Mevsimsiz
Benceajans
Hasan Uysal - Gizli Örgüt Nasıl Kurulur?

MASKE

MASKE

Ne kalmıştı dudaklarında? Bunaklık çağında bir dünya, soysuz bir cellâdın son ıslığı… Ağlamak istiyordu. Yaprakları dağılmış bir kitabın son nefesine benziyordu sesi: Ufak, kırılgan bir inleme hali: Bütün dillerdeki tek bir dua gibi…

Ayağa kalkıp duvara yaslandı. Öylece durdu uzun süre. Hareket edemiyordu. Dudaklarını örten uzun siyah saçları dağılmış, çorabı kaçmış, ruhu ağırlaşmıştı. Karanlığın içinde gördüğü ne varsa, camdan bir eşya gibi parçalanmış duruyordu önünde. İnsan tohumları taşıyordu artık bedeninin en gizli çağlarında…

Düşe kalka gidip lavaboya, uysal, hareketsiz bir afiş gibi iliştirdi kendini kırık bir aynanın kenarına. Gölgesizdi. Saydam ve sıradanlaşmış… Garip, haz veren bir korku hali içinde, kirlenmiş yüzünü defalarca yıkayıp, sahip olduğu anlamın ikiyüzlü olup olmadığını düşündü. En fazla birkaç dakika direnebilmişti. Oysa biliyordu, isteseydi kurtulabilirdi ondan. Savaşabilir ve yenebilirdi onu…

Üstünü başını düzeltip son kez baktı aynaya. Kendine haksızlık ediyordu işte. Güçsüzdü. Direnemezdi ona. Suçu yoktu. Peki, neden yeterince öfkeli değildi? Ya da böyle bir durumda nasıl bir ruh haline sahip olurdu insan? Bir şeyleri kırıp dökmeli, çığlık atmalı, kendini parçalamalıydı belki de. Sıkışıp kalmıştı basık bir tuvalet penceresinde. Kitapların ve hükümdarların şehrinde, yoktu isimleri günahların. Yaşadığı ne varsa bir hayal, üstüne abanıp insanlığını ondan çalan bir karabasandı sadece. Şimdi çekip gitmeli, kaybolmalıydı şehrin surları arasında. Bilmediği sokaklarda, tanımadığı insanların arasında bir yer bulmalıydı kendine. Küçük, ıssız bir yas ülkesinde, kendine… Bir yer…

***

Dışarı çıkar çıkmaz hemen soldaki sokağa sapmış ve koşarcasına yürümeye başlamıştı. Şehrin perdesiz evleri arasında, sahipsiz bir kitap gibi el değiştiriyordu durmadan. Hangi sokağa girse uzaklaşamıyordu kendinden. Zayıf, çelimsiz bedeni öylesine ağırlaşmıştı ki, ilk önce sarhoş bir kemancıya çarptı yüzü. Sonra topukları eski bir kadına. Köhne bir antikacının vitrini önünde yaşlı bir çift, hemen arkalarında ressam kılık bir adam ve bir kadın boyaları ardına gizlenmiş… Öylece durup onun geçişini izlediler. Eski bir fotoğraftan yırtılmış karakterler gibi, öylece, hareketsiz ve ruhsuz varlıklar olarak izlediler onu…

Yorulmuştu. Tam olarak nerede olduğunu bilmiyordu. Kalabalık bir caddede, garip insan yığınları arasında… Değişmişti adımları. Aradığı neydi? Kendine en çok benzeyen kadını bulup onun ruhuna bürünecekti… Değişiyordu yüzleri insanların. Sanki baktığı yer yüzde iki ayrı anlam, iki ayrı varlık yer etmişti. Tek bir yüzde iki ayrı sima: Suçlu ve suçsuz tek bir kişilik… Belki de bu yüzdendi şehrin şizofren bir insana benzemesi… İşte bir kız, yanakları şişmiş, eleri kirli. Ne işi vardı bu kalabalığın ortasında? Belliydi şimdiden, sattığı kartpostallar kadar büyüyecekti her gün arşınladığı bu nefessiz kalabalığın içinde. Ve bir adam, yağmursuz bir gecede, elinden çıkarabildiği şemsiyeler kadar sevecekti bu şehri… Küfretmek istiyordu karşısına gelen herkese. Sizden değilim, sizin gibi olmayacağım diye bağırıp, suratlarının ortasına tükürmek istiyordu. Yoktu sesi. Korkmasını gerektirecek hiçbir şey yoktu. Kimse duyamazdı onu. Neden herkes ona bakıyordu? İnsanlar neden bu kadar meraklıydı? Yaz günü saçı başı dağınık ve çürükler içinde bedeni…

Bilmezsiniz, az önce bir cellâdın kolları arasında son duamı edip de geldim aranıza. Merhamet ey tanrım! Merhamet!

***

Yaklaşık iki saat yürümüştü. Az da olsa bilincine sahip çıkıp, tanıdığı, hatırladığı sokaklardan ilerleyerek sahile kadar gelmişti. Sığınabileceği bir masal, bir kuytu şiir aramıştı belki de bunca saat. İnsan nasıl kabullenirdi kirlenmiş olmanın masumluğunu? Hiçbir şey kutsal değildi. Çünkü kutsal olan bir gerçekliğin içinde kötülük var olamazdı. Sevgiyi öldürmek için yaratılmıştı dünya. Gazap doluydu her şey. Bir kadının ağzına ilişmiş kısa bir gülüş gibi yapmacık ve bir o kadar da hainceydi tüm düşünceler. Çünkü bütün varlıklar birbirlerine düşmandı. Sayısız anlamla soluk alıp veriyordu insanlar. Yoktu gerçekliği naylon yaşamların.

İncinmişti. Oturabileceği bir yer bulduğunda, büzülen dudaklarını ıslatan gözyaşlarını kendine örtüp, içindeki ağırlığı söküp atmak istedi. Ve hep aynı ayrıntıda kaybolan, içinde cevap arayan eksik bir soru gibi, katlayıp uzunca bir şiiri, döndü gerçekliğine.

***

Ramazan Bayramı’nın ilk günüydü onunla tanıştığında. Babasının yakın arkadaşlarından biriydi Bekir. Uzun yıllar Kars Çimento Fabrikası’nda yöneticilik yapmış ve kısa süre önce emekli olup İstanbul’a yerleşmişti. Yaşına rağmen oldukça genç ve yakışıklı biriydi. İsmini daha önce duymuştu fakat ilk defa karşılaşıyordu. Aile dostları arasında evlerine pek gelen giden olmazdı. Bu yüzden Bekir’in rahat tavırlarını yadırgamış, ısınamamıştı ilk başta. Bir şeyler vardı yanlış olan. Değişik bir hal vardı annesinin üzerinde. Neşeli ve oynaktı. Kızıl gür saçlarını topuz yapmış, dolgun bedenini dar ve şehvet uyandıran bir elbisenin içine hapsetmişti. Bazen, çirkin şeyler öylesine yakışır ki insana, işte o zaman; neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlayamaz kişi. Yıllar var ki eziyet üstüne eziyet çekmiş bir anneye sahipti. Hiçbir zaman maddi sorunları olmamıştı. Yine de huzur nedir öğrenememişlerdi. Babasının alkole olan tutkusu, bazı geceler kana susamış bir zorbaya dönüşüyor ve o gecelerde annesi, firavun lanetine benzer bir hışmı bedeniyle savunmaya çalışıyordu. Dayak, her gün, bir öncekinden daha fazla güzelleştiriyordu bu kadını… Annesinin Bekir’e olan ilgisini anlamış ve düşünceleri karmakarışık izlemişti onları. Yıllardır şiddete maruz kalan bir kadın, kısa süreliğine de olsa başka bir erkeğin bakışları arasında mutlu olmayı hak etmiyor muydu? Kızmalı mıydı annesine?

Garip, tılsımlı bir adamdı Bekir. Karısını üç yıl önce kaybetmişti. Çok konuşan biri değildi. Bakışları ve yüz ifadesi değişikti. Sinsi miydi? Ya da zeki… Bir türlü anlam verememişti Bekir’in yüz çizgilerine. Ya annesi? Sanki geçmişte bir şeyler yaşamıştı Bekir’le. İçine düşen şüphe onu içten içe kemiriyor, rahatsız ediyordu. Bazı geceler bu karışık yüzlü adamı düşünüyor, gizlice ‘kıskanıyordu’ annesini. Biliyordu, annesi kadar güzel değildi. Zayıf, cılız bedenini hiçbir zaman sevmemişti.

Kimdi bu adam? Nasıl biriydi? Neler yapardı örneğin? Nelerden hoşlanırdı? Bekir birkaç kez daha konuk oldu evlerine. En son geldiğinde eski bir gramofon hediye etmişti kendilerine. Görünüşte nazik, kibar biriydi ancak az konuşması, hareketsiz ve anlamı karışık yüzü hiçbir ipucu vermiyordu kişiliğine dair. Acaba annesi ile arasında geçmişte bir şeyler yaşanmış mıydı? Peki, daha önce neden görmemişti bu adamı? Çocukluğuna dair ne kadar hatıra varsa eşeledi durdu. Ancak birkaç aile sohbetinde adının geçmesinden başka hiçbir şey hatırlayamadı Bekir’e dair. Mutlaka bir şeyler olmuştu annesi ve Bekir arasında. Bu elli beşlik kadının ruhunda Bekir’in bir anlamı olduğu kesindi. Bekir’in misafir olduğu günler annesi hiç olmadığı kadar güzelleşiyor ve neşeli bir hal alıyordu. Peki, bu gerçekliği sadece kendisi mi görüyordu? Ya babası? Öyle ya, her daim viski şişesiyle gezen bir adamın, etrafını gözlemleyip, olanı biteni anlayacak bir zihinsel yapıya sahip olması beklenemezdi. Zaten anlasaydı, annesinin kırılmadık kemiği kalmazdı.

İlerleyen günlerde babadan kalan bir iki arsayı satan Bekir, üstüne emekli ikramiyesini de koyarak küçük bir şirket kurmuş ve bunu kutlamak için dostlarının katıldığı bir davet vermişti. Bürokrat kılıklı bir sürü adam ve eşlerinin bulunduğu sıkıcı, boğuk bir gecenin ardından iş teklifi almış olmanın mutluluğuyla anne ve babasına sarılmış, onlarında onayını alarak teklifi kabul etmişti. Felsefe mezunuydu. İyi derecede Fransızca ve İngilizce biliyordu. İki yıl olmuştu mezun olalı. Bu süreçte babası tarafından bulunan torpillerle bir yığın iş görüşmesi gerçekleştirmiş ancak hiçbirine sıcak bakmamıştı. Her seferinde bir bahane buluyor ya da görüşme esnasında kendini olabildiğince itici hale sokup işe alınmamak için elinden geleni yapıyordu. Babası uzun yılar devlete ait şeker ve çimento fabrikalarında üst düzey yönetici olarak çalışmış ve haddinden fazla çevre sahibi olmuş biriydi. Peki, Bekir’in iş teklifine neden bu kadar sevinmişti? Neden hemen kabul etmişti? Amacı sadece çalışmak mıydı? Bekir’e yakın olmakla, annesine ait bir sırrı çözeceğine inanıyordu belki de.

Bekir, iş yerinde gayet disiplinli ve mesafeliydi. Zaten anlamını çözemediği bir yüze sahip olan bu adam, iş yerinde oldukça otoriter ancak bir o kadar da nazik bir tavır sergiliyordu. Bekir’le birlikte şimdilik altı kişi çalışıyordu şirkette. Ne yapsa yaklaşamıyordu bu adama. Garipti Bekir. Ankara ile iyi ilişkileri vardı. Bu sayede hemen birkaç ithalat işi almış ve başarıyla sonuçlandırmıştı. Uzun yıllar bürokrasinin içinde yer almış Bekir, babasına hiç benzemiyordu. İstese babası da bir şirket kurabilir ve çevresini kullanıp bir yığın iş yapabilirdi. Ama yapmazdı. Zorbalığı ve içkiyi severdi o. Fahişeleri ve oğlanları severdi.

İşe başlayalı altı ay olmuştu. Bu süreçte annesi ve Bekir arasında en ufak bir temas gözlemleyememiş, ikisi arasındaki anlamlı bakışmaların geçmişe dair bir iz olduğuna ve en azından Bekir tarafından çok da önemsenmediğine kanaat getirmişti. Bu düşünce, onun Bekir’e olan ilgisini arttırmış, bu donuk adamın dikkatini çekmek için yapmadığı şey kalmamıştı. Değişik saç modelleri, değişik bir makyaj, değişik kıyafetler: İlgi uyandıran çok da kapalı olmayan kıyafetler… Peki, kendisinde meydana gelen bu değişiklik neydi? Bu soru, karmakarışık bir hal alıyordu zihninde. Kendi ruhuyla tezat bir kişilik yapısına bürünmüştü Bekir’i tanıdığı günden bu yana. Bir erkeğin çevresinde, onun dikkatini çekebilmek için umutsuzca dolanıyordu? Oysa böyle biri değildi. Daha düne kadar tüm erkeklerden nefret ediyordu. Mutsuz ve hatta korku dolu bir çocukluk geçirmişti. Babasının şiddete olan eğilimi, onda her gece yorgan altı bir sessizlik peydahlamış ve yaşıtlarından farklı, yabani bir durum iliştirmişti ruhuna. Tek çocuk olmasının bunda etkisi var mıydı bilmiyordu. Ancak çok fazla arkadaşı olmamış, çok da fazla güvenmemişti kimseye ve hatta hiç sevgilisi olmamıştı bu yaşına kadar. Erkeklere karşı soğuk, umursamaz bir tavır sergilemişti her zaman. Lise yıllarında kız kıza toplandıkları bir gece, gerdek gecesi ne yapacaklarını konuşmuşlardı. İlk kez o zaman farkına varmıştı ki çok bilgisizdi bu konularda. Ertesi gün adını koyamadığı bir korkuya kapılmış ve vücudunun çeşitli yerlerini yoklamıştı. Kimse değsin istemiyordu mahrem yerlerine. Yapabileceği şeyler değildi kızların anlattıkları. Korkuyordu. Bir erkeğin organını bedenine alıp onunla yaşamak ona göre değildi. Sevmiyordu erkekleri. İri, kıllı vücutlarıyla dünyaya egemen olan bu yaratıklar, kuralları, düşünceleri ve şiddetleriyle dünyayı çarkından çıkarmış ve yıkımlarla dolu şehirler yaratmışlardı. Kirliydi hepsinin dileri ve kokuyordu nefesleri babasınınki gibi. Milyonlarcası hayvan muamelesi yapıyordu kadınlarına. Dövüyor, sövüyor sonra da bir hayvanı becerir gibi ruhsuz bir şekilde sevişiyorlardı. Milyonlarcası içki cesuruydu. Tembeldi hepsi. Korkak. Kendi başlarına hiçbir işi beceremeyecek kadar beceriksiz, güvensiz. Hiçbir erkeğe ait olamazdı. Cinsel ilişkiden korkuyordu… Ne olmuştu, nasıl bir şey gerçekleşmişti de bu düşüncelerden kendini soyutlayıp, farklı bir anlama bürünmüştü. Hangi yüzü gerçekti. Nefret etmiyor muydu erkeklerden? Peki ya Bekir’e olan ilgisi neydi? Annesini mi kıskanmıştı? Sadece ve sadece annesini kıskandığı için mi yapmacık bir değişikliğin içine hapsetmişti kendini? Ne kendisinin ne de annesinin ahlaki bir yanı olmadığını düşündü bir an. Öyle ya, annesine kızması gerekiyordu aslında. Çünkü aldatmanın illa fiziksel bir yanının olması gerekmiyordu. İnsan ruhuyla da aldatabilirdi eşini.

Tüm bu düşüncelerin beynini kemirdiği bir gün, babası çıkıp gelmiş ve Bekir ile uzunca bir görüşme gerçekleştirmişti. Ne konuştuklarına dair en ufak bir fikri yoktu. Ancak o günden sonra Bekir sık sık Ankara ile görüşüyor ve telefonu kapatır kapatmaz inanılmaz sinirli ve gergin bir adam olup çıkıyordu. İşte o anlar, Bekir’in yüzünde kindar, çarpık bir ifade beliriyor ve bu onu oldukça ürkütüyordu. Ters giden bir şeyler vardı. Ankara ile yapılan her iş ya hatır gönül ilişkisiyle ya da rüşvetle gerçekleşiyordu. Artık okuyabiliyordu Bekir’in yüzündeki anlamları. İnsanları önemsemeyen, dostluklarını sadece çıkar üstüne kuran biriydi. Babasıyla arasındaki ilişkide bu düzlemdeydi. Bekir, yeni yapılacak bir ihale için babasının ismini kullanmış ve Ankara’dan bazı insanları bu yolla ayarlamıştı. Sorun buydu ve çözülememişti. İhale Bekir’in şirketine verilmemişti.

Yeni bir işi kaçırmış olmanın yarattığı ruh hali tüm şirkete yansımıştı. Herkes anlamsız bir sinir harbi içinde birbirine çatıyordu. Bekir’in olur olmaz patlayan öfkesi personeli iki günde yıldırmış, insanlar arasında korkuya benzer bir hal yaratmıştı. Bir insan nasıl olurda bu derece değişebilirdi? Sessiz sakin, herkese karşı kibar bir adam nasıl olurda bir an da çarpık bir kişi haline gelebilirdi? Bütün insanlar çift kişilikliydi belki de. İnsanların içindeki iyi ve kötü yanlar, dünyanın çıkar dengelerine göre değişiyor ancak kötü olan daima gizleniyordu. İnsanlar aynı anda suçlu ve suçsuz olabiliyorlardı. Bekir’de değişmişti işte. Şimdi kötüyü yaşıyordu. Belki de birkaç gün sonra tekrar iyi ve nazik olanı oynayacaktı. Peki, ne vardı kötünün içinde? İyi olan görmemişti onu aylarca. Kötü olan şimdi garip ve değişik gözlerle izliyordu onu. Sarhoş muydu kötü olan? İçmişti belki de biraz? Bekir, gözlerini ayırmadan bakıyordu ona. Bekir’in onu fark etmiş olmasına seviniyor muydu? Neden değişmişti yürüyüşü? Oysa anlamalıydı, hayvani bir yan vardı bu bakışlarda. Kinin öfkeyle harmanlanmış haliydi Bekir’in gözlerindeki. Peki, neden anlamıyordu? Kendisi hangi yüzünü taşıyordu şimdi?

Bitmişti mesai saati. Çalışanlarla birlikte dışarı çıkmak için hazırlanmıştı. Çok kısa bir an Bekir’le göz göze geldi. Bekir masasından kalkıp yanına geldi. Kalmasını istiyordu. Hollandalı bir şirket için İngilizce teklif mektubu yazılması ve hemen fakslanması gerekiyordu. ‘Kalamam’ demek geldi içinden ancak gizli bir el onu orada öylece tutup gitmesine izin vermedi. Biliyordu, halen içinde koca bir merak vardı. Annesi ve Bekir… Kaçamak bakışların ötesinde iki isim…

***

Nasıl olduğunu anlayamadı. Bir anda koca bir çift el onu oturduğu yerden kavrayıp bir çırpıda ayağa kaldırdı. Biçimsiz, tarifsiz bir zaman aralığıydı. Şekli yoktu hiçbir şeyin. Çocukluğundan başlayıp, yirmi iki yaşına kadar avuçlarına dolan ne kadar korku varsa bir anda yüzüne çarpıp onu yarı baygın bir et yığınına çevirdi. Bağırmak istiyor ancak sesi çıkmıyordu. Duvara dayanmış bedeni, aciz ve güçsüzdü. Çırpındıkça daha da güçsüzleşiyor ve sesi içinde bir yerlerde hapsoluyordu. Bekir’in kokan nefesinden kaçırdığı dudakları, çölleşen bir akşamın ruhsuz sürgününe dönüyor, dönüyor, dönüyordu her şey. Yüzüne aldığı tokat, babasının gerçeğiydi. Nice geceler annesini babasının elinden almak istemiş fakat cesaret edememişti. Şimdi bir tane daha tokat yemiş ve dişlerini sıkıp ağzını kenetlemişti. Devasa elleri vardı bu adamın. Keskin bir bıçak gibi dokunduğu yer yeri yaralıyordu. Çaresizdi. Yığılıp kaldı kirli parkeler üzerine. Bir saat süren acısı tarif edilmez bir uyku haliydi onunkisi. Duyduğu en son söz: ‘Anneni de bu şekilde…’ oldu. Ve bittiğinde her şey, yoktu annesi, merakları ve bakışları, yoktu. Kaktı, başı dönüyordu. Dilini ısırdı. Paslı, içki kokan bir nefesin ağırlığı tüm bedenini çürütmüş, bacaklarında çukurlar açmış, gözlerine ateşler bırakmıştı.

***

Issız bir güzelliği vardı İstanbul’un. Her şeye rağmen, her türlü pisliğine rağmen dünyanın en güzel şehriydi. Oturduğu yerden uzun süre denizi izledi. Kanatlı lalelerle dolu bir evde düşledi kendini. Yalnız başına, annesiz ve babasız… Deniz, yakamoza bulaşmış sarhoşluğuyla babasına benzedi bir an. Uzun tırnaklarını bedenine batırıp, öfkesini kendine karşı bir silah gibi kullanmak istiyordu. İnsan nasıl sahiplenirdi kirlenmiş olmanın masumluğunu? Erkeklerin kurduğu bir dünyada, başına gelebilecek en kötü şey gelmişti işte. Kime, nasıl, ne şekilde anlatılırdı tecavüze uğramış olmak? Ya bu kirli nefes, içinde taşıdığı bu insan tohumları… Nasıl söküp atacaktı vücudundan bu izleri? Kendi bedenine yabancılaşmıştı bir anda. Kalktı, denize doğru yürüdü. Öylece durdu bir süre.

Çare değildi ölmek bu şehrin satırları arasında. Yoktu kutsal olan hiçbir şey. Uyandım dünyanın gözünde kadın olarak kendime. Sustum ve inkâr ettim geçmişimi. Kurtarmalıydım annemi o iri parmaklı gecelerde. Susturmalıydım tüm zorbaların şenliklerini. Ve gürültüsünü şehrin, gözlerini çukurların, seslerini acizlerin, kendim gibi bilmeliydim. Kendim olmalıydım ikiyüzlülüğün kitabında. Virgülsüz ve noktasız… Karmaşık ve sade… Her iki yüzümle…

Uyandım dünyanın gözünde kadın olarak kendime. Ve şehrin meydanlarında, tutsak bir şarkı gibi; eski, saklı, geçmiş ve uğultulu bir sayrı nöbetinde yasaklıydım kendime. Çalgıcılarına şehrin, yasaklıydım. İyi biriydi ölüm, her daim açıktı kapısı güçsüz olanlara. Ben ki, terk edilmişlerin en terk edilmişi, susturmalıydım zorbaların şenliklerini birer birer. Çare değildir ölmek bu şehrin satırları arasında. Şimdi, dalgalı bir saç yumağı gibi sarmışken dört bir yanımı hüzün, öğrenmeliyim artık aşkın ilmini. Ve alışmalıyım her iki yüzümle yaşamaya. Yersizdi korkmak belki de tüm cellâtlardan. Sultan ve hükümdardır acı bu şehirde. Ve ben, çocukluğuma ait ne varsa bırakıyorum şimdi burada. Sessizliğin halkları arasında, incir ağaçlarına benzeyen bir gecenin örtüsünde kesik bir dudak gibi kan revan… Bırakıyorum şimdi ne varsa yaralayan çocukluğumu avuçlarınızda. Bilmezsiniz, az önce bir cellâdın kolları arasında son duamı edip de geldim aranıza. Sizin gibiyim artık. Sizin gibi uyanacağım her sabah. Sizin gibi çıkıp gideceğim işime. Sizin gibi döneceğim evime. Sizin gibi bir kadın olup, sizin gibi yemekler hazırlayacağım dünyanın krallarına. Seveceğim tüm pislikleri. Sizin gibi salya bırakacağım dudaklarımın kenarından toprağa. Hani, babamın annemi dövdüğü geceler, kulaklarımı kapatıp, başıma kalın bir yorgan örtüyordum ya, işte küçük bir bedenin, küçük bir yatakta her şeye, herkese küsmesi kadar gerçekti sizden olmayışımın nedeni. Artık varım. Cansız, ruhsuz bir sarhoş gibi, şiirler okuyup, düşünceler bırakacağım şehrimin kıvrımlı yollarına. Korku yok. Tükenmişlik yok. Ölüm yok. Şarkılar dinleyeceğim sizin gibi. Ezberleyeceğim notalarını hırsızların. Kendime benzeyen hayvanlar yetiştireceğim bahçemin duvarları arasında. Yüzümü gizlemeyeceğim hiçbirinizden. Biliyorum, ruhumu çok karmaşık bulmadınız ilk başta. Yanıldınız, bilesiniz. Sizi kendinizle yüzleştirmemek adına derinleştirmedim ruhumu. Duyduğunuzu algıladınız sadece. Basit ve yavan bir döngüydü gözlerinizde kirlenen öyküm. Sizin gibi zevk almayı öğrendim artık. Zor, acılı bir yolun ardında, sizinle bütünleşmek, sizde kendimi görmek bana haz verdi itiraf ediyorum. İtiraf ediyorum hoşuma gitti sizden biri olmak. İkiyüzlü müyüm? Evet. Ama kurallarını ben koymadım dünyanın. Kışkırttım onu biliyorum.  Ama bedenimin suçu yok bunda, yanılıyorsunuz. Kalmamı istediğinde gidebileceğimi söyleyenler, sizden biri olma hevesim, bilinçaltımda sizin kadar gizli ve gerçekti belki de.  Annemi de bu şekilde… Kirli nefesi ve bıçak gibi elleriyle… Biliyorum, hayvan ruhuna insan bedeni giymiş birinin hükümdarlığıdır bu. İçinde aşk ve benzeri hiçbir duyguyu barındırmayan, belden aşağı bir dünyanın hükümdarlığı…

Tarkan Toka

2010 Mamak

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MASKE
  • Son Eklenen Yorumlar
  • 'Sığınabileceği bir masal, bir kuytu şiir aramıştı belki de bunca saat.' diye çaresizliği ve gerçeği reddetme arzusunu ne güzel ifade etmiş bu cümle. Ve 'kadın'a ait ne çok hissi bir erkek olarak nasıl da doğru anlatmışsınız. Çok güzeldi, teşekkürler.
    Elif T.D tarafından , 30.10.2010, 02:46 tarihinde yazılmış.
  • Mükemmel bir öykü ve sıradışı bir anlatım. Tarkan Toka öyküleri insanı içine alır, o öyküyü okuyucuya yazdırır. Tebrik ediyorum.
    Metin Akdeniz tarafından , 26.09.2010, 12:01 tarihinde yazılmış.