Mevsimsiz
Benceajans
Mehmet Öngeoğlu - Kutsal Üçleme

Serap

Serap

Titrek beyaz ışıkların altında fayans döşeli büyük bir taş masanın üzerinde gövdesi beyaz örtülerle sarılmış bir ölü yatıyordu.
Beyaz beyaz önlükleri, kayıtsızlıkları ve rahatlıklarıyla kendi aralarında fısıldaşarak, gülüşerek masanın etrafında çember oldu öğrenciler. Elindeki plastik bardaktan kahvesini yudumlayıp ağzını şapırdatarak içeri giren hocalarını görünce fısıldaşmalarını, gülüşmelerini kestiler. Beyaz önlüğünün yakasındaki rozette “Doç. Dr. …” yazan adam kahvesinden bir yudum daha alıp plastik bardağı kenardaki çöpe attı. Yarım kalmış ılık kahve çöpteki kanlı, cerahatli bez parçalarının, sargı bezlerinin üzerine ayıldı, kayboldu. “Doç. Dr. …” masanın kenarına ilişti. Öğrencilerden biri üzerinde boy boy ameliyat bıçakları, makaslar, iğneler, testereye benzer aletler bulunan tekerlekli masayı sürüp getirdi. Doç. Dr. ince, lastik eldivenlerden taktı. Beyaz eldivenli ellerini açı şekilde havada tutan Doç dr. Tekerlekli masadan aldığı neşteri uzatan öğrencisine baktı. Titriyordu öğrenci. Doç dr. gülümsedi. Beyaz örtüyü sıyırdı. Ölünün çıplak kıllı göğsü göründü. Neşteri göğsünün ortasına attı Doç. Dr. Peynir gibi yarıldı göğüs. Yarılan etin kırmızıları açıldı yaprak yaprak. Neşteri uzatan öğrencinin titremesi arttı. Bir takım aletlerle cansız gövdenin kalbini çıkardı Doç. Dr. Avucunun içinde tutup çember olmuş öğrencilere uzattı. Bir şeyler anlatmaya koyuldu ki, neşteri uzatan titrek öğrenciyi ateşler bastı, yanıp tutuştu oracıkta. İçi koptu kopacak gibi oldu, başı döndü, hop oturup hop kalktı aç midesi. Gözleri karardı. Beyazı aktı. Birden bire arkasını dönüp Doç. Dr.’nin şaşkın bakışları arasında dışarı fırladı.
Soğuk, kaskatı, duvarlarına bin bir acının kokusu sinmiş hastane koridorlarında amaçsız, bilinçsizce dolaştı bir süre. Neden sonra hastaneden çıkmayı akıl etti etmesine ya, dışarı çıkar çıkmaz daha da fenalaştı ki, soluğu kesildi iyice. Gözleri görmez, kulakları duymaz oldu. Bunaltılar basmış gövdesini yolun karşısındaki parka dar attı. Büyükçe bir ağacın serin gölgesine sığındı. Ağaca yaslanıp oturdu. Kendinden geçmiş halde oturduğu yerde titredi, dal gibi.
Bizimkini öyle ağacın altında nöbette gören Serap koştu yetişti. Kucağındaki Fransızca Gramer kitaplarını, defterlerini yere bırakıp, beyaz önlüğünün yakasından tutup sarstı genç adamı.
Hey… İyi misin arkadaş? Kendine gel!
Hımm… ımmm…
Bana bak, gözlerini aç hadi.
Iıı… Iyyy… yyy.
Aç gözlerini… Hadi aç!
- …
Adamın yüzüne hafif bir tokat attı Serap. Yarılandı baygın gözler. Bu kez sert bir tokat patladı yüzünde. Ağır göz kapakları iyice açıldı. Üzerine eğilmiş al yanaklar gördü. Bir çift ışıltılı yemyeşil göz gördü. Dümdüz uzun kızıl saçlar, ateşten, dolgun dudaklar gördü. Yine başı döndü. Ama bu kez midesi değil yüreği koptu bizimkinin.
Elini uzattı Serap’ın gömleğinin yakasına doğru. Tuttu. Eli Serap’ın gömleğinin yakasında kendinden geçti. Kolu düşerken bir düğme kopardı gömlekten. Küçük, beyaz düğme avucunda kaldı. Serap heyecanlandı. Kopan düğmesine aldırmadan koşup bir yerlerden serin su buldu, aldı getirdi. Genç adamın yüzüne, dağınık saçlarına, boynuna serpti suyu. Avucuna döküp içirmeye çalıştı.
Arkadaş… Hışşt arkadaş, iç, şu sudan iç de kendine gel artık.
Bizimki göz kapaklarını aralayıp gözünün önündeki suya baktı. Serap’ın avuç çizgilerini gördü suyun içinde.
Okyanus… Dedi fısıldayarak.
İç, dedi Serap.
İçti. Dudakları o ıslak avuç içine değene kadar içti. Boğazından aşağı akan suyun taşıdığı hayatı hissetti.
Beni hayata geri getirdin!
Yok canım… Sen ölmüş müydün ki?
Ölmüştüm tabi… Cesedimi kadavra diye kullanıp tıp öğrettiler çocuklara.
Yaaa…
Ama hayat yalnız böyle kurtarılmaz ki… İnsanlık yalnız böyle… O yüzden öldüm ben!
İyi o zaman. Şimdi kalk ayağa da nasıl kurtarılırmış göster bakalım.
Ama benim ayaklarım… Ayaklarım yok! Ayaklarım orda, morgda kalmış!
Telaş etme. Madem öyle diyorsun ayakların da şurda, beyninim içinde. Hadi kalk!
Tamam. Ama sen… Nereye gidiyorsun? Gitme, daha yeni buldum seni!
Gitmeliyim. Daha derse yetişmem lazım
Ama… Ama… Sen… Sen…
Yerdeki kitaplarını alıp yürüyüp gitti Serap. Arkasından öylece bakakaldı bizimki. Serap gözden yitip gittikten sonra avucunu açtı, içindeki beyaz düğmeye baktı. Düğme gülümsüyor gibi geldi ona.
- Okyanus… Dedi kendi kendine, Okyanus içtim ben!

 

Serap