12 EYLÜL ANISINA
12 Eylül Anısına
Tükenmez bir kalemi avuçlarımın arasında sıkıca tutup, dizlerimin üstünde duran beyaz bir defter sayfasına dalıp gidiyorum. Kalemin ucu ilk sözcüğün başlayacağı noktaya dayanmış öylece bekliyorum. Oysa anılar, zembereğinden boşanmış bir yelkovan hızıyla döneniyor gözlerimin önünde. Hangi birini yakalasam, “Keşke yaşanmamış olsaydı” diye başlayacağım anlatmaya ve mevsim sonbahardı diyeceğim. Öyle bir ay vardı ki üzerimizden geçen bu sonbaharın yaşandığı mevsimde, etkilenmeyen tek fert kalmamıştır bu ülkede. Adına Eylül derler. 12 Eylül ise asla unutulmaz.
***
Serin bir esintiye zaman zaman yenik düşen güneş ışıklarının aydınlattığı bir Eylül ayıydı. Yer; Ordular Sokak, İlk Sokak ve Hedef Sokağın Akdeniz Caddesine diklemesine uzanan bir bölgeydi. Eskimeye yüz tutmuş bu semt; çoğunluğu düşük gelirli memur, esnaf ve işçi ailelerinden oluşan bir mahalleydi. O malum Eylül gününden çok uzak sayılmayan zamanlarda sokağımızın köşesinde bulunan bir kahve ülkücüler tarafından basılarak, silahlı çatışma yaşanmıştı. Ülkücüler geri püskürtülmüş dediler. Bir akşamüstü de bazı gençler iki kaldırım arasına gaz döküp yakarak “Kahrolsun Faşizm” diyerek sloganlar atmışlardı.
Bir öğleden sonrası saatlerde de silah sesleriyle irkilmiştik, pencereye doğru koşarken ben, annem “Yere yat! Yere yat!” diye bağırıyordu. “ Neyi görmemi engelliyorsun anne” diye yüzüne karşı bağırmıştım.
Endişelerinde haklı sayılabilirdi. Bebeklik resimlerimin arkasında “ Cezaevi Görülmüştür” damgası o silmeye çalışsa da görülebiliyordu. Ben “Solcuyum” demenin ceza olduğu dönemlerde doğup büyümüş biriyim bu ülkede. Solcu olduğu gerekçesiyle tutuklanan bir babanın kızıyım.
Annem “ Düşünce suçlularının başına neler geliyor bu ülkede” diye başlayacaktı söze
“ Biliyorum anne ancak hiçbir ceza düşünmeyi engelleyemiyor” diye karşılık verecektim.
En acı anılardan biri Hacer Teyze’nin payına düştü biliyorum. Çorumluydu, boncuk gibi mavi gözleri vardı, kıpkırmızı kınalı saç örgüsü yemenisinin altından beline uzanırdı. Sakat kızını tedavi ettirmek için büyük kente gelmişti, çamaşıra giderek ekmeğini kazanmaya çalışıyordu.
Büyük kızından ve oğlundan olan torunlarına da çok düşkündü. Kızından olan torununun adını Ecevit koymuşlar sonra da değiştirmişlerdi.
“Komünist diye taşla kovalamışlar bir kahvenin önünde oynarken beş yaşındaki bebeyi” diye anlatmıştı dişlerinin arasından hırsla söylenerek “ Köpeğin dölleri” diye.
Adını Barış diye değiştirmişler bebenin.
“Oğlumdan olan torunum ülkücü olmuş” diye anlatmıştı olayı Hacer Hanım dövünerek. Ülkücü arkadaşları, Barış’ın Komünist olduğunu, onu bir şekilde getirip onlara teslim etmesini istemişler kuzeninden. Kuzenini piknik yapmaya davet etmiş dayıoğlu, Barış kalkıp gitmiş. Sonradan gelen grubu görünce anlamış başına gelecek olanı, kendisini korumak istemiş, aralarında geçen kavga sonunda kuzen hayatını kaybetmiş. Barış kaçmaktaymış ama oğlu annesine inanmıyor “ Bana onu teslim et! Yoksa seni öldürürüm anne! Onu sen saklıyorsun” diyormuş.
Hacer teyze’nin bunları bize anlatırken çektiği acıyı ömrümün sonuna kadar unutmayacağım.
Tüm bunları 12 Eylül sonrası bir gün komşumuz Erdoğan’a anlatıyorum bir kış günü. Erdoğan daha öncesinde polismiş, eşi de polis memuru olarak çalışıyordu o sıralar. Kendisi meslekten atılmıştı. Suçu Pol-Der üyesi olmakmış. Tutuklanmış, mahkemeye çıkartılmış, suçlu görülmüş ve Mamak Cezaevinde yatmıştı.
“ Sorgulamaya aldılar” dedi:
- Tanımadığım bir yaşlı adam ve yine tanımadığım onaltı ya da onyedi yaşlarında bir genci de yanıma getirdiler. Amir, önüme bir kâğıt uzatarak imzala dedi. Yaşlı adam, genç çocuk birbirimize baktık. İlk kez birbirimizi görüyorduk. İmzala diye yineledi amir ‘ Karın yan odada sorguda unutma’ diye ilave etti. Hepimiz imzaladık tutanağı. Böylece devleti yıkmaya teşebbüs eden bir örgüt olduğumuz yazan ifadeyi kabul etmiş olduk.
Mamak’ta her sabah karşılıklı dizilmiş coplu askerlerin arasından koşarak havalandırmaya çıkarılıyorduk. Koşmak zorundaydık çünkü coplarla her geçene vuruyorlardı, başlarımızı koruyarak, hızla koşmayı öğrendik, yine de bir iki cop darbesi almadan bitmiyordu koşu. Dönüşte de aynı şey tekrarlanıyordu. On kişinin zor kalacağı bir barakaya en az seksen kişi tıkılmıştık. Pislik içinde yaşamaya zorlanıyorduk.
Ciğerlerinden rahatsızdı Erdoğan, sık sık tedaviye gidiyordu. Hukuk fakültesini kazanmıştı polislikten atıldığı için, gece şöförlük yapıp, gündüz derslere devam ediyordu. İyi bir avukat olduğunu öğrendim sonraları. “ Biliyor musun en çok ne gücüme gitti?” demişti bir seferinde.
- Komiserin -karın içerde sorguda- dediği andı. Karımı sorguya alanlar benim devre arkadaşlarımdı…
Anlaşılması güç anılar geçiyor aklımdan. Mesela Halil’in öyküsü bunlardan biri:
İncecik bedeni olan, uzun boylu genç bir adamdı. Bir zamanlar çok yakışıklı olduğu yüz hatlarından anlaşılıyordu. Orta halli ama eğitimli bir ailenin tek evladıymış. Üstün zekalı bir çocuk olduğu eğitmenlerce onaylanmış, ailesinin gururu olarak yetişen pırıl pırıl bir çocuk olduğunu anlattılar kim olduğunu sorduğumda.
Kendi kendine bir şeyler konuşarak, kısa ve sarsak adımlarla yürür, evimizin karşısındaki kahvenin önündeki bir masaya oturur, oturduğu yerde hafif hafif sallanarak bir eliyle sürekli şakağını ovalardı.
Siyasaldan atılmış dediler. Atılmamıştı, evinden alınıp götürülmüş, gözaltına alınmış, sorguda geçen günlerden sonra yaşamdan kopartılmıştı.
Çünkü demokrasiyle idare edildiğimizi sandığımız Türkiye Cumhuriyeti’nde işlerin gerçekte böyle olmadığını fark etmişti. Ne çok isterdim o kahveye gidip onun kendisine neler söylediğini dinlemeyi.
Zor anılardı; Sabahattin Ali’nin “ Bizi doyuranların aç, giydirenlerin donsuz kalmasın diye istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, bu kadar tehlikeli mi olmak zorundaydı?” dediği gibi
Böyle mi olmalıydı?
12 Eylül öncesi ve sonrası, bugüne kadar yaşadığımız, şahit olduğumuz anıları düşündükçe her şey o kadar incitici geliyor ki insana. Hangi anıyı beyaz sayfalara çizsem diye düşündüğümde çocuk yaşındaki Erdal Eren’in idam haberini okuduğumda içimde varolan üzüntüyü nasıl resmedebilirim?
Her eylem biraz daha onurlu ve insanca yaşamak üstüneydi. Birileri bunu istemediler ve güç onların elindeydi. 12 Eylül’ü insanlara yaşattılar. Yaşadığımız bugünler ise onların eseri.
Bir dönem için kıyıma uğratılan insanlarla bir şeyleri geciktirmeyi başarabildiler ama umudu engelleyemediler yine de.
Düşünce Özgürdür.
Sedef Kandemir
KYD - Tanıklıklarla 12 Eylül Kitabı - Kadınlar Anılarını Paylaşıyor
Sayfa: 175

Kullanım Şartları
Künye
Turgut Uyar Şiir Yarışması Ödülü
Site Haritası
İletişim












