Mevsimsiz
Benceajans
Cüneyt Ayral - Müjgan

-EYLÜL' DE GEL- MEDİLER

-EYLÜL' DE GEL- MEDİLER

Öyle gençtik ki… Ne yollar yorardı, ne göremediğimiz yıllar. Bozkıra bahar geldiğinde, sabahlar erken olurdu. Polis gözlerinin eşliğinde okulun önündeki hanımelileri ve güllerin kokusuyla şenlenen sokakta yürürdük. Zil çalıncaya kadar iki kez gidilip gelinirdi sokak boyunca… Bahar sabahları bastırırdı barut kokularını, miting meydanlarının kanlı asfaltlarını, bombaları, kurşun seslerini… Sloganların yerini kuş cıvıltıları alırdı bir ışık çakımı… Öyle gençtik ki, bahar vururdu başımıza, yangın yeri yüreklerimize…

 

Son günlerdi. Bir daha asla lisede olamayacağımız son anlar. Son sınıf başkanı, son liseli aşklar… Son kavgalar olur muydu? Asılırdı yüzlerimiz. Talihsiz kuşağımızın, en umutsuz bireyleriydik sanki... Kavgayı kimin, nasıl ve ne zaman başlattığını, kimin ne zaman ve nasıl bitireceğini, biterse ne olacağını kimse bilmezdi. İçimizden bir ses, biri biterse diğerinin başlayacağını söylüyordu. Dilsizdik o anlarda, sağırdık. Çözümsüzdük belki biraz da… Kayıp, kimsesiz ve belirsizdik. Başımız önümüzde gara doğru yürürken yollara atılmış sebze artıkları yapışırdı ayaklarımıza… Sonra sarı bir bozkır sıcağı ve toza bulanmış caddeler boyu yalnızlıklar… Hal binasının güzelim yuvarlak pencereleri düşlerimizde şık salonlardan sokağa açılır, sarı ışıklarla bezenirdi. Bir şarkı yayılırdı yeni yeni türemeye başlayan “Cafe” lerin birinden;

 

“Eylül’de gel Eylül’de, okul yoluna…”

 

Son günlerdi. Son okul kırma heyecanları, son korkular, son ilk başlanan sigaralarda büyümüş olma duyguları… Artık sigara içerken büyümüş olduğumuzu hissetmeyecek miydik? Gerçekten büyümüş mü olacaktık? Yoksa farkında olmadan kavgaların, el ilanlarının, duvar yazılarının, çatışmaların, silah seslerinin arasında büyümüş müydük?

 

Geceler ise hiç tekin değildi. Aynı sokakta bir yerden bir yere gitmek bile çok tehlikeliydi. Silah seslerinin tam olarak nereden geldiğini ve kimin evinin kurşunlandığını kestirmeye alışmıştı herkes… Sabah olur olmaz kalan son günlerimizi tamamlamak için okul yoluna düşerdik yine… O zamanki adı “Nato Yolu” olan, çevre yoluna varılınca önümüze geçerdi birileri… Sorular, emir kipli cümleler, tehditler arasında dik durmaya çalışan genç bedenlerimizi, bir ateş yalayıp geçerdi. Anayolun diğer ucunda, bu kez karşıt görüşten bir grup sorguya başlardı. “Neden o semtte oturuyorduk, o halde karşı taraftandık, başka liseye gitmeliydik, neden buraya geliyorduk…” Oysa kimse bize yoksulluğumuzu, cebimizde kaç kuruş olduğunu veya olup olmadığını sormazdı. Yaşadığımız semti bizim seçmediğimizi, bei altı mahalleye tek bir lise düştüğünü onların bilip bilmediğini sormayı isterdik. Ama sormazdık, soramazdık. Neden hiç birimizin geleceğe ilişkin hayalleri olmadığıyla iki taraf da hiç ilgilenmezdi.  Bazen susar, bazen kavgaya girişir, görünmez bir Berlin duvarı haline gelen “Nato Yolu” nun her iki kıyısında da, bir sonraki defaya kadar rahat ederdik. O kadar gençtik ki, inandıklarımız dâhil, hiçbir şeyin kendi seçimimiz olmadığını henüz bilmiyorduk.

 

Yüreklerimizde hüzün, gözlerimizde belirsizlik, yürürdük güvensiz yollarda… Bir sona gelindiğini hissederek ama ne olduğunu bilmeyerek… Törensiz, kutlamasız elimize tutuşturulan diplomalarımızla ne yapacağımızı düşünmeden... Düşsüz, kırgın, üzgün, son buluşmalarda biraz suskun… Birlikte başladığımız sigaralarımızı belki de son kez birlikte içerek…

 

O kadar gençtik ki… Kavgalarda kuruyan yüreklerimiz, şarkılarla kıpırdanırdı her şeye karşın. Alpay, “Eylül’de Gel” diyordu. “Eylül’de…” dedik. “Ne olursa olsun her “Eylül’de, okul yolunda…” Üniversiteler kazanmış ya da kazanamamış, umutsuzluğun dipsiz uçurumlarında olsak da, ölmez, kalırsak “Her Eylül’de, okul yolunda…” Gözlerimiz yaşlı, yüreğimizde bilinmedik bir kuşku, sarılarak ayrıldık.

 

Eylül geldi. Bozkırlara kuru ot kokusunu serperek, gün ışığını biraz kırıp, güzelleştirerek… Bir sabah kahramanlık türküleriyle uyandık. Postal sesleri ve bol yıldızlı apoletlerinin gölgesinde konuşan bazı adamların soğuk yüzleriyle… Talan edilen evler, itilip kakılan, bir yerlerde toplanan insanların uğultuları, feryatlarıyla… Kavgayı birileri bitirmişti!

 

Ama hiç biri “Eylül’de gel” mediler. Okul yolunda sadece ben ve çırılçıplak yalnızlığım vardı. Çok sonra duyacaktım. Selim sorguda sakatlanmış, hastanedeydi ve artık bir yaşam boyu tekerlekli sandalyeyle yoldaş olacaktı. Ömür, Güler, Çetin hapisteydi. Selma salıverilmişti ama taşınmış, kayıplara karışmışlardı. Mustafa sır olmuş, İsmet suçsuz olduğuna karar verilmesine karşın intihar etmişti.

 

Ne Eylül’de, ne de başka bir zaman hiç gelmediler. Selim 2007’de sonsuza gitti. Kalanlar ise hala yitirdiklerinin, kayıp bir kuşağın tüm talihsizlikleri ve acılarıyla savaşarak yaşadılar.

 

Yüreklerde sızlayan şarkılara artık “Nostalji” deniyordu. Eski hal binası, tıpkı düşlerimizdeki gibi, yuvarlak pencerelerinden sarı ışıklar sızan, müzikle dolu bir gençlik merkezi oldu. O sessiz bozkır kenti, şimdi gülümseyen gençlerle dolu bir üniversite cenneti… Kıyısında yürüdüğümüz zavallı kirli nehirimiz, insanların görmek için uzak yollardan geldiği gezinti şaheseri… Bizim tozlu yollarımız büyük bulvarlara dönüştü. Ve yeni bir nesil bizim şarkılarımızı keşfetmeye, eskimiş kavramlarımızı, kahramanlarımızı irdelemeye başladı.

 

Ama o birilerinin kavgayı bitirdiği sanılan günlerden beri hiç kimse, hiçbir Eylül’de, okul yoluna gelmedi. Gelemedi.

                                                                                                                                                                     İlkay Tuna        

 

(Fotoğraf: Selami Torun)

Turunç Dergi 4. Sayıda yayımlanmıştır.

-EYLÜL' DE GEL- MEDİLER