Mevsimsiz
Benceajans
Perihan Baş - Şiir Tuttu Elimden

İki Sevimli Horoz

İki Sevimli Horoz

        Ördeklerin acısını unutmaya başladığım bir sırada, “ördek-tavuk” ailesinden iki sevimli horoz, benimle arkadaş olmak istedi. İlkokula yeni başlamanın sıkıntısı vardı üzerimde. İlk günlerde okula pek uyum gösterememiştim. Okul dönüşü çantamı çarçabuk eve bırakıyor, ya arkadaşlarımla birlikte, ya da tek başıma oyun oynamaya gidiyordum. İki sevimli horoz da,  oyun oynadığım yerlerde toprağı eşeliyor, bir şeyler bulup yiyordu. Önceleri pek ilgilenmedim; ama onlar benimle ilgilenince, çoğu arkadaşımın kıskandığı,  gıptayla seyrettiği arkadaşlığımız başladı.

        Zaman zaman buğday ambarına gider, buğday alır, avuç avuç atardım önlerine. Onlar da afiyetle yerdi. Bazen buğday, bulgur, ekmek gibi yiyecekleri toprağın altına koyar, sonra horozları oraya götürürdüm. Onlar da toprağı eşeler, bir hazine bulmuşçasına gözleri sevinçle parlar, yerlerdi.

        Horozlardan birinin rengi kırmızıydı. Diğerininse siyah-beyaz karışımı alaca bir renk. İkisinin parlak ve temiz tüyleri, kısa ve ete dolgun bacakları, testere dişlerine benzeyen kıpkırmızı ibikleri vardı. Nedendir bilmem ama alaca horozu daha çok severdim. Horozlar zaman zaman kavga eder, kırmızı horoz hep galip gelir, ona bu yüzden çok kızardım. Kavgalarının ardından, bir süre ayrı ayrı durur, sonra yeniden bir araya gelir, hiçbir şey olmamış gibi beraber gezerlerdi. Horozları gün geçtikçe daha çok seviyordum. Horozlarla olan arkadaşlığım, uyumsuzluğumu düzeltmiş, hatta okulu sevmeme neden olmuştu. Artık ben neredeysem horozlar orada değil, horozlar neredeyse ben oradaydım.

        Okula sabahları gidiyordum. Bir kurulu saat gibi, her sabah aynı vakit öter, okula gitmem için beni uyandırırlardı. Belki bu alışkanlıktan olacak, yıllardır, hep erken saatlerde uyanırım. Hafta sonları bile…

        Okula gitmeden önce kümese uğrar, horozlarımı ziyaret eder, onlara, “allahaısmarladık” derdim. Okulda da aklım fikrim onlarda, dört kulakla paydos zilini beklerdim. Okul dönüşü alelacele onları bulurdum. Bulmam, pek zor olmazdı. Sanırım onlar da yolumu gözlerdi. Çünkü eve yaklaştığım sırada, aniden yanımda bitiverirlerdi. Sizden kat kat küçük, konuşamadığınız iki minik yaratık; onlar sizi seviyor, siz onları seviyorsunuz; okul dönüşlerinde, onlar tarafından bekleniyorsunuz. Ne kadar güzel, tarifsiz bir duygu! O yıllarda köyümüz, Antakya’nın dışında, şehir merkezinden yayan yirmi dakikada gidilebilen bir uzaklıktaydı. Oysa şimdilerde, nüfusu oldukça kalabalık bir belde. Trafik yoğun değildi. Hoş, o yıllarda pek fazla taşıt da yoktu. On-on beş dakikada ancak bir taşıt geçerdi. Köy yolu, şehir merkezine yakın sakin bir yol olduğundan, sürücü adayları için önemli bir güzergâhtı.

        Horozlarla günlerimiz bu şekilde dolu dolu geçerken, okula gitmek için hazırlandığım bir kış sabahı, kapımız hızlı hızlı çalındı. Annem açtı kapıyı. Komşumuz, anneme kötü mü kötü bir haber verdi: Alaca horoza araba çarpmıştı. Beynimden vurulmuşa döndüm; her yerim uyuştu, keçeleşti, bir an için dilim tutuldu. Ondan sonra ağlamaya başladım. Annem hızla dışarı çıktı, ben de ardından. Bahçe kapısının önünde beş-altı kişi toplanmıştı. Oraya vardığımızda, kanlar içindeki horozun yere yatırılmış olduğunu gördük. Göz yuvalarının etrafından kan sızıyordu. İki bacağı da kırıktı; henüz ölmemiş, can çekişiyordu. Horoza çarpan şoför, bir sürücü adayıydı. “Havada uçan bir bez parçası sandım,” deyip duruyordu. “Parası neyse size vereyim.” Hatta, “Horoz da sizde kalsın, henüz ölmemiş, keser yersiniz,” dedi anneme. Annem de kabul etmek zorunda kaldı. Sonra adam çekip gitti. Oysa horoz benim için değil basit bir parayla, bir servetle ölçülemeyecek kadar değerliydi. Horozun etrafında toplanan komşular, anneme, elini çabuk tutmasını, horozun ölmeden önce kesilmesi gerektiğini, aksi takdirde ölürse, “mundar” olduğu için etinin yenilemeyeceğini söylüyorlardı. Annem de hızlı davrandı. Derhal dedeme haber verdi.  Horoz ölmeden önce, gözyaşlarım arasında dedem tarafından kesildi.

         O gün okula gitmedim; okulu astım. Çok üzgündüm. Dünyam yıkılmıştı adeta. Kırmızı horozsa, arkadaşını sürekli arıyordu. “Araba, neden kırmızı horoza değil, alaca horoza çarptı ?” diye serzenişte bulunuyor, sitem ediyordum. Ancak sitem etmemin hiçbir faydası yoktu. “Sitem etmek, üzülmek,” onu geri getirmeyecekti. Akşam olunca horoz pişirildi. Tüm aile sofraya oturdu. Beni çağırdılar; ben oturmadım. Babam, anneme horoz etinden ayırmasını söyledi; geç vakit acıkırım diye. Haksız da değilmiş, acıkınca ben de yedim. Karnım doyduktan sonra, büyük bir pişmanlık ve suçluluk duydum. Ördekleri yediğimde duyduğum pişmanlık ve suçluluk duyguları gibi.

         Kırmızı horoz için, hayat devam ediyordu. Sanki olanlara o neden olmuşçasına, onu nerede görsem taşlıyor, kovalıyordum. Yaptığım yanlıştı,  biliyorum.  Ama neden alaca horozum yok da, kırmızı horoz vardı? Tersi olamaz mıydı? Kırmızı horoz, yaptığım bunca eziyete rağmen, peşimden ayrılmadı.

         Yavaş yavaş ben de onu sevmeye başladım. Sabahları okula, beni o uğurluyordu artık. Okul yolunda, yüz-iki yüz metre kadar refakat ediyordu. Pek çok arkadaşım, sevgi dolu, eşine ender rastlanır bu arkadaşlığı, bu dostluğu kıskanıyordu. Tatsız kaza nedeniyle oluşan anlamsız ve saçma nefretimin yerini, büyük bir sevgi aldı. Ben de, ben de artık onu seviyordum! Horozumla gurur duyuyordum.

        Okul dönüşü, inanılmaz bir zamanlamayla, beni aynı şekilde yüz-iki yüz metre önce karşılıyor, birlikte eve dönüyorduk. Bu ne sevgi, bu ne bağlılık! Ben de ödüllendirmek amacıyla, hemen buğday ambarına gidiyor, buğday alıyor,  horozuma büyük bir keyifle sunuyordum.

        Evimizin önündeki betona otururdum; horoz da bacaklarını kırarak, yanıma…  Avucumun içine buğday koyar, ona uzatırdım. O da buğdayları tane tane yerdi. Avucuma çarpan her gaga, elimden kalbime, kalbimden her tarafıma sımsıcak dalgalar yayardı. Taneleri yerken avucumu kapatırdım bazen. O zaman,  “neden avucunu kapattın?” dercesine bakar, ben de gülerek yeniden açardım. Bazen bacağımın birini uzatır, altına buğday koyardım. Sonra bacağımı hafifçe yerden kaldırırdım. Horoz başını yan yatırır, tüm buğdayları tek tek yerdi. Buğdaylar bitince, her iki avucumu açar, öylece beklerdim. Horoz ne yapmak istediğimi anlar, hafifçe kanatlanarak kucağıma gelirdi. Bir minik kedi yavrusu gibi... Onu indirmedikçe, kucağımdan ayrılmazdı. Horozla her günümüz, bu şekilde dolu dolu geçiyordu.

        Bir gün aile konseyi –annem ve babamdan oluşan konsey– toplandı ve horozun kesilip yenilmesine karar verdi. Ben ve kardeşlerim, konseye büyük bir tepki gösterdik.  Babam, işi gereği sabahları erken gider, geç saatlerde dönerdi eve. Horozla olan arkadaşlığımı ona anlatmakla birlikte, hiçbir zaman bu arkadaşlığı tam göremedi. Belki görseydi,  kesilmesine izin vermezdi, ama eceliyle ölmesine de izin vereceğini sanmıyordum. Sonuç olarak, o gün olmasa bile, horoz bir gün kesilecekti.

        Bir gün sonra, annem, kardeşlerim ve arkadaşlarım horozu yakalamak için kolları sıvadılar. Bu defa horozun yakalanmasına katılmadım. Zaten horoz herkesten kaçıyor, bana geliyor, ben de onu önce kucağıma alıyor, sonra koşuyor, koşuyor, koşuyor, kimsenin olmadığı bir yerde yeniden salıyordum. Böyle yapınca, annem horozun peşini bırakıyor, elinde sopası, beni kovalamaya başlıyordu. Sonunda, horoz annem tarafından yakalandı. Dedeme teslim etti. Gözyaşlarım arasında kesildi. Sanki kesilen, horozun boynu değil, benim boynumdu. İbiği gibi kırmızı kanı akarken, fışkırırken dışarı; akmasın, fışkırmasın diye kendi boynumu sıkıyordum. Ama boynumu sıkmam işe yaramamış, üç-beş dakika içinde horozum hareketsiz hale gelmişti. Ben de boynumu sıka sıka yere yuvarlanmış, bir-iki dakika süreyle baygın kalmışım sonradan annemin anlattığına göre.

        Daha önce üç ördeğin ve kaza nedeniyle alaca horozumun kesilmesi, beni kahretmişti. Ama bu defa kırmızı horozun kesilmesi, katbekat üzdü. Annemden,  babamdan, dedemden, kardeşlerimden, arkadaşlarımdan neredeyse nefret etmeye başladım. Herkese küsmüştüm. Bu yüzden derslerim de bozuldu. Sevdiğim hayvanların kesilmesi, bir bakıma katledilmesi beni çok üzdüğünden, hayvanlara bu kadar sıkı bağlanmamaya karar verdim. İki-üç yıl boyunca, zaman zaman horozu rüyalarımda gördüm

        Sonra horozumun acısı yavaş yavaş geçti. Fakat aradan bunca yıl geçmesine rağmen, asla unutmadım onu. Tabii siz sevgili okurlarım, horozumun etinden yiyip yemediğimi merak ettiniz. Maalesef yedim! İyi ki zavallı horozumun bundan haberi olmadı. Ama haberi olmuşçasına, hâlâ pişmanlık duyarım. Bunca yıl sonra diyebileceğim tek şey,  “Zıkkım olmuştur inşallah!”

        Binlerce kere özür dilerim senden sevgili horozum.

İki Sevimli Horoz