Ölüme Mektup
Ölüme Mektup
1. kişi: 23 yaşlarında erkek.
2. kişi: 18 Yaşlarında erkek.
Sokakta bir bankın üzerinde sohbet eden iki genç;
- Hiç Gördün mü? (1. kişi)
- Görmedim... Neyi? (2.kişi)
- Kuşların Gülüşlerini.
- Hayır? Hem, kuşlar Güler mi ki?
- Evet. Hem de Katıla katıla.
- Niçin? Kime?
- Bize! Bir yaban kuştu, gökyüzünün mavisinde dolanırken bize doğru, gülümsedi.
- Niçin?
- Bizim için; ayaklarımıza gülüyorlar. Kollarımıza. Özellikle tüysüzlüğümüze.
- Neden ama?
- Neden şu; Biz uçamıyoruz, onlar uçuyor. Biz yürüyoruz; onlar da yürüyor.
- Yani?
- Yani, yani...Bırakalım kuşları, Bize gülen diğerlerini gördün mü hiç?
- Kim diğerleri?
- Diğer bizler; İnsanlar.
- Bu normal, insan insana güler.
- Niçin peki?
- Çok sebebi var; İnsanın çeşitli halleri oluyor, komik halleri. İşte buna güler insan.
- Anlıyorum.
...
- Peki, onları hiç gördün mü?
- Onlar?
- Bize gıpta eden diğer hayvanları?
- Hayvan? Gördüm! Ama gıpta edenini, hayır... Gıpta mı ediyorlar?
- Evet, acınacak haldeler biliyor musun?
- Neden ki?
- Neden mi? Biz düşünüyoruz. Hissediyoruz. Bilinçliyiz. En azından sevebiliyoruz.
- Onlar da eşlerini sevebiliyor.
- Emin misin? (Başını Sallar) Nasıl seviyorlar peki?
- Bas baya seviyorlar işte. Onların da eşleri var, çocukları, sorumlulukları... gibi...
- Niçin var peki?
- Niçin mi?
- Evet niçin?
- Bunu hiç düşünmemiştim.
- Biliyorum, arada bir hayvanlaşıyorsun.
- Ne?
- Yok bir şey; sen söyle, niçin?
- Niçin! Çünkü, çünkü, çünkü onlar da canlı!
- Yapma ya? Demek onlar da canlı; Sevebiliyorlar, aileleri oluyor, eşleri, çocukları, sorumlulukları, ihtiyaçları... O zaman bizim hayvandan farkımız nedir? Onu da söyle, tam olsun bari!
- Ya şimdi, konuşacağımız konu ile ne alakası var bu konunun. Nereden çıktı hayvanlar, kuşlar... ama şunu söyleyeyim; Biz insanız, onlar da hayvan.
- İşte ben de diyorum ki, tüm özelliklerimiz aynı, neden onlar insan, biz de hayvan olmuyoruz. Ya da hepimiz hayvan, ya da insan. Neden peki “İnsan, düşünebilen bir hayvandır.” Deniliyor. Acaba hayvanlar da, “Hayvan, düşünemeyen bir insandır.” mı diyor? Eğer öyleyse, bu ikisi arasında hiçbir fark yok. Sonuçta hepimiz hayvan insanıyız.
- Ne saçmalıyorsun sen Allah Aşkına?
- Düşünmeye çalışıyorum.
- Neyi düşünmeye çalışıyorsun? Deminden beri, hayvan mıyız, insan mıyız diye tutturdun gidiyorsun. Ben insanım. Sen ne olmak istersen ol. Ama artık şu konuya bir giriş yapalım, ne dersin?
- Peki peki. Kızma hemen. ama şunu söyleyeyim, madem insansın, düşünmeyi öğren. Madem inansın, sevmeyi öğren, sevilmeyi değil. Hissetmeyi öğren, hissedilmeyi değil. Ağlamayı öğren, gülmeyi öğren, gülünç durumları değil.
- Ne demek istiyorsun?
- Demek istiyorum ki, aslında hiç istemiyorum, İnsan Olmayı Öğren. Sevmeyi, gülmeyi, ağlamayı... en çok da hayvanları öğren ki, farkını anla. Ve yaşa farkını.
- Sen şimdi bana hayvan mı demek istiyorsun?
- Katiyen! Düşünebilen hayvan demek isti...
- Kes artık ya! Kaç saatlik yoldan bunun için mi çağırdın beni?
- Bana bak! Bana sesini yükseltme! Ve şimdi iyi dinle koca kafalı, küçük beyinli mahlukat.
- Bana bak! İleri gidiyorsun ama!
- Hayır! Aksine demin beri yerimden kımıldamadım bile. İleri giden sensin. Allah’tan geri gelmeyi biliyorsun da konuşabiliyoruz.
- Ne?
- Bak kardeşim. Sen benden küçük ve büyüksün.
- Nasıl yani?
- Ağabeyine karşı bu şekilde tavırlar alman hiç hoş değil.
- Ne yapmamı bekliyorsun? Deminden beri hakaretler yağdırıyorsun, kardeşine! (susma) söyleyin bakalım ağabeyciğim, sorun nedir? Neden beni buraya çağırdınız?
- Sana ihtiyacım var.
- Ne ihtiyacıymış bu? Yoksa başını ben mi tutacağım he? (alaylıca gülerken; )
- Bu gece dostumuzun babasını kaybettik!
- Dostumuz kim?
- Mahalle arkadaşımız, çocukluk arkadaşımız.
- Zinê?
- Evet. Zinê! (sessizlik) Ona hâlâ haber vermemiş ailesi.
- Neden ki?
- Biliyorsun; babasına çok düşkündür, tıpkı senin gibi. Onu her şeyden çok seviyor. Bu haber onun hayatını çok etkileyecektir.
- Ama bunu mutlaka öğrenecektir. Öğrenmeli.
- Evet. Öğrenecek. Birkaç saat önce annesi aradı. Sana bu haberi benim vermemi istedi.
- Bana mı?
- Şey, yani Zinê’ye. Kafa bırakmadın ki bende yahu!
- Neyse tamam! Eee? Nasıl vereceksin bu haberi. Ne yapmayı düşünüyorsun?
- Bana yardım edeceksin.
- Nasıl? Ne yapmamı istiyorsun ki?
- Beni anlayacaksın.
- Anlamadım!
- Sana anlatacaklarımı anlayacaksın.
- Nasıl yani ya? Ağabey, daha açık olur musun lütfen!
- Peki. Bak, şimdi iyi dinle. Zinê’ye bir mektup yazacağım. Mektubu yazarken bana yardım edeceksin.
- Neden mektupla haber veriyoruz ki? Telefon açsak olmuyor mu?
- Olmuyor beyefendi! Bak, zinê daha çocuk. Senin gibi! Ölümün ne olduğunu bilmiyor. Yaşamın ne olduğunu bilmiyor. Ona öyle bir mektup yazacağız ki, babasının öldüğüne üzülmeyecek. Yani üzülecek ama, yaşamın ve ölümün farkında olduğu için, kendisini yıpratmayacak. Telefonla söylersek, olmaz. Zaten mektubu yazarken göreceksin sende. Hem bu şekilde sen de yaşamı ve ölümü anlarsın. Değil mi canım kardeşim benim?
- Hım.. evet; anlıyorum şimdi.
- Ayrıca mektubu ona sen vereceksin. Postaya vermeye kalkışırsak eline ulaşması bir hafta sürer. Bunu bu gün halletmeliyiz. Tamam mı?
- Neden ben veriyorum?
- Oğlum, senin yolunun üstü. Ben burada cenaze işleriyle ilgileneceğim.
- Neden sen ilgileniyorsun? Akrabaları yok mu sanki?
- Yahu yine çok soru sormaya başladın. Yardım edecek misin bana?
- Tamam, edeceğim.
- O halde önce bir mektup zarfı ve kağıt alalım; sonra bir kahveye(Cafe) gider yazarız mektubu. Tamam mı?
- E hadi kalk. Ölüyü bekletmek günahtır.
(Ellerinde mektup ve kağıtla Kahvede görünürler.)
- Sevgili Dostum, Zinê! Hım, nasıl iyi bir giriş değil mi Ağabey?
- Eee, devam et bakalım. Bakalım senin ölüm ve yaşam anlayışın nasıl?
- Çok basit. İnsan ölmek için yaşar.
- Yuh! O halde hemen ölmeliyiz, öyle mi?
- Yo hayır, onu demek istemedim.
- Aptal kardeşim benim, insan ölüme hazır olmadıkça ölemez. Yaşamak da ölüme hazırlık içindir. İyi yaşamak, doğru yaşamak... bunlar insanın ölmeyi hakketmesini sağlar. Anlıyor musun?
- O zaman Zinê’nin babası ölümü hakketti. O durmadan iyi bir insan olmak için çalıştı. Değil mi?
- Evet. Çok doğru. Aslında bütün babalar böyledir. (hüzünlenir) Örneğin bizim babamız; o da hep iyi ve doğru için hayatını ortaya koydu.
- Ve hâlâ koyuyor.
- Evet. Haklısın. Neyse, biz mektubun girişine devam edelim. Şimdi ben söyleyeceğim, sen yazacaksın. Takıldığın bir yer olursa durup sorabilirsin. Bilirsin, benim mektuplarım ve yazılarım normal değildir.
- Tamam ağabey! Sen söylemeye devam et.
- Hım... en son ne söylemiştik.
- En son söylediğin ile ilk söylediğin aynı ağabey.
- Sevgili dostum Zinê! Evet. Merhaba sevgili dostum. Uzun zaman oldu görüşmeyeli. Evet, zaman uzun, görüşeceğiz mutlak. Kısa metrajlı bir ilişkimiz olsa da zaman uzun. Tüm içtenlikle mektupsal dileklerimi yerine getirmek itiyorum.
- Getir bakalım.
- Sevgili dostum. Mektubuma başlamadan önce, başlarmış gibi yapıp seni sevgi ve saygı ile kucaklıyorum. Senin için bir şey ifade edecekse, “Allah’ın selameti hep yeryüzünde olsun” dileğimi de eklemek istiyorum bu mektup başlangıcına. Havaların nasıl gideceği konusunda pek emin değilim, ama burada havalar pekâlâ yumuşak bir tavır sergilemekte. Yarın ne getirir bilemiyorum. Senin yaşadığın mekanın havasını merak etmek istiyorum. Ama bir türlü bu istek yerini fiili yete bırakamıyor. Eminim mektuba başlayacağım noktayı çok merak ediyorsundur. Ben bu durumu pek takmış değilim doğrusu. (kardeşine) Normal standartlarda bir mektup yazmak zor oluyor. Ki giriş kısmını bu kadar uzattığımdan belli oluyor sanırım. Evet. Nerede kalmıştık ?
– Merhaba sevgili dostumda.
- Evet. Görünen o ki, ilerleme sağlayamıyorum. Sanırım bu mektup kurallarını bir kenara bırakıp asıl meseleye geçmek gerekiyor. Şimdi biraz müsaade istiyorum.
“Yazılmış öyküleri unutmalı” yeni öyküler peşinde koşmalı diyorum kendi adıma. Ve yine kendi adıma konuşacak olursam yeni ekilmiş bir tarlayı düşünmeni istiyorum. Ekilen şey, her ne şey ise mühim bir şey olduğu kesinlik icap eder. Tarlanın oluşum aşamalarını incelemek isterim. Öncelikle yaradılışa doğru biraz ilerlemek gerekiyor.
- Tarla mı? Ne alaka?
- Anlayacaksın. Ecele etme. Önce bir dinle. Yaradılışa doğru ilerleyecektik değil mi? (başıyla onaylar).
Yaradılış amacı: Büyük bir savaştı, milyonların içinden birinci olma savaşı kıran kırana geçmişti. Ve zafer, ve voltada söylenen türküler.
Yoğun bir baskı sonucu rahimden dışarı çıkan bir varlıktı insan. Sonraları, yoğunlaşan bir yaşamın içerisine girer. Ardındaki o ufak geçmişi-çocukluğu- hatırlayamaz asla. Çünkü, küçük ve yeterli derecede gelişmemiş bir hafızadan ibarettir.
Bizler, “Biz” olduğumuzdan beridir anlamışızdır yaşamın gerçekliğini. Sizler, çoğulcu yaklaşımlara saplandıkça, gerçeklerden ancak bir yalan kadar uzak kalabilirsiniz.
– Kalabildik.
- İnsan: Varoluşun bilincinde olan bir Ruh’tur. Ve zafer. İnsanın dünyaya o kadar kardeş arasından birincilikle gelmesi bir tesadüf müdür yoksa bir gerçeklik midir aslında apaçık ortadadır. Biz-ler, varoluşumuzun bilincinde olduğumuz sürece bu bahsi geçen konu asla bir tesadüf olmayacaktır.
Dünyayı ilk görüşümüz hatırlanmadığı gibi en temiz ve saf halimizdir görüş günü. Bizler saflığın birer ürünü olmayı çoktan kabul ettik bu yaşama gelmekle. sonuç: Başarısızlık.
Önce çevre sorunları başladı. Alışamadı çevreye insanoğlu. Çeşitli malzemelerle sarılıp sarmalandı. Bir süre esir alındı kundak pozisyonunda. Sonra dar ve sıkıcı elbiseler içinde çevreyi yavaş yavaş algılamaya başladı. –Bu ne? Şu ne? Gibi sorular ile dünya yaşamına girdiğini ispat etti kendine ve yakın çevresine.
- Çocukluk döneminden bahsediyorsun he?
- Evet.
Tüm ilgileri üzerine alıyor insanoğlu. Tüm hassasiyetler onun için. Ve içtenlikle söylemek gerekirse, bu, sadece insanın insana bakışıdır. Yeterli derecede önemsenmeler zaman aralığında yerini kaybetmeye başlıyor. Yalnızlaşıyor insan. Kendisinden geriye bir tek geçmişi kalıyor. “Bu yalnızlık benim,ilişmeyin” demek zorunda kalıyor.
- İnsan yalnız.Bu demek oluyor ki, insan oğlu giderek yalnızlaşıyor. Ve giderek tek başına kalıyor yaşamda, öylemi?
- Evet. İnsanın yalnız bir varlık olduğunu anladıktan sonra, ekmeye çalıştığımız tarlamıza dönelim.
- Dönelim. Ama hâlâ anlamış değilim bu tarlanın ne alakası var konumuz ile.
- Çok alakası var kardeşim. Örneğin, Varoluşunun bilincinde olan insanın, yaşamı boyunca bütün tercihlerini ya kendisi ya da başkaları yapmıştır. Yaşam tercihleri açısından değerlendirecek olursak insan değişik bir varlıktır. Ne zaman ne yapacağı ve ne zaman ne yaptıracakları hiç belli olmuyor.
Zamanın esiri olup zaman içinde hayata veda etme gereksinimi duyan insan ölüm denilen kavramı yaşamaya mahkumdur. Değil mi?
- Tabi ki. Bu bir gereksinimdir. Ya da kaçınılmaz dersek daha doğru olmuş olur. (Büyük bir laf söylemiş gibi) Ölen insanlar gereksinim duyar, öldürülenler ise gereksinim duyanların kurbanı olurlar.
- Önemsiz. Konumuzla alakasız. Ama; Bu gereksinimlere ihtiyaç duyan kişiler arttıkça ölümler de artmaktadır doğal olarak. Ve öldürülmeler. Gelelim tarlamıza. (yazdırmaya devam eder.) Yaşamın her yerini ceset olarak görmek istemeyen insan oğlu, bir tarla yapıp onu ekme projesini düşünce safhasında geliştirir. Gelişen projeye çeşitli resmi kurumların ve kamuoyunun büyük desteğini görmezden gelemeyiz. Gözlerimizi açtık ve bu desteğin doğurduğu sonuçları gördük. “İnsan Tarlası”.
- İnsan tarlası mı?
- (yazdırmaya devam eder)Halk ve dinler dilinde buna mezarlık(kabir) deniliyor.
- Haaa! Şimdi anlıyorum alakayı.
- İnsan mezarlığı da değil. Yaz yaz... İnsan mezarlığı değil. Ölüler mezarlığı. Ölenlerin insanlıktan çıkmış olacağı düşünceciyle Ölüler Mezarlığı daha uygun görülmüş olsa gerek. Konuyu uzatmak ve karıştırmak istemiyorum sevgili dostum.İstersen biraz da bu tarlaların içinde bulunanlardan bahsedelim.
- Hah, işte asıl meseleye geldik değil mi?
- Evet, geldik. Bu arada dediklerime katılıyor musun? Yani şimdiye kadar yazdırdıklarıma.
- Tabi ki; çok mantıklı ve doğru cümleler. Kesinlikle.
- O halde sorun yok.Devam edelim. Nerede kalmıştık? İstersen biraz da bu tarlaların içinde bulunanlardan bahsedelim.
- Ölülerden.
- Hah, evet. Devam et yazmaya. Çeşitli statülerde olup çeşitli kesimlerden çeşitli insanlardı bunlar. Onlar artık insan olmuyor o tarlaya girdiklerinden beri. İnsan denilen şey, şuan sen ve ben gibi varlıklara deniliyor.
- Yapma yaa?
- (aldırmaz, yazdırmaya devam eder) Onlar, ruhlarını sahiplerine bırakmış birer bedenlerden ibaretler.
Gerisini Anlatamayacağım sevgili Zinê.
- Sebep?
- Sana ölümün nasıl bir şey olduğu hakkında bilgi vermek isterdim. Yalnız bu konuda bende cahilliğimi saklayamıyorum senden. Mektubun ilk paragraflarında belirttiğim gibi, İnsan Yalnızdır. İnsan dünyaya yalnız gelir. İnsanı sahiplenseler bile, insan yalnızlığa mahkumdur. İnsan yalnız geldiği gibi yalnız devam etmektedir bu yaşam denilen kavram içerisinde. Ve yalnız ölür. Sonrasını bilen yok.
- Neyse, devam et sen ağabey.
- (yazdırmaya devam eder) Bildiğin üzere yakın denilemeyecek zamanlarda üniversite hayatımın ilk anlarına başlamış bulundum. Bu ilk anlarda öğrendiğim bir çok şey var. Bu ilk anların sonuna doğru öğrendiklerimin hepsini çöpe atmak zorunda kaldım.
- Neden?
- (yazdırmaya devam eder) Çünkü zaman ve hayat kendini yenilemekten geri kalmıyor. İster istemez bende kendimi yenilemek zorunda kalıyorum. Konuşmalarımdan ne kadar çok değiştiğimin farkına varmışsındır. Değişmek zorundayım, değişmek zorundayız. Biz değişmediğimiz sürece hep eski olarak kalacağız. Değişik yöntemler uygulayarak kendimizi değiştirmek gerek gelişim düşüncesinde.
- Çok haklısın ağabey. Harbiden ya! Üniversite seni baya değiştirmiş.
- Kardeşim; beni değiştiren asıl şey, yaşamın sürekli aynı kalmayışı. Bak, dünya dönüyor. Gittikçe yeni insanlar geliyor.
- Ve gittikçe yeni insanlar ölüyor.
- Evet. İşte bizi değiştiren şey, bu yaşam ve ölüm arasındaki sıkı ilişki. Yarın var olacağım kesin değil. Ölüme hazırlanmalıyız sürekli. Ölümü hak etmeliyiz.
- Evet. Haklısın ağabey. Ne mutlu ölümü hak ettim diyenlere, değil mi?
- Ne mutlu tabi. Aslında ne düşünüyorum biliyor musun? Ölümü hak edip ölen kişilerin arkasından ağlamak çok kötü bir şey.
- Evet.
- Düşünsene; adam hep iyilik ve doğruluk için yaşamış. Tek amacı bu dünyaya güzel bir şeyler bırakarak gidebilmek. Bu insanların ölümü için üzülmemek gerek. Aksine, onu şarkılarla türkülerle uğurlamalı. Tebriklerle uğurlamalı. O, ölümü hak ederek öldüğü için ailesini tebrik etmeli.
- Çok doğru söylüyorsun ağabey.(hayran hayran bir süre bakar. Sonra;) kısaca asıl iş, ölmek değil, ölebilmekte. Değil mi?
- Aslanım benim. Beni anladığını görmek, içimi rahatlatıyor.
- (anlamaz, hiç bozmadan.) tabi anlıyorum. İyi ki gelmişim. Çok şey öğreniyorum sayende. Sağ olasın.
- Geridekiler sağ olsun. (toparlar) O halde mektuba devam. Şimdi, Zinê’nin güçlü olabilmesi için güç konusuna değineceğiz.
- Güç.
- Evet. Güç. (yazdırır) Güç. Güçlü olmak cümlesi bizi sürekli güldürürdü. Baban bize hep güçlü olun derdi. O senin babandı. O güçlüydü. o bizim de güçlü olmamızı istiyordu. En çok da senin bu güç denilen şeye sahip olmanı istiyordu.
- Şey, ağabey! Bizim babamız da bu güç denilen şeye çok önem verir, değil mi?
- Tabi ki önem verir. Hem de çok. O, çok güçlü evlatlar yetiştirdiğine inanıyor. Onun yüzünü kara çıkarmamalıyız. Zaten Zinê’nin babasıyla da oldukça iyi arkadaşlardı biliyorsun.
- Arkadaşlardı. Ama artık arkadaş değiller. Yani biri canlı, biri ölü.
- Hepimiz öleceğiz. Az önce dediğin gibi; “İş ölmekte değil, ölebilmekte.” Haa.. bu arada, sence babam ölümü hak ediyor mu?
- Neden soruyorsun ki?
- Hiç! bir gün bizim de babamız ölecek, biliyorsun. (yere doğru bakarak) Bence sonuna kadar ölümü hak ediyor.
- Evet. Babam da hep iyi ve doğru için savaşıyor.
- Savaşıyor. (toparlar) neyse mektuba devam edelim. Gecikmeyelim. Nerede kaldık?
- Zinê’nin güçlülülüğe bakışından.
- Hımm... devam öyleyse. İlk başlarda biz, bu güç denilen ŞEY’i fiziksel manada algılayıp kas yapmaya karar vermiştik hatırlıyorsan. (Kardeşi güler) Ama öyle olmadığını, mahallemizin biricik santrforu, babasını kaybettiğinde gücün ne kadar farklı bir şey olduğunu anlamıştık. İlyas güçlüydü. babasını kaybettiği andan itibaren hep geleceğe dikti gözlerini. İlyas güçlüydü. İlyas güç denilen şeyi yakalamıştı. Sana yemin edebilirim ki üniversitede güçlü olan kazanıyor. Zayıflar kendini kaybediveriyor. Yok oluyor. Hani baban bize hep akşam yemeklerinde “Büyük balık küçük balığı yutar” derdi. Baban balıkçıydı. Ve biliyordu işin gerçeğini. Bizler de birer balığız. Büyümedikçe, güçlü olmadıkça yutulacağız büyük balıklar tarafından. Bu akvaryum o kadar küçük ki sevgili dostum; sana nasıl anlatsam bilemiyorum. Küçücük bir akvaryumda büyük bir balıkla karşı karşıyasın. Düşün...
- Harbiden ya! Çok güzel bir örnek verdin; tebrik ederim.
- Şey! Bu durumda sen olsan, ne yapardın?
- Zinê’nin yerinde mi olsam? (başıyla onaylar) Bilmiyorum. Ama sen bana da böyle bir mektupla haber verseydin, bana yaşam ve ölümü anlatsaydın, eminim oldukça rahatlardım. Üzülürdüm tabi. Ama kendimi harap etmezdim.
- (oldukça sevinir) Aslanım benim. Kimin kardeşi be?(Kardeş gururlanır) seninle gurur duyuyorum.(Daha çok kabarır)
- Tabi ölmesini istemem.
- (bozulur) Tabi, evet. yani! Ben de istemem. Neyse tamam; mektuba devam edelim. Sanırım mektubun sonuna geldik. İşte dananın kuyruğu burada kopuyor. Çok dikkatli kelimeler kurmalıyız.
- Haklısın ağabey. Ama, dur, sakın ben gelemden yazma.
- Nereye gidiyorsun?
- Çok sıkıştım ya! Bir tuvalete gitsem, beklersin beni değil mi?
- (sevinip heyecanlanmıştır)Beklerim tabi. Merak etme sen.
- Tamam. Ama biraz uzun sürer, büyük geldi çünkü.
- (iyice sevinir) iyi iyiii! Neyse sen git hadi. Ben de bu arada ne yazacağımızı düşünürüm...(kardeş çıkar. Ağabey derin derin düşünmeye başlar.)ne yapacağım şimdi ben? Nasıl söyleyeceğim? Umarım sonunu anlar. (kalem kağıda yönelir) Allah’ım lütfen yardım et. Sen ona güç ver. (yazmaya başlar... bir süre yazdıktan sonra;) Bir de babamın en sevdiği şarkıyı eklersem sanırım her şey daha açık ve belirgin olur.(sözü yazar. Mektubu bitirirken Kardeşi içeri girer)Bitti. Ben bir şeyler yazdım. Oku istersen.
- (alır, göz gezdirirken;)
- Sesli oku da anlayayım ne yazmışım!
- Sana olan sevgimin, güvenimin, inanmışlığımın farkındasın. Sana bir şey olursa; emin ol tek suçlayacağım kişi sensin. Çünkü insana en büyük zararı kendisi verir. (Ağabeyine) Çok doğru Ağabey.İyi bağlamışsın sonunu.
- (hüzünlüdür.) Sağ ol.Okumaya devam et hadi.
- Peki... Şimdi sana, bana ait olmayan ve babanın en çok sevdiği dörtlüğü yazacağım. Lütfen bunu iyi oku ve anlamaya çalış. Bu görev bana verildi. Ve ben bu göreve layık olmaya çalışıyorum. Umarım yanlış kelimeler ve cümleler kullanmamışımdır. Eğer öyle bir şey hissedersen beni affetmeni diliyorum.
Seni seviyorum ey İnsan
"Yazılmış Öyküleri Unutmalı.
Kırık Bir kuş yolculuğu Anlatır;
Geçmiş Ölüler Tarlasından,
O Günden Beri Bir Fotoğrafın Yası Tutulur.
O Günden Beri Bir ÖLÜ’nün Yası...”
(duraksar, anlamamıştır, meraklıca;) Ama, ama bu bizim babamızın en sevdiği Şarkı?
- Evet. (duraksar, duygulanır; artık belli etmemek için uğraşmaz.) okumaya devam et.
- Sana Güvendiğimi Unutma. Yüzümü Kara Çıkarma. Bir gün gelecek bu tarlaya biz de gireceğiz. Bir gün gelecek biz de Çiçekler Açacağız bu tarlada.
Sevgili kardeşim. (duraksar)
- Durma Oku!(hâlâ duraksar) Okusana!
Babamız, Şimdi Çiçek Açmak İçin Son Yolculuğunda kardeşim... Başımız Sağ olsun...
- Üzgünüm...
(Ölenin kendi babası olduğunu anlar. Birden ayağa fırlar <ağabey’i onu tutmak ister>, haykırarak bağırır.) Hayıııırrrrr!
(Sahne kararır. Perde)
Baran Barış Mutlu ALTUNEL
19.11.2004
Çanakkale

Kullanım Şartları
Künye
Turgut Uyar Şiir Yarışması Ödülü
Site Haritası
İletişim












