelip geçti önünden. “Aaa şurdaki bizim Mehmet ali değil mi… Bak hele, ordan beni görmemesi imkansız, görmezlikten geliyor beyefendi… Niye gelmesin kızım, geçen o kadar bozdun oğlanı”. İki ay önce Yazarlar Sendikasında “Günümüz Türk Yazınının sorunları” panelinde arada çay içerken takılmıştı Mehmet ali’ye, “nedir kuzum tutturmuşsunuz bir sınıf sınıf..” deyip burnunu havaya dikeltmiş, “sınıf sınıf” derken köpek taklidi yapmıştı herkesin içinde. Gülmekten kırılmıştı millet. Bir şey dememişti Mehmet ali, ama şimdi bile hatırlıyor fatoş o anki bakışlarını. “Dur şunun gönlünü alayım. Yazıktır. Hem sever beni, kıramaz, eskiden beri gözüde var oğlanın, yaa”
Raflara baka baka o yana gitti. “Mehmet ali… Bak hele kimleri görüyorum, ne arıyorsun buralarda” dedi yapmacıklı. Şöyle bir baktı Mehmet ali, “merhaba” dedi yalnızca, “ne merhabası, sarılmak yok mu oğlum” deyip atıldı sarıldı boynuna, yanaklarından öptü. “Ne arıyorsun” diye sordu fatoş. “Dergi getirmiştim, gelmişken bakayım dedim”, “ah siz halen elden mi dağıtım yapıyorsunuz”, “ne yaparsın, malum…”, “neyse neyse, gel bir şeyler içelim, laflarız biraz özlemişim seni”
Birlikte çıktılar kitapçıdan. Hiç konuşmadılar yolda. “Ne somurtuyor daha bu oğlan?”. Hemen yakındaki kafeye girdiler, kenar bir masaya geçip oturdular karşılıklı. Çay söylediler. “Ben ısmarlıyorum” dedi gülümseyerek Fatoş. Buz gibi baktı Mehmet ali. Çantasını karıştırıp sigara çıkardı, “hadi al buradan yak… Bırak şu elindekini” Sigaralarını yaktılar. Susuyordu Mehmet ali. “Tamam, ama uzatma, kızgınsın biliyorum, özür dilerim, biz eski dostuz… Somurtmak yakışmıyor sana”. “Sana kızgın değilim ben” dedi Mehmet ali, “sana onu söyleten o hareketi yaptırana kızgınım”. “Bak seen, kim yaptırıyormuş bana o hareketi?”. “Onlar gibi olma istemi…” deyip sustu Mehmet ali. Gözleri kıvılcımlandı. Sigarasını derin derin çekti. Sustu fatoş da, bir şey demedi. Kalkıp gitmek istedi, kalkamadı. Çayları geldi buarada, sessizce karıştırıp yudumladılar. İç geçirdi Fatoş “özür dilerim” dedi yine. “Yararı yok, yarın birgün denk gelirse yine yaparsın aynı şeyi”. “Yapmam”. Gözleri buluştu, bir süre öyle kaldılar. Bakışlarını kaçırdı Fatoş. İçinde bir gel git hissetti. Bunaltı bastı. Çayını yudumladı, sigarasını tazeledi. “Yapmam” dedi yine kısık bir sesle. “Neyse, geçelim bu bahsi, uzatacak değilim, hem ne söylesem bildiğin gibi yapıyorsun…” dedi Mehmet ali. Bir şeyler diyecek oldu, diyemedi fatoş. Sustu. “tamam, uzun etme artık… İşler nasıl gidiyor, neler yapıyorsun?”, “iyi” diyebildi fatoş belli belirsiz, “iyi gidiyor” duraksadı, “yeni kitabım çıkacak haftaya… Arada bir sağa sola yazıyorum işte”. “Bak seen, yeni kitap ha, iyi iyi… Geçen gazetede gördüm, hareketlisin hani, savaş karşıtlığı falan…” deyip güldü Mehmet ali. “Ne gülüyorsun fena mı yaptık yani”. “Yok, yav, alınma hemen, güneş gözlüğü takmıştın, resminde gördüm… Podyuma mı çıkıyorsun allasen…” “Dalga geçme” “Tamam tamam, hem bende oradaydım, dergi adımızla katılmıştık… Kürsüde gördüm seni, gelmek istedim yanına ama bizi oralara çıkartmıyorlar… Malum” “Sen dalganı geç bakim. Geçen hafta şairler yazarlar bildirisi hazırladı8k sendikada, imzaladım bende, sen böyle küçük şeylerle uğraşmazsın tabii” “Hımmm hımm iyi yapmışsınız da içeridekiler için niye yapmadınız zamanında” Sustu bir şey demedi Fatoş. “Şimdi yeni kitaptan açsam bi de konusunu duyarsa kesin pataklamaya kalkar bu şimdi, amaaan hiç açma” diye düşündü, “sen neler yapıyorsun ‘nitelik’te işler nasıl” diye sorup lafı değiştirdi. “Uğraşıyorum işte” dedi keyifle Mehmet ali. “Niteliğin İzmir şubesini açacağız yakında, oraya gidip geliyorum buaralar” “Aa öyle mii, çok sevindim, açılışa davetli miyim?” “Limonata ve kuru pastaya razıysan gel tabi” “Ya sen beni ne sanıyorsun Allah için, ekmek peynirle büyüdüm ben de” “biliyorum nasıl büyüdüğünü” “ee” “Niye onlar gibi olmak istiyorsun?” “başarılı olmak suç mu, hep dipte mi olalım yani, hem nedir onlar bunlar diye tutturmuşsun, herkes bir işte ne farkı var?” Selma ıtıroğlu’nun kitabını anımsadı hemen bir şey demedi. “Sen bilmiyor musun bizleri onları?” Yine sustu Fatoş, yardım arar gibi etrafına bakındı. Yan masadaki çifte takıldı gözleri, “şunlara bak, kumrular gibi… Bende burada oturmuş neler konuşuyorum, alıp eve götürsem şimdi, yirmi yıllık hayali, yok demez valla, bir de oturmuş ahkâm kesiyor…” diye düşündü. “Sana şimdi nutuk çekecek değilim ama biliyor musun bizi karakolda neyle karşılıyorlar?” Başını çevirip Mehmet ali’ye baktı “hıı” diyebildi yalnızca. “Bizi diyorum” deyip yine aldı Mehmet ali “karakolda neyle karşılıyorlar biliyor musun?” Ses etmedi Fatoş. “Makatımıza sokacakları coplarla!” Ürperdi Fatoş, geriye yaslandı, yine tazeledi sigarasını, midesi bulandı. Su isteyecekti garson yoktu ortalıkta, arkasına yaslanıp gözlerini yumdu. Gerinip açılan boğum boğum, pespembe inek götü geldi gözlerinin önüne, sapsarı saman saplı avuç avuç bok gördü, dökülmüş sütün içinde duran kırmızı ayakkabılar gördü. “Peki, onları nasıl karşılıyorlar biliyor musun? Çay kahveyle, sigarayla, hürmetle… Mafyacılar gibi yani, pezevenkler gibi karşılıyorlar onları, hatıra resmi çekiyorlar bir de, ya, onlar buyüzden içerdekiler için imza atmazlar işte…” Dinlemiyordu artık yitip gitmişti Fatoş. Gözlerini açtı, ışık gibi gördü Mehmet aliyi, “yoksa bunada mı” diye geçirdi içinden, iyice bunaldı, kalktı, “lavaboya gitmeliyim Mehmet ali…” Gidip boynunu saçlarını ıslattı, avuç avuç su içti, aynaya baktı, ağlayacak gibi oldu, tuttu kendini. Çıktı, masaya gitti. Davranıp kalktı Mehmet ali “hadi gidelim artık, iş güç zamanı” dedi. Çay paralarını ödedi Fatoş çıktılar. “Görüşelim” “Görüşürüz tabii, açılış için sana haber veririm” Tatil meselesini hatırladı Fatoş, bir şey demedi. “Tamam, geleceğim mutlaka” “Hoşça kal” “Hoşça kal”
Bir taksi çevirdi yoldan, atladı hemen. HB’ yi de Ergün’ü de, şiir kitabını da öyküyü de Cem’i de, çeki de, alış verişi de şarabı da unuttu. Kafasının içi bomboş gibiydi. Belli belirsiz görüntüler gidip geliyordu gözlerinin önünden. Eve zor attı kendini. Hiçbir şey düşünmedi. Duşa girdi, çıktı. Gövdesini külçe gibi yatağına attı. Başını yastığın altına koyup hıçkıra hıçkıra ağladı, sarsıla sarsıla, sayıklaya sayıklaya ağladı, kendinden geçene kadar ağladı.
Sabah kapı zilinin sesiyle sıçradı yatağından. Şaşkın şaşkın bakındı, kalkıp kapıya gitti. “Günaydın” dedi gülümseyen postacı, “tebligatınız var” Belli belirsiz gülümseyip adamın uzattığı zarfı aldı. “İyi günler” “İyi günler” deyip kapattı kapıyı. “Ne tebligatı kızım bu?” Zarfın üzerine baktı ‘Emniyet Müdürlüğü’ yazısını gördü içi hop etti. Açıp okudu yazıyı “sayın Fatoş Kalmaz; iştirak ettiğiniz… Abide i Hürriyet… Sözde savaş karşıtı eylem… Çıkan münferit hadiselerle ilgili… İfadeniz için…” “Tüh Allah belanızı versin, savaş bitti neredeyse…” İçeri geçti, zarfı fırlatıp masanın üzerine attı. Mutfağa geçip ayaküstü bir şeyler atıştırdı. Giyindi. Makyajını yapıp sokağa çıktı. Hiçbir şey yoktu kafasında, hiçbir şey düşünmüyordu, ne yaptığını nereye gittiğini bilmez gibiydi. Taksiye atladı. “Ne kadar yalnızım” diye düşündü yol boyunca. Kesime giden koyunlar gibi hissetti kendini. Emniyetin önünde indi arabadan. Kimliğini gösterip aramadan geçti. Danışmaya gidip tebligattan bahsetti, refakatçi memurla üst kata çıktı, adam “bi saniye” deyip kapıyı vurdu, içeriye girip “Fatoş hanım ifade için gelmiş müdürüm” dedi ve yol gösterdi kibarca. Sıkılarak girdi içeri Fatoş, masada oturmuş kelli felli adama baktı. Adam üzerine eğildiği kâğıtları kenara itip gözlüklerini çıkardı, ayağa kalkıp “Ooo Fatoş hanım hoş geldiniz, buyurun buyurun şöyle oturun” dedi muhabbetle. Geçip oturdu Fatoş. “Eeee oğlum bize…eee…ne içersiniz Fatoş hanım çay kahve, soğuk bir şeyler…?” “Kahve” diyebildi Fatoş. “Oğlum bize iki kahve yapsınlar… Acele…” Kapıdaki adam selam verip çıktı.
Akşamüstü iki şişe şarapla döndü eve. Oturup içti. “Mafyacılar gibi, pezevenkler gibi” diye sayıklaya sayıklaya. Ağladı, güldü, durdu, konuştu kendi kendine. Gece yarısına doğru kalkıp pencereyi açtı, yoldan gelip geçen insanlara, arabalara baktı. İçinden bir ses “Naxır dagıliiiiii… Naxır dagıliiiii!” diye bağırdı.

Kullanım Şartları
Künye
Turgut Uyar Şiir Yarışması Ödülü
Site Haritası
İletişim












