Mevsimsiz
Benceajans
Bitap - Volkan İpek

Harflerin Sığınağı

 

                     HARFLERİN SIĞINAĞI (*)

 

 

Birazdan, avcılarımdan saklandığım ve bana bir süreliğine yuva olan bu mağaradan çıkacağım. Artık kaçmak istemiyorum. Yoruldum.

Tanrı şahidimdir, kimseyi yanıltmak istemem, çok uzun zamandır kovalayan bendim. Yıllar içinde zalimlerin kanıyla sertleştirdiğim Hind demirinden keskin ağızlı kılıcım artık ağırlaştı. Kolum kılıcımın bir parçası oldu.

Örümcekler ve akreplerle suyumu paylaşarak saklandığım bu soğuk ve karanlık mağarada, geçmişin belleğimde bıraktığı izleri, yüzyılların bilgeliğini taşıyan kum taneleri tarafından yutulmasını önlemek için yazmaya çalışıyorum. Bu uğraşımın, unutuşun o uçsuz karanlığını, zayıf bir kandil alevi ile aydınlatmaya çalışmak kadar zorlu bir çaba gerektirdiğinin farkındayım…

Dingin çöl az ilerde sabırla, kendisini bir yerden başka bir yere taşıyacak esintiyi bekliyor.

Yazdıklarımı şu an kim okuyorsa ona sesleniyorum: Ey okur, bu hikâyede bir halk ayaklanması, askeri veya dinsel bir destan bulacağını sanıyorsan aldanıyorsun! Seni eğlendirecek neşeli şeyler anlatmak isterdim, eğer başka bir zaman ve mekânda olsaydım. Ama kabul edersin ki, şu an avcılarımın ve korkunç köpeklerinin seslerini her geçen saniye daha yakından duyuyorken bunu yapamam. 

Okuyacakların, korkularına rağmen bağışlanma dilemeden avcısı ile göz göze gelecek olan avın, aynı dik başlılık ve cesaretle gövdesinin de ona itaat edeceğini uman bir adamın yazdıklarıdır. Bu cesareti sende göster ey okur ve gözlerini sakın kırpma! Oku ve unut sonra! Okuyup unutursan, bunun bir vebali olmadığını ve peşinde bir ilencin gölgesiyle yıllarca korkular içinde yaşayacağını düşünme! Ya da unutma! Eğer başka kuşaklara da anlatılacak önemde görüyorsan yazdıklarımı, - karanlıklar içinde uzayıp giden mağaraya kulak ver, sözlerimin yankısının yıllar ötesinden sana ulaştığını göreceksin - ben Abbas oğlu Ziya, sana müteşekkirim…

Mağaramdan çıktığım anda, fırtınalar, akıl almaz kargaşalar, yılanlar, kanlı hançerler, sapkınlıklar arasında yaşadığım onca acı nihayet, bu kez kendim için istediğim ölümün huzurlu kollarında son bulacak. Ay takviminin 909 yılı Zilkadesinin altıncı gününden sonra olacaklar artık seni ilgilendiriyor…

Burada anlatacaklarım iki mezhep arasında kalan ve yaşadığı zulümden sonra atalarının mirasını yadsıdığı için zındıklıkla suçlanarak ölüme mahkûm edilen bir adamın hikâyesidir. Sana anlattıklarım masal gibi gelirse eğer; bu masalın, coğrafyanın, zamanın ve 1001 gece masallarının el birliğiyle şartlandırdığı bir aklın ürünü olmadığını okudukça anlayacaksın.

 

İLK KAN

 

Hicri 859 yılı Muharrem ayının üçüncü cumasında, öğle güneşinin kavurduğu kumlara ilk kan damlasının düşmesiyle birlikte, Harfler Mezhebi ile Mushaf Mezhebi arasında acımasız bir savaşın fitili de ateşlenmiş oldu.  Bu kan, sonu belirsiz kıyıcı bir savaşın tohumunu sulamaya başladığında, bu kadar büyük bir vahşet yaşanacağına ve bu kadar uzun süreceğine hiç kimse ihtimal vermiyordu.  

Tarihi çok eskilere giden Mushaf mezhebi ile Hicretten sekiz yüz yıl sonra ortaya çıkan Harfler mezhebi, -bir arada olmasalar da, birbirleriyle fazla temas etmeden veya birbirlerini yok sayarak geçirdikleri- uzun yıllardan sonra, saklı tutulan sorunlar gün yüzüne çıkınca; önceleri sert tartışmaların yaşandığı, giderek karşılıklı suçlamalara ve nihayet şiddetin hâkim olduğu bir sürece evrilmesiyle durum, geri dönülmez bir noktaya geldi. Ve “Elli Yıl Savaşları” diye adlandırılan kör dövüşünde her iki taraftan da çok canlar yandı.

 

Yayımcının notu: El Ezher Üni. Yayımlarından Mustafa İzzet’in 1923 baskısı “Mezhepler Tarihi” adlı kitabında da bahsi geçen bu iki mezhep, Peygambere ve Kitaba yaklaşımlarındaki bazı farklılıklar, usuller ve uygulama sorunları nedeniyle kanlı bir hesaplaşmanın 99 yıl devam eden tarafları olarak bulurlar kendilerini. Ve İslam tarihçileri bu savaşı “Yüzyıl Savaşları” olarak adlandırmıştır… İkinci baskıya ek.1929.

 

Hicri 859 yılında Harfler Mezhebinin kurucusu Harfullah Ahmed öldürüldükten sonra, mezhep sıkı bir takibe uğradı. Kılıcın ve ateşin tehdidi altında yaşamak zorunda kalan müritler yeraltına çekilip, inançlarını gizlemeye ve çeşitli semboller, özel şifreler ve sözcükler kullanmaya başladı. Bu gizlilik nedeniyle ibadet edecekleri bir tapınakları olmadı. Bu açmazı “evren tapınaktır” diyerek telafi ettiler. İnsan neredeyse tapınak da orasıdır: Bir devenin gölgesi, bir asmanın veya yol kenarındaki bir ağacın gölgesi, çarşıda esnafın kendini ve mallarını güneşten korumak için açtığı bir tentenin altı, idam için çatılmış direklerin meydana getirdiği ince bir gölge bile ibadet etmek için yeterliydi. İbadetin vakti yoktu, pazarlıksız, içinden nasıl geliyorsa günün her anında Tanrı’ya şükredebiliyor ve övgülerini sunabiliyordun.

 

 Yayımcının notu: Batıni bir tarikat olan Harfler mezhebinin kurucusu Harfullah Ahmed, aynı zamanda dönemin ünlü hattatlarından biridir. Düşüncelerini “Harflerin Sığınağı” adlı kufi tekniğiyle yazdığı eserinde dile getirmiştir. Bu kitabın varlığından, Hicretin onuncu yüzyılında yaşayan 85, on birinci yüzyılında yaşayan 61 ve on ikinci yüzyılında yaşayan 41 kişi çeşitli yollarla söz etmiştir. Tefsir, tarih, lügat, şiir, astronomi ve tıp kitaplarında bu eserden söz edenlerin sayısı üç yüzü geçmiştir. Ancak kitabın aslı bugüne ulaşamamıştır. Bu kitapta harflerin ve sayıların kesinliğinden faydalanarak Tanrıyı, evreni ve insanı açımlar. “Harflerin Sığınağı” için Harfullah Ahmed; sabit, donmuş kutsal bir metin olmadığını ısrarla vurgular. Her okumayla birlikte, tıpkı gelişen insan gibi kitabın kendini geliştirdiğini söyler. Her okuma başka okumalara, başka kitaplara kapı aralar. Bir kere bu kitabı okuyunca kurtulamayacağınız sonsuz bir oruç hali baş gösterir. Ve bu açlığı gidermenin tek çaresinin ancak yeni bir kitabı okumakla mümkün olacağını belirtir. Harfullah, kutsallık atfedilmesine şiddetle karşı çıktığı bu kitabı, bir yolculuk gibi düşler ve tasarlar. Hareket halinde ve merkezsizdir. Evrendeki her şeyin birbirine bağlandığını, ortak bir yazgıyı paylaştığını söyler. Sayfa sayısı binlerle ifade edilmektedir. Harfullah, Azerbaycan ve İran’ın birçok şehirlerini gezmiştir. Kurduğu tarikatı Tebriz’de yaymaya başlamış, kendisine ölümüne bağlı yedi müridiyle, yedi şehir gezmiş, İsfahan’a gitmiş, kendisine taraftarlar bulduktan sonra bir süre de Bakû’de kalmış, ancak şeraite uymayan telkinleri yüzünden tutuklanıp hapse atılmış. Sonra bir şeyhin fetvasıyla kör bir bıçakla canlı canlı derisi yüzülerek öldürülmüş ve ayaklarına ip bağlanıp sokaklarda gezdirilmiş. Sabaha karşı tan sökümünden önce parçalanmış bedeninin teşhir edildiği meydandan müritleri tarafından gizlice kaçırılıp başka bir yerde gömülmüş. Bu olaya müsamaha gösteren dönemin şahına bu nedenle, yas ve kızgınlık içindeki müritler, Yılanlar Şahı anlamında Maran-Şah demişlerdir. Harfler Mezhebinin günümüzde hala varlığını sürdürüp sürdürmediği, yandaşlarının kalıp kalmadığı bilinmiyor… İkinci baskıya ek.1929.

 

Baskı ve zulme direnen taraftarlardan Muhyiddin adında bir müridin, Hicri 879 yılında Tum-Turak’ın oğlu Ruhşah’a, Şiraz’da suikast girişiminde bulunması, zaman zaman küllenen savaşın yeniden alevlenmesine yol açtı. Başarısız suikastının ardından yakalanan Muhyiddin hemen başı kesilerek öldürüldü. Üstünde bulunan bir anahtar sayesinde evi tespit edildi. Küçük bir dükkânda takke ve gömlek dikerek geçimini sağlayan Muhyiddin’in Harfler mezhebine mensup olduğu anlaşılınca, konuşup görüştüğü kişiler yakalanıp öldürülmeye ve cesetleri yakılmaya başlandı.

 

Yayımcının Notu: Bir rivayete göre Muhyiddin isimli bu esnaf aynı zamanda Dokumacılar Loncasının başkanıdır. Keşmirli Şeyh Tarık Kalaycı Efendi, “Şiraz’daki dokumacılar “Harflerin Sığınağı” kitabının bazı bölümlerini, yalnızca bu mezhep yandaşlarının fark edebildiği özel bir teknikle atılan ilmeklerle kumaşlara dokumaktadır”, diye aktarır ‘Yedi Askı’ adlı eserinde. (Duman ağacının (Cotinus coggygria) yapraklarından elde edilen sarı renge, meşe palamudundan (Quercus brantii) elde edilen siyah renk ve yakılmış bazı bitki küllerinin de eklenmesiyle meydana gelen renkle boyanmaktaymış bu kumaşlar.)

Muhyiddin’in dedesi Ömer Esvab-ı Nefti, Harfullah Ahmed için tılsımlı bir gömlek ve takke dikmiştir. Bu gömlek ve takke, harfler, esoterik semboller ve sayılar içermektedir. Bir başka iddiaya göre, eşyaların Topkapı Sarayında olduğu, bir kasada kilitli tutulduğu, çünkü giyenin şeffaflaşarak görünmez olduğu ve gaiplere karıştığı söylenmektedir.  Bu olaya delil olarak bu konuda şöyle bir hikâye anlatılmaktadır: Harfullah’ın ‘içsel olarak Hak’la, dışsal olarak halkla’ olan muhabbeti nedeniyle giderek genişleyen çevresi, bazılarını rahatsız etmeye başlamıştır. Seyahati esnasında uğradığı küçük bir köyde Harfullah’ı öldürmek üzere bir tezgâh hazırlanır. Cuma namazından sonra köyün meydanına yığılan odunlar ateşe verilip, Harfullah’ı herkesin gözü önünde ateşe doğru iterek keramet göstermesi istenir. Harfullah ateşe yürümeden önce meydanda toplananlara seslenir; “Keramet hırkada ve taçta ise ben yanarım onlar kalır; bendeyse, onlar yanar ben kalırım” der. Bunları dedikten sonra ateşe yürür ve yoğun duman arasında kaybolur. Dumanlar ve ateş yatıştıktan sonra ortada Harfullah’tan eser kalmadığı fark edilir. Yanıp küle dönüştüğünü düşündükleri sırada, namazını yeni bitirmiş gibi Harfullah’ın sapasağlam Camiden çıktığı görülür. Kalabalığın şaşkın bakışları altında, elinde doksan dokuzluk tespihiyle ateşin yanına varıp, hiçbir şey olmamış gibi, “Ey Tasavvuf ehli, kimin için yakılmıştır bu ateş?” diye sorar.

Ahmed Libas adında bir tarihçi “Yeis-Name” ismindeki eserinin 69. sahifesinde bu olaya şu şekilde değinir; “Kitaptaki gizli ilimlerden (özellikle Cifir’den) faydalanarak görünmezliğin sırrına erişmek mümkündür. Bazı ayetlerin uygun şekilde bir araya getirilmesi ve söylenmesiyle insan ‘kendi içindeki karanlık mağaraya gizlenerek’ görünmez olabilir.” Bu zata göre, daima tılsımlı çamaşırlarıyla dolaşan Harfullah, görünmez olmak istediğinde bu ayetleri, tövbe ederek sessizce mırıldanmaktaymış.  Öyle ki, Harfullah Ahmed’in ele geçirilişinin ancak, konuk olarak kaldığı evin sahibi tacirin, bir kese gümüş sikke vaadine dayanamayıp ihanet etmesiyle mümkün olduğu aktarılmaktadır bazı kaynaklar tarafından. Harfullah Ahmed, kendini güvende hissettiği tacirin evinde, banyo yapmak için takke ve gömleğini çıkardığı sırada yapılan baskınla yakalanmıştır. Bu eşyaların akıbeti (varlığı, yokluğu) bilinmemekle birlikte, sarayın envanterinde olmadığı malumumuzdur… 2.Baskıya ek.1929.

 

Bu olayın tetiklediği kıyım yaşadığım köye ulaştığında beş yaşındaydım. Tuğlalar, hançerler, kılıçlar, kargılar ve sopaların havada uçtuğu, küfürlerin, bedduaların ve acı içinde haykıran insanların çığlıklarının birbirine karıştığı, anlayamadığım bir kavganın ortasında kalmıştım. Babam gözlerimin önünde öldürüldü. O sırada yaralı olan annem beni eteğinin altında sakladığı için bu vahşetten kurtulmuştum.

Vahşetin üzerinden mevsimler geçti, yeni saraylar yapıldı, çöl rüzgârlarının tunçtan kapıların önüne taşıdığı kumlar birikti. Gözlerimin önünde duran babamın kanlı imgesi, dalgaların aşındırdığı bir kaya gibi giderek silindi ve yıllar içinde unuttum.  

Anam Zübeyde, gizli tutmam kaydıyla mezhebimizin ritüellerini, sembollerini ve şifreli sözcükleri bana öğretti. Anamın anlattığına göre, önceleri başları açık ve saçlarını uzatan, sakallarını tıraş edip, bıyıklarına dokunmayan, kulaklarına küpe ve ayaklarına demir halkalar takan, müziğe düşkün insanlarmış mezhep üyeleri.  Farklı giyim ve kuşamlarıyla, kalplerinin üzerine antimuanla yapılmış gül dövmeleriyle ve bellerinde asılı, kaşık sokulmuş keşkülleri yüzünden saldırıya uğramaya başlayınca, bu yola gönül verenler kendilerini gizleme gereği duymuş. İki mezhep arasındaki kanlı savaş artık sürek avına dönüşmüştü. Bizim küfre inandığımızı ve şeytanla işbirliğimizi yaptığımızı söylerken, benzer cümleleri ve yargıyı mensubu olduğum mezhep de ötekiler için söylemekteydi.

 Yıllar bu kargaşa içinde akıp giderken, günün birinde Firuze ile karşılaşmam benim için hayatın başka bir yüzünün göründüğü an oldu.

Bir avın peşinde evden epey uzaklaşmıştım. Komşu köye yakın bir tepenin eteğinde hecin develeri ve koyunların arasında dolanırken gördüm onu. Ne olduysa su istemek için yanına vardığımda oldu. Bir yandan zümrüt yeşili gözlerinin derinliğinde hiçliğe karışırken, diğer yandan kalbimin ona vereceği sevginin fukaralığına üzüldüm. Erdim ve eridim. Gülsuyu ve hurma kokan nefesini soluduğumda, ondan vazgeçemeyeceğimi o an anlamıştım.

“Karanlığımı aydınlatan parıldayan ayım, ışığım; içimdeki hayvanı ehlileştiren sevgilim, bana erkekliğin yalnızca bir kadınla birlikte anlam kazanacağını gösteren gülen gülüm; Kevser şarabım, baharım, günlerimin anlamı, gönlümün sultanı, Bağdat’ım, Horasan’ım, İsfahan’ım, Kum’um, Şehrazad’ım, aşkefza makamım, aşkım, hayatımın sebebi; hastayım, gözümde yaşlarla kapında bekliyorum. İmdat et şu mecnuna!”

 Ilık bir yeni ay gecesinde birbirimize teslim olduk. 

O gece büyülenmiş gibiydim.  Hem korkuyor hem de delicesine arzu duyuyordum. Aylardır, benden vazgeçeceği korkusuyla farklı bir inancın mensubu olduğumu ondan sakladığım için korkuyordum. Korkuyordum; çünkü bıçak ve kılıç yapımı ile uğraşan babası Sikkini İbrahim Efendi ve ailesi Mushaf mezhebinin sofu birer üyesiydiler. Korkuyordum; çünkü diğer inanışlarda, yedi yaşından önce erkek çocuklara uygulanan işaret mezhebimizde yapılmıyordu. Bu ayırt edici özelliği görmeyince yaşayacağı hayal kırıklığına nasıl dayanırdım bilmiyordum. Bu yüzden her şeyi açıklamaya karar vermiştim.

 

Yayımcının Notu: Ziya’nın burada üstü kapalı bir biçimde sözünü ettiği ‘işaret’ açıktır ki, sünnettir. "Söz konusu sünnet olduğunda, öyle sanıyorum ki amaçlanan cinsel ilişkiyi azaltmak, cinsel organı zayıflatmak ve bu şekilde erkeğin mutedil olmasını sağlamaktır. Bazı insanlar sanır ki, sünnet erkeğin yapısındaki bir bozukluğu gidermek içindir, ama buna herkes kolaylıkla cevap verebilir: Nasıl olur da doğadaki canlılar dışarıdan düzeltmeyi gerektirecek kadar "eksik yaratılmış" olabilirler, hele bu özellikle üstderi gibi işlevi açık seçik belli olan bir yapı ise? Gerçek şu ki, bu edim, eksik yaratılışlı bir yapıyı düzeltmek için değil, insanın ahlaki yetersizliklerini tamamlamak içindir. Bu organda açılan yara tam da istendiği gibidir; ne gerekli işlevlere zarar verir, ne de çoğalma yeteneğine. Sünnet basitçe aşırı isteği dengeler, çünkü sünnetin cinsel heyecanı azalttığına dair şüphe yoktur. Organ daha başlangıçtan kan kaybederek ve koruyucu tabakasını yitirerek güçsüz hale gelir..." (49. Bölüm, s.609) “Şaşırmışlara Rehber” İbn Meymun... 2.Baskıya ek.1929.

 

Endişeyle aklımdan bunlar geçerken, mintanımı çıkarmaya çalıştığım esnada tuhaf bir büyü de işlemeye koyuldu. Mintanımın düğmelerini açmaya çalıştığım her seferinde, düğmeler yeniden ilikleniyordu. Bir düğmeyi açıyor, henüz ikinci düğmeyi açamadan alttaki düğme yeniden ilikleniyordu. Saniyeler mi, dakikalar mı, saatler mi geçmişti hatırlamıyorum, ateş basmış, yorgun düşmüştüm. Nihayet Firuze’nin ay ışığında durgun bir göl gibi balkıyan elleri uzanınca, mintanım pes etti ve büyü bozuldu. Ona yakıcı gerçeği açıklamak zorunda kaldım.

Aşkımızın gücü, aramıza örülen ve horasan harcıyla sağlamlaştırılmış duvarları yerle yeksan etmeye yetti.

Sevişmemize çayırlarda açan kır çiçeklerinin sesi, kuşların kalp atışları, ırmakların duru serinliği eşlik etti. Firuze’nin kolları arasında öyle yükseldim ki, hem doğuyu gördüm hem batıyı. Bir düş gibi, şeftali kokan uylukları arasında sabahladım…

         Kaçmaya karar verdik. Anama durumu anlattığımda anlayışla karşıladı, ancak bu ilişkinin ne kadar tehlikeli olacağını söylemeyi de ihmal etmedi. Böylece Horasan’nın kuzeyinde yer alan Esfarayen kentine geldik. Duruma göre ikimiz de, ya Harfler mezhebinden ya da Mushaf mezhebi yandaşı imiş gibi davranarak kimliklerimizi gizliyorduk ama birbirimizin inançlarına saygı göstermeyi asla unutmadık.

Burada birkaç mutlu yıl geçirdik. İki oğlumuz ve güzellikte anasına denk bir kızımız oldu. Ne yazık ki, bu mutluluk fazla uzun sürmedi. O gecenin büyüsü peşimi bırakmamaya kararlıydı. Anlamalıydım.

Bir gün, çölün kızıl kumuyla kendini gizleyen kehribar renkli sırtlanlar gibi çıka geldiler. Çam, ardıç ve köknar ağaçları arasından geldiler. Doğudan, belki de batıdan geldiler; ne fark eder ölümün ve dehşetin habercisi gulguleyle geldikten sonra. Önce yağız atlarının (masum) nallarıyla ekinleri çiğnediler. Uğursuz ve kabaydılar, kudurgan bir öfkeydiler, cehennem olup azgın alevlerle geldiler, yetişemedim. Bir kargı omzumu deldi. Bir ok baldırıma saplandı, bir diğeri böğrüme. Bir tepeden yuvarlandığımı hatırlıyorum, bayılmışım. Uyandığımda, baharım sonsuz bir kışa dönüşmüş ve ben buz gibi çölün ortasında sevgilim ve çocuklarımla beslenen ateşin önünde tir tir titriyordum. Her şey küle dönmüştü. Ruhum bir şişenin içine zorla kapatılmış, hapsedilmişti. Daracık bir yerde büzülmek zorunda kalan patlamaya hazır bir acı, ıstırapla kıvranıyordum.

 

Zamanın dışına düştüm, bilgiden belirsizliğe, sevgiden nefrete, korkudan sanrıya, bağışlamadan intikama düştüm.

O andan sonra yazgım, katilin yazgısına bağlandı.

Yüreğim öfkeden parçalanacakmış gibiydi. İntikam ateşiyle kavruluyordum. Böylece yollara düştüm. O günden sonra mutluluk ve keder yurtları arasında bir sarkaç gibi salınan kalbim sanki tek bir tarafta perçinlenmişti.

Kervanlara katılıp, kervansaraylarda konakladım, İsfahan’dan Şiraz’a, Meşhed’den Hemedan’a, Astarabad’dan Tebriz’e, ülkeyi bir uçtan bir uca kat ettim. Çölün kumlarıyla perdahlanmış devenin kafatası önünden birçok kez geçtim. Veya farklı kafataslarıyla yüzlerce kez karşılaştım. Kimi kurumuş, kimi de hayvan leşleriyle suyu zehre dönüşmüş kuyularla karşılaştım, kimi kopkoyu bir karanlığa açılan, kimi de çölün kumlarıyla sonsuza dek mühürlenmiş kuyularla. Konakladığım kentlerde hırsızlar ve dilencilerin misafiri oldum. Karşıma kapılar çıktı, biri açık biri kapalıydı, açık olanı kapadım, kapalı olanı açtım. İnsanlarla tartıştım, inançlarıyla alay ettim, vaaz verdim, kandırdım. Namlı yosmalarla, hatırlayamadığım uzun geceler yaşadım. Bir ozan, bir masalcı olarak tanıtıldığım zengin sofralarına davet edildim, uzak denizlerde yaşadığım serüvenleri anlattım, bir başka sofrada sapkınlıkla suçlanıp kovuldum, arkamdan küfürler edildi. Kudüs’ün taş duvarları arasında ve tapınakların kuytu ve serin köşelerinde bir Tanrı esini bekledim. Bu sırada cehennemi bir kargaşa içinde her kent, her kasaba, her köy kaynıyordu. Yaşlısı genci, kadını çocuğu katliamdan payını alıyordu. Hakkımda fetvalar çıkarılıyordu ama ben her defasında kaçmasını biliyordum. Karımı ve çocuklarımı öldüren adamı, gezgin bir katil, derviş görünümlü bir canavar, sofu bir zorba şeklinde bin bir kılığa girerek aramaya devam ediyordum.

 Çocukken her şeyi izlerdim, davranışları, inanışları, düşünceleri; onlar benim de davranışlarım, inanışlarım, yargılarım olurdu. Aklım ermeye başladığında başkalarını değil kendi yargılarımı benimsemeye başladım. Okumaya meraklıydım. Matematik, astronomi, fıkıh, tarih ve şiir kitapları elimden düşmezdi. Köyümüzün tek hocası Esrar Dede’den Arapça ve Farsça üzerine dersler de almıştım. Yersiz ve yurtsuz, hiçbir yere ait olamama hissiyle, evi sırtında bir kaplumbağa gibi göçebe yaşarken, tüm o zorlu yolculuklarım esnasında bu kanlı savaşın nedenlerini anlamaya çalıştım. Mezhepler arasındaki ayrılıkları, birliktelikleri, benzerlikleri, ortak izlekleri kavramaya çalıştım…

 

                                                              MEZHEPLER ŞERHİ

 

Harfler Mezhebi

 

Evren bir sesle meydana gelmiştir. Varlığın özü sestir. Harfler mezhebindekilerin inancına göre, Tanrı kendi içine kapanmış (büyük yalnızlık) ve bir iç konuşmaya başlamıştır. Bu iç-konuşma kendi kendine bir dertlenme, bir içe bakış değildir. Evrendeki kaosu sona erdirecek anın başında yapılan bir iç konuşmadır. Ve bu an bizim havsalamıza sığacak bir an değildir; bize göre bin yıl süren bir andır. Bu iç-konuşma evrenin tasarımı ile ilgilidir, o tasarımın olasılıkları, değişkeleri, kusurları üstünedir. Yaratıcı ki, öncesiz ve sonrasız olandır, her birini ve hepsini düşünerek, sürekli oluşu meydana getirecek ilk hareket için sorumluluk duymadan evrene seslenir: “Ol!”. Böylece kelam, yerini bulur. Artık iç-konuşmadan söylenmiş söze geçilmiştir, bundan sonra geçmişin, şimdinin ve geleceğin her anını tasarımlamış olan Tanrı, izlemeye geçer.

Bu andan sonra dünya tarihi, sözün sahibini araması üstünedir.

Harfler mezhebi evrenin sonsuzluğuna işaret ederken, aynı zamanda onun tekrarı, döngüselliği de içinde barındırdığını düşünür. (Ayna yasası.) Ayna yasası gereğince var olan her şey zahiridir. Yansımanın yansıması, gölgenin gölgesi gibi çoğalır her şey ve her insanın yeryüzünde bir ikizi vardır. Olan her olay evrenin bir yerinde yansısını bulur. Bakışımlı bir ayna gibi! Her olay evrenin başka bir yerinde yeniden tekrarlanır. Bu tekrarlar, harflerin ve sözcüklerin tekrarı gibi bize bir şey açınlar. İnsanoğlunun görevi bunu anlamaya çalışmaktır. Aynı zamanda bu tekrarlar sayesinde insanoğlu sürekli sınanır.

Bir yerde bir adam öldürülür; başka bir yerde de bir adam öldürülür güneşin en dik anında. Eylemin tekrarı olayın kahramanlarını eşsiz kılmaz; çünkü evrenin farklı bir yerinde aynı adamı, aynı düşüncelerle, aynı adam öldürmektedir. (Ruhun Birliği). Her olay ve nesne sonsuzluk içinde birbirine bağlanır. Zayıf veya güçlü ilmeklerle ama mutlaka örülür kumaş. Aynı olayı daha önce yaşamış veya aynı yeri daha önce görmüş gibi hissetmemizin nedeni bu ikizle olan ruh birlikteliğidir.

İnsan iradesi harflerin esiridir. Çıkan sese şehvetle bağlanır, ses de onu bağlar. Mezhebin piri Harfullah şunu sorar: Bu sınavlarda insanoğlu, yüreğini ve aklını yakan sorulara ne cevap vermektedir?  Sesler yalnızca ses midir yoksa varlığımızın özüne sürekli göndermede bulunan tanrısal işaretler midir? Harfler yalnızca harf değildir, insanın yalnızca et, kemik ve kandan daha fazlası olduğu gibi. Bu yüzden kitabımız insandır.

Harfler mezhebinin kurucusu Harfullah Ahmed’in, her şeyin bilgisine sahip olduğu söylenir. O her şeyin sırrı olan anahtarı elinde bulundurmaktadır. Çünkü 33 harfe sahip bir dille konuşmaktadır. Kendinden önce gelenler kutsal metinleri yazarken sahip oldukları harflerin sayısı bellidir. 9, 14, 22, 24, 28. Tanrı, insanlara kendisini açıklarken aşama aşama anlatmıştır. Her peygambere giderek çoğalan harflerle kendini açıklar. Son peygamber olan Harfullah’a 33 harf malum olmuştur. 32 harf olan Farsçaya bir harf eklemiştir Harfullah. “Sarfça” adını verir bu yeni alfabeye. Bütün bu zaman içersinde insan nihayet gelişimini tamamlamış ve 33 harfle konuşarak gizemi çözmüştür. Mezhebin kurucusu, otuz üçüncü harfin keşfiyle gizemi aydınlattığını iddia eder. “Ancak 33. harfle biz silik bir kopya olmaktan kurtulma imkânı bulduk. Harflerin çoğalmasıyla biz evreni ve onun amacını kavrayabiliriz” der. Süleyman’ın mührünü ele geçiren Harfullah, o gizli sese ve harfe ulaştığı için bütün canlıların ve cansızların diline de hâkim olur. O harf bu mühürdür. Yüzüğün üstüne işlenmiş majüsküldür.

 

Yayımcının notu: 1909 da Leiden’de basılan, Clement Stuart’ın, “Textes Hourufis avec Traduction’u” ‘Harflerin Sığınağı’ kitabına ait olduğu iddia edilen on sekiz sayfayı hem öz hem de biçem yönünden inceler. Ancak Stuart’ın bu araştırması, üslubu ve dili bakımından pek karmaşık bir eser olan Dr. İhsan Rotayakan’ın “İlmü Marifet-ül Hiyel” isimli incelemesine dayanmaktadır. Üstelik Dr. İhsan’ın eseri tamamıyla indi hükümler ihtiva eder. Aşağıda Stuart’ın eserinden bazı bölümler aktarıyorum siz kendiniz karar verin… “Kitap bir yolculuk gibi kurgulanmıştır. Kelime oyunları, anagramlar, şekiller, sayılar, semboller, yan anlamlar, alt metinlerle dolu, edebi alegorilerin, eğretilemelerin yer aldığı devasa bir kitaptır. Kitabın bir yerinde birbirinin aynı iki sayfayla karşılaşır, şaşırırsınız. Üç harf fazladır birinde, o harfleri keşfettikten sonra, ebced hesabındaki karşılıklarını bulup o sayfaya gitmenizi ister sizden. Böylece ileri gidişlerin ve geri dönüşlerin, sıçramaların yaşandığı tuhaf bir örgü içinde okunur kitap. Bazı cümleler, okuyan tamamlasın diye yarım bırakılır, bazen bilmeceler sorar ve cevabı bulmadan bir sonraki sayfaya geçme, diyerek sıkı tembihlerde bulunur okura. Bu ahlaki bir bilmecedir aynı zamanda. Okumak edimi bir yalnızlık durumu gerektirir, bu yüzden kişi kendini bilmek zorundadır. Sınavdan geçmesi, kemale ermesi için okurun önce kendisiyle yüzleşmesi gerekir. Ancak cevaplamadan okumaya devam etmesi vicdanen yük olur ve suçluluk duygusuyla çıldıranlar, intihar edenler bile görülmüştür… Oyunun ilk hamlesini yapan e2e4 piyonunun, oyunun sonunda vezir olup, siyah şahı nasıl mat edeceğine dair bir satranç sorusuyla karşılaşabilirsiniz. E2 piyonunun vezir olması, “kurtuluş” temasını; tektanrıcı dinlerdeki ruhun kurtuluşu temasını çağrıştırır… Anlamsız bir sayfa karşınıza çıkar. Ancak birer satır atlanarak okuyunca anlamlı bir bütün ortaya çıkar. Bazen bir böceğin gözünden anlatır, bazen de bir devin gözünden. Bazen beyaz bir tavşanın peşinden yerin yedi kat altına gidersiniz. Bazen değirmenlere savaş açan bir delinin, bazen de tilkinin ağzından konuşur. Bazen de karanlık bir zindanda, bir kaplanın derisine gizlenmiş tanrısal bildiriyi çözmeye çalışan mahkûmun umutsuz yakarışlarına kulak verir, evreninin tümünü kapsayan o gizemli sözcüğü bildiğini ima eder. Haritalarla karşılaşırsınız, garip bakış açılarıyla çizilmiş… Çeşitli vadilerden, ırmaklardan, denizlerden, çeşitli badirelerden geçerek yaşadığınız serüven, şaşırma vadisinden sonra yokluk vadisinde tamamlandığında, ruhunuzda duyduğunuz aydınlanma, kuşların yolculuğuna benzer…  Her yeni bölüm bir kapıyla açılır ve kapanır. Cildin kendisi de kapıdır. ‘Kapı da sizsiniz, anahtar da sizsiniz’ der… Eğer tanrı ile kitap arasında bize bekçilik eden yazı ise, onu çoğaltarak tanrıya ulaşmanın bir yolunu bulabiliriz. Yazı, cildin baskısı altındadır, bu baskıyı hafifletmenin yolu onu, –yazıyı- çoğaltmaktır …” 2. Baskıya ek. 1929.

 

Harfullah, “İnsan konuşan kitaptır” diyerek, bireyi dünyanın merkezine yerleştirir. Sesin kemali sözdür; bu da ancak insana özgüdür. Kitaplık çoğaldıkça insan gelişimini sürdürür. Sürekli hareket halindedir ve yer değiştirir. Çok merkezlidir. (Çoklukta birlik.) 

 

Yayımcının notu: Mushaf mezhebi de tam bu noktada Harfler mezhebi ile ayrılır… 2.Baskıya ek.1929.

 

Harfullah Ahmed, “Harflerin Sığınağı” adlı eserinde büyük tartışmalara yol açan şunları söyler; “İnsan artık tanrıyla, tanrısal bir dille konuşmayı başarmıştır. Peygamberler dönemi ve hemen arkasından gelen imamet dönemi kapanmış şimdi yeni bir dönem başlamıştır. Eski kutsal metinler yazılı oldukları dönem itibarıyla donup kalmıştır, oysa insanın ulaştığı bu aşamada harflerin zenginliği, insanın zenginliğidir. O kalıplaşmamış, özgür ve hareket halinde bir varlıktır.” Bu sözleriyle kendi ölüm fermanını da imzalamış oldu Harfullah Ahmed.

 

Yayımcının notu: Tanrısal sesi çıkaran harfe sahip olduğunu bildiren Harfullah, Tanrının ağzından konuşmakta olduğunu iddia eder. Aslında yüzüncü ad, bugüne kadar keşfedilmemiş olan bu harfin keşfiyle (Tanrı kendisini Harfullah’a açımlamıştır.) nihayet insanoğluna mazhar olmuştur…  

Güneşten korunmak ve dinlenmek üzere girdiği bir ağaç kovuğunda sıkışmasıyla çekildiği mecburi halvetten, ancak kırk gün sonra, oradan geçmekte olan birkaç köylü sayesinde kurtulan bir mezhep ehlinden söz ederler. Daha sonra Kovuk Baba diye anılan Şeyh Emin Giriftar, kovuğundan güçlükle çıkartılırken yardım edenlere, yardımlarının karşılığı olarak, şu hikâyeyi anlatmıştır. “Köylerini ziyaret eden Harfullah Ahmed’in dergâhtaki bir sohbetine katılan Ekmekçi Ali Seferi, şahit olduğu olay sonrasında karısının ve çocuklarının yakarışlarına, abisinin engellemelerine aldırmadan kızgın ekmek fırınının içine girmiş ve “beni rahatsız etmeyin,” diyerek kapağı kapatmış. Bir süre sonra merakını yenemeyen abisi İsmail, kapağı aralayıp fırının içine baktığında, hayretler içinde kardeşinin uyumakta olduğunu görmüş. Ekmekçi Ali Seferi uyandıktan sonra, kimseye bir şey söylemeden dükkândan dışarı çıkıp koşmaya başlamış. Peşinden giden köyün gençleri, günler sonra onu bulamadıkları için üzgün ve yorgunluktan perişan bir şekilde geri dönmüşler. Aylar sonra karısına, denize atlayıp gözden kaybolduğu haberi gelmiş…

Yedi yıl sonra saçı sakalı birbirine karışmış halde yine koşarak Cordoba’dan köyüne geri döndüğünde, Ekmekçi Ali Seferi dilsizmiş.”

Ekmekçi Ali seferi’nin şahit olduğu olayı odada bulunanlardan Ekber Kuul adında biri, Kovukçu Baba’ya şöyle anlatmış: “Geniş bir odada Harfullah, kapının karşısına denk gelen duvara sırtını vermiş otururken, onu makamında ziyarete gelenler de sağına soluna dizilmiş saygı içinde vaazını bekliyormuş. Derken Harfullah sağ elindeki tespihi çekerek dualar okumaya başlamış. Az sonra açık pencereden içeri bir güvercin girip kanatlarıyla odanın havasını değiştirirken herkes şaşkınlıkla ürpermiş. Güvercin odanın içinde yedi tur attıktan sonra bağdaş kurmuş oturan Harfullah’ın sağ dizine konmuş. Harfullah bu kez sol eline aldığı tespihi dualar okuyarak çekmeye devam etmiş. Merakla bekleyen odadakilerin şaşkın bakışları arasında bu kez bir şahin girmiş açık pencereden içeri. Güvercinin tepesinde yedi tur attıktan sonra o da Harfullah’ın sol dizine tünemiş. Şahin güvercine saldıracağı yerde sanki görünmez bir engel varmış gibi yalnızca bakmakla yetinmiş. Odada kimseden çıt çıkmıyormuş. Gösterdiği bu keramet neticesinde ‘kuşların dilinden’ anladığı hükmüne varılmış…”  2.Baskıya ek.1929.

 

         Ve o ad, adların adı, bütün vasıfları kendinde toplayan o yüzüncü ad nihayet insanoğlunun ağzında varlık kazanmıştır. Tanrı ve insan arasındaki ilişki artık başka türlü olacaktır. Çünkü tanrı açımlamasını bitirmiş, sonlandırmıştır.

 

Yayımcının notu: Mezhebin niye bu kadar tepki çektiği bu satırlarda Tanrıya şirk koşmasıyla ortaya çıkıyor... 2.Baskıya ek. 1929.

 

Ancak Harfullah Ahmed, yüzüncü adın sırrını kendine saklar.

Sırrı da kendisiyle birlikte yok olmuştur. Müritleri ve torunları, hala bütün evrende bu adı ve Harfullah’ın mümkün ikizini aramaktadır. Belki bu ad ona açımlanmıştır diye. Oysa evren, Harfullah’ın ölümüyle birlikte bu sırrı vermemek üzere kapanmış, kilitlemiştir kendini.

Belki günün birinde, bir volkanın püskürttüğü o demir eriğin soğumasıyla kalbinde sakladığı giz çözülür.

Boş bir ümit olsa da!

 

Mushaf Mezhebi

 

Tanrı varsa kitapta olduğu için var. Evren varsa kitapta olduğu için var. Evren kitabın eseridir. Filozoflar, şairler, matematikçiler, âşıklar, böcekler, kuşlar, bahçeler, ırmaklar ve hayat varsa, Kitab-ül Celâl’ de adları geçtiği için var. Kötülük, zulüm, yalan, haksızlık, iblis, cehennem ve ateş varsa kitapta adları geçtiği için var. İyilik, doğruluk, adalet, merhamet varsa kitapta adları geçtiği için var.

Kitap evrendir, evren kitaptadır.

Evren Tanrı’yla doludur, Kitap evrenle…

Mushaf mezhebinin kurucusu Şeyh Zeyn-ül İhsan, “Kitab-ül Beyan” adını verdiği eserinde; “Yeryüzüne elçiler vasıtasıyla inen her kitapla birlikte, evren de oluşumunu tamamlamıştır,” der. Parçalı, duraklamalı bir oluştur bu. Son kitapla birlikte en yetkin aşamasına gelmiştir evren.

Eğer başka kitaplar varsa, Kitap’ta adları geçtiği için vardır. Başka kavimler varsa Kitap’ta adları geçtiği için vardır. Kitab-ül Celâl diğer kitapları da bağrında toplar ve evrenin işleyişine dair tüm bilgi, satır aralarına serpiştirilmiştir. Tanrı bu birliğin içinde açınlar kendisini. Onu anlamak için kitaba bakmamız yeterlidir.

 

Yayımcının notu: Zeyn-ül İhsan, Hicri 311 yılında Kirmanşah’ta doğmuş, inancındaki farklılıklar nedeniyle yerleştiği Kerbela’da duramamış ve Hicaz’a gitmiştir. Kısa zamanda cemaatini genişleterek çok büyük bir coğrafyada egemenlik kurmuştur. 30 yaşındayken yüzünü iki örtü ile örtmeye başlamış. Bundan dolayı iki peçeli anlamında “Zü’l-Lisameyn” lakabı takılmıştır kendisine. Sonraları cesur atlı anlamında “ Attab”, kızgın anlamına “Gazban” lakapları da verildiği olmuştur. Buharalı Ahmed-i Bursi’nin, “Söz Çiçekse, Kitap Bahçedir” adlı eserinden aktaran Ali İktibas Efendiye göre, yüzünü örtmesinin nedeni, yüzünde açan çiçeklermiş. Bu yüzden verilen nur yüzlü anlamında “Nuri” lakabı yalnızca, onun bu durumunu bilen Bilenler tarafından kullanılırmış.

Zeyn-ül İhsan 55 yaşındayken sol ayak başparmağındaki nasırı temizleyen hekimin dikkatsizliği nedeniyle meydana gelen iltihap ve ihmal sonucu kangrenin bütün vücuduna yayılmasıyla hayatını kaybetmiştir…

Gençliğinde yol kesip, eşkıyalık yapan, ancak babasının ısrarları sonucu tövbe edip sonradan şair olan Hilmi Zevzeki isminde bir şair “Müzakere-name” adlı kitabında o günleri şöyle nakleder: “Hekimler kırk gün kırk gece Şeyhi iyileştirmek için her türlü çareye başvurmuş. Kırk bakirenin gözetiminde ihtimamla bakılmış. Hekimler, bu kırk bakirenin, kırk el değirmeninde öğüttüğü çeşitli baharatları, bileklerine halhal takılı seksen ayağın acemaşiran makamında ezdiği, Anadolu’dan getirilmiş Müşküle üzümünden elde edilen şıraya karıştırıp her gün şeyhe vermiş. Yine o günlerde ikiz doğum yapan develerin yavrularından dişi olanlar, bir felaket olmasın diye hemen oracıkta öldürülmüş. Sağ kalan yavrular otları yenilmiş bir otlağa terk edilmişler. Ancak yine de felaketi önleyememişler…” 2. Baskıya ek. 1929.

 

Kitaptan uzak düşersen eğer, senin rehberin yine kitap olacaktır. Tekrar tekrar ona, Kitaba döneceksin. Kitap aynı zamanda insanı anlatır, insan kitabın yansısıdır. Tek tek her insan kitaba bakarak kendini tanıyabilir, başka bir yol göstericiye, rehbere ihtiyacı yoktur. Kitap ve insan aynı tözün iki yüzüdür. Tıpkı kitabın ön ve arka kapakları gibi! Her sayfası ayna-metindir. Her sayfasında kendini ve evreni bulursun ve yüce yaratıcının soluğunu hissedersin. Batı da onundur, Doğu da, hangi yöne bakarsan bak göreceğin onun eseridir.

 

Yayımcının notu: Mushaf mezhebinde cemaat ikiye ayrılmıştır: Bilenler ve Bilmeyenler.  Kitabın sırrına vakıf olanlar Bilenleri meydana getirir ve Bilenlerin görevi Zeyn-ül İhsan’ın yazdığı Kitab-ül Beyan adlı eserin rehberliğinde, Kitab-ül Celâl’i Bilmeyenlere anlatmaktır. Kitab-ül Beyan adlı eserinde, 999 sayfalık Kitab’ül- Celâl üstüne düşündüklerini ve cemaatin uyması gerektiği kuralları anlatır. Bir tür okuma kılavuzudur. Yol gösterir, anlamı açık hale getirmeye çalışır... 2. Baskıya ek. 1929.


Tanrı kendisini kitaplar aracılığıyla açıklamıştır. Çünkü insan kusurlu bir hafızaya sahiptir. Bu yüzden söz uçar ve yazı kalır. Kalıcı olup, yüz yılların yeline, tozuna, mevsimlerine dayanacak tek şey Kitap’tır.

Oysa Mushaf mezhebinin yandaşlarının kitaplıklarında yalnızca tek kitap vardır. Onlara göre, “Yazılacak ne varsa, öncesi de sonrası da bu kitaba yazılmıştır.” Bu yüzden başka bir kitap yazılması ya da okunması boş bir uğraştır. Kitab-ül Beyan ise yalnızca Bilenlerin elindedir. Anlamı apaçık olan ayetlerden başka ayetleri yorumlamak onların hakkıdır.

 

  Yayımcının notu: Önceleri yüz ( 99 kişi onar sayfadan sorumluyken bir kişi dokuz sayfadan sorumlu imiş.) hafız tarafından bellekte saklı tutulan kitap, hafızların katıldıkları savaşlarda tek tek veya topluca telef olmaları, hastalanarak ölmeleri yüzünden kaybolan sayfalar veya yaşlanmalarıyla ortaya çıkan hafıza problemleri üzerine, kitabın göçebeliğine son vermek ve kalıcı, anıtsal bir ifadeye kavuşturmak için yazılmasına karar verilmiş. Bir araya toplanan Bilenler uzun tartışmalardan sonra yazılacak ana metni nihayet bir araya getirmeyi başarmış.  Daha sonra bir yazıcılar kurulu nezaretinde özel olarak seçilmiş 333 kişi bir araya getirilmiş.

KARAKUM’UN KAYIP KÜTÜPHANESİ

Buharalı Ahmed-i Bursi’den nakledildiği şekliyle; Karakum Çölü’nde, gizli bir tünelden içeri girildikten sonra, 231 kapıdan oluşan tuhaf, kumdan bir labirent inşa edilmiştir. Yatay büyüyen bir Babil kulesi, bir piramit, bir katedral gibi inşa edilmiştir bu kumdan kütüphane. Yalnızca bu mezhep üyelerinin bildiği, irili ufaklı koridorların, odaların ve ölümcül tuzakların sonunda, Bilenler tarafından seçilmiş yazıcıların bulunduğu devasa bir yazı odası vardır. Sağırlar odası da denilen bu kumdan yapının en büyük odasında Kitab-ül Celal’i çoğaltmak üzere 333 yazıcı çalışmaktadır.

Çölün değerinin sıfır olarak ele alındığı matematiksel bir diziden esinlenerek tasarlandığı düşünülmektedir bu yapının. Temenna edilerek girilen kısa, dar bir tünelden sonra, küçük ve çıplak bir odada karşınıza çıkan tek kapıdan bu kez, içinde iki kapı olan başka bir odaya girilir. Doğru kapıdan geçildiğinde önceki odadan daha büyük ve üç kapılı bir başka odaya geçilir. Bu odadaki doğru kapıyı da açtıktan sonra beş kapılı, daha sonra sekiz, on üç, yirmi bir ve en sonunda seksen dokuz kapılı çember şeklinde bir odaya varırsınız. Seksen dokuz kapıdan biri doğru kapıdır. Bu odanın nihayetinde ulaşılan yerde, 89 tane yılanlı sütunun (Burmalı sütun) üzerinde yükselen, bir kubbe oturtulmuştur. Muazzam büyüklükteki bu yer sağırlar odasıdır. Ağızları açık üç yılanın birbirlerine sarılmış hali olan bu sütunlar, çöldeki yılanları uzak tutmak için tılsımlıymış. Hilmi Zevzeki’nin aktardığına göre, aslında doksan olan bu sütunlardan biri Osmanlı sultanının cemaate duyduğu yakınlık ve yardımları için Sultana hediye edilmiş ve Konstantinopolis’i yılanlardan korumak için Sultan Ahmet meydanının ortasına dikilmiş. Dikildikten bir gün sonra görenlerin anlattığına göre Yedikule’nin bulunduğu yerden binlerce yılan dışarı fırlayıp sahile doğru tozu dumana katarak yol almışlar. Evliya Çelebi’de Seyahatname’de bu sütundan söz eder; "Yılanlı Sütun, İstanbul’daki 17. tılsımlı burma direktir. Bu sütunun tılsımı sayesinde şehre yılan gibi hayvanlar girememektedir. Bu direk aynı zamanda üç başlı ejderha suretini göstermektedir. Yılan başlarından birini, Hicrî kameri takvime göre, üç ayda bir salı günü verilmesi gereken ulûfenin gecikmesine sinirlenen bir yeniçeri, kılıcıyla bir vuruşta kırmıştır. O tarihte kısmen tılsımı bozulmuş olup, İstanbul içine yılan, çıyan ve akrep gibi hayvanlar girmeye başlamıştır.”

Bilenler tarafından özel olarak, henüz küçük yaşlarda seçilen yazıcı adayları, meşakkatli bir eğitimden geçirilerek yetiştirilirmiş. Gözleri bir şahin kadar keskin olan yazıcıların kulaklarının ise, sese mühürlü olması gerekirmiş. Yaptıkları işin ehemmiyetini bilen ve itina gerektiren kopyalama esnasında dikkatleri dağılmasın diye sağırlar bir araya getirilmiştir. Bu yüzden, ya doğuştan sağır olan ya da yazıya yeteneği olup sonradan sağır edilenlerden oluşturulmuş bu topluluk. Yazıcılar bu kitabı çoğaltırken çok dikkatli olmalı, harflerdeki en küçük bir detayı bile atlamamaları gerekirdi. Çölün kumları altında kurulu, sağırlığın ve sessizliğin mutlak krallığında kitaba bekçilik eden yazıcılar tecrit edilmiş bir yaşam sürerlerdi. Yine Buharalı Ahmed-i Bursi’den aktaran Ali İktibas Efendinin eserinde; “Yanlış kapıları açanların çölün altında, güneşin ulaşmadığı soğuk, karanlık ve ürpertici başka bir çölün sarmal koridorlarında açlık, susuzluk ve yorgunluktan ölünceye kadar dolaştıkları” anlatılır. Yazıcıların niçin sağırlardan seçildiğine dair sorulan soruya ise Ali İktibas Efendi: “Yazıcıların yüreklerinin yumuşayıp, imdat çığlıkları atarak ağlayan, sızlayan, tünellerde kaybolmuş insanların yakarışlarına kulak vererek, işi gücü bırakmalarını engellemek için” diye cevap verir…

Aynı sayfaları aynı kişi yıllarca yazdığı için, nerdeyse hatasız ve hızlı bir yazım ortaya çıkar. Yine Buharalı Ahmed-i Bursi’den aktarıldığı üzere, her yazıcı ölünceye kadar, kitabın farklı 3 sayfasını yazmaktan mesuldür. Ancak zaman içinde yazıcılar işi savsaklamaya, bazı özel sembollerle yazdıkları sayfaları işaretlemeye başlamış, sayfa kenarlarına yapılan süslemelerde şifreli geometrik desenler kullanarak geride bıraktıklarına mesaj gönderdikleri ortaya çıkmış. Bu durum kopyaların orijinalliğinin bozulmasına neden olmuştur. Bu yüzden disiplini yeniden sağlamak için bazı yazıcılar herkesin gözü önünde, istiridye kabukları ile canlı canlı derisi yüzülerek, parmaklarına ve gözlerine mumlar dikilerek öldürülmüştür.  Hilmi Zevzeki’nin kanıtlanmamış varsayımına göre, bu ölümler nedeniyle eksik sayfalarla ciltlenmiş kırk kadar kitap varmış.

Bu yapı Alamut Kalesinden daha korunaklıdır. Bu nedenle bir bekçisi, askeri bir savunma kalkanı veya surlar yoktur çevresinde. Çöl zaten aşılması güç bir engeldir, üstelik çölün altında ona paralel kurulan bu evrenin karmaşık gizemi meraklı yolcuları daima uzak tutmuştur.

Karakum Çölü’nü remil döken Tanrının yaptığı ve kütüphanenin inşa edileceği yerin, Zeyn-ül İhsan’ın müridi bir remmal tarafından, ancak gökyüzünden görülebilen bazı şekiller ve noktalardan yola çıkarak, anasar-ı erbaa ve burçlara olan oranları da hesaplandıktan sonra tespit edildiği rivayet edilmektedir. 

Bu kumdan kalenin çok gizli ziyaretçileri de olmuştur. Cezayir ve İtalya arasında ticaret yapan babası ile birlikte seyahat eden Leonardo Fibonacci’nin, Bilenler taifesinden Sör Seyyid Rıza adlı biriyle ilerlettiği ahbaplık sayesinde, bu kumdan kaleyi görme şansına eriştiği iddia edilmektedir. Kapıların dizilişindeki mantığı çözerek, burada öğrendiklerini Avrupa’ya döndüğünde yazdığı “Abaküs Kitabı” adlı eserinde sergileyerek Batının, Hint-Arap sayı sistemi ile tanışmasını sağladığı ve bu sayede Roma rakamlarının terk edildiği bazı tarihçiler tarafından söylenmektedir… Mustafa İzzet, Mezhepler Tarihi, El-Ezher Üni. Yayımları… 2. Baskıya ek. 1929.

 

Zeyn-ül İhsan, bu evrende yazılabilecek her şey bu kitabın içine sığdırılmıştır, diye belirtmektedir.  Ona göre; Kitap merkezdir, dengede durur. Her şey ona doğru akarken, her şey ondan dışarı doğru akar.

Kitab-ül Celâl kitapların kitabıdır. Zeyn-ül İhsan kitabın titizlikle korunması gerektiğini ve zaman içinde yolunu şaşırmışların kendi emelleri için kullanabileceğini söyleyerek uyanık olunmasını ister. “Yazgınızın koruyucusu benim” der Kitab-ül Beyan’da.

 

Yayımcının notu: Zeyn-ül İhsan’ın “başka bir yol göstericiye, rehbere ihtiyaç yoktur” demesine rağmen zaman içinde bu görüşe itiraz edenler olmuştur. Ve Mushaf mezhebinin bağrından reformist bir hareket olarak doğmuştur Harfler mezhebi. Harfullah Ahmed, Mushaf mezhebini kendilerini kadere teslim etmiş ve hedeflerini şaşırmış olmalarından dolayı şiddetle eleştirir. Harflerin Sığınağı kitabında yer aldığı söylenen “Tedbir” ve “Mutluluğun Simyası” isimli iki ayrı makalesinde: “Kazanç veya kayıp, siz küçük parmağınızı oynatsanız da oynatmasınız da olacaktır. Tanrı insana kaldırabileceğinden fazlasını yüklemez” der. “Tevekkülün bizi hiçbir şekilde gerekli çabayı sarf etmekten menetmediğini” belirtir.

Harfler mezhebi ortaya çıktığında o dönemin Bilenlerinden Abdülkaadir Buhran tarafından mezhebe inanlar kâfir sayılmış ve öldürülmeleri vacip bilinmiş ve onlara kitaba uymadıkları için, aşağılayıcı bir anlamda Ahbâri (rivayetçiler) adını takmıştır. Bazı tarihçilere göre, Efsaneciler dendiği de olmuştur. Çünkü peygamber’in söylemediği sözleri o söylemiş gibi yaymaya ve halkı etkilemeye çalışmışlardır. Yine mezhebin ilk yıllarında deve sinirlerinden yapılmış dört metrelik bir kırbacı büyük bir ustalıkla kullandığı için Şırak Ali lakaplı bir cellât tarafından öldürülesiye kırbaçlanan bu ilk Efsaneciler, gösterdikleri kahramanca dayanıklılık nedeniyle efsane katına yükselmiştir. Ve mezhep tarafından gizli tutulan bir mağarada (Yedi Efsaneciler Mağarası) portreleri, yasak olmasına rağmen sergilenmiştir. Özellikle mezhebin ortaya çıktığı ilk yıllarda neredeyse bir aya yakın süren işkenceye dayandıkları için bu yedi kişi sürekli hatırlanır, onların anısına belirli günlerde çeşitli ayinler düzenlenirdi… 2. Baskıya ek. 1929.

 

Kitapların da, insanlar gibi bir kaderi vardır.

Mushaf mezhebine göre, filozof ve şair, şaman ve tabip, matematikçi ve yıldız falcısı, savaşçı ve gramerci hep aynı kitabı yazmaktadır. Eğer her şeyin bilgisi bu kitapta varsa başka bir şey yazmaya gerek var mı? Çünkü Zeyn-ül İhsan’a göre, “evrenin bütün bilgisi bu kitapta mevcuttur”. Bütün kitaplar onu anlatır, ondan doğmuştur. Yazılan her kitap yalnızca Kitabın değerini artırır. Çünkü kendine eşdeğer bir kitap yoktur yeryüzünde. Bu yüzden bazı fanatikler cahilliği beslediği ve ayarttığı için birçok yerde kütüphanelere saldırarak içindeki yüzlerce el yazması eseri, yüzyılların birikimini saklayan bu mabetleri yakıp yıkmayı kendilerine iş edindiler.

Tüm bu yolculuklarım esnasında tartıştığım farklı inanışlardaki insanlara şunu anlatmaya çalıştım: her gözün kitaptan yayılan ışığı algılaması farklıdır. Her okuma başka anlamlara kapı aralar. Her yorumda bu merkez kayar. Merkez yer değiştirdiği an başka yollar ortaya çıkmaktadır. ‘Kitaba her dönüş, onu yeniden terk etmek üzere yapılır.’ Kitaba her dönüş bir yinelemedir, hiçbir satır aynı kalmaz. Her dönüşle birlikte daha uzakta buluruz kendimizi. Ve her im tekrar ederken kendini, anlamı ıskalarız. Kitabın bilgeliği ve bu bilgeliğin yaydığı ışık belki de kitabın talihsizliğidir. Kederli bir durumdur bu. KİTAP KAFESTİR

Işığım tükeniyor. Saklandığım mağarada geceleri soğuk daha da artıyor, üşüyorum. Göz kapaklarımı açık tutmakta zorlanıyorum.

Kitabın, yeryüzünün, insanın ya da tanrının bir aynası değil; kör bir şairin dediği gibi; “yalnızca dünyaya eklenen yeni bir şey olduğunu anladım.” Kim bilir, dünyadaki her kitap bu kitaba ait bir parçayı içinde barındırmaktadır belki de. Eklemlenen her yeni şeyle aslında başka kitaplara da bir çengel atarak kendi sonsuz gelişimini sürdürmektedir.

Ve bütün inançlar, bir inanan olduğu sürece değerli ve önemlidir. Yapılması gereken bu inançlar karşısında sağırlaşma, dilsizleşme, körleşme yaşamadan anlamaya çalışmak! İnsanoğlu kile şekil verdiğinden bu yana evler, saraylar yaparken, dinler, sistemler de kurgulamış ama şiddet hiç eksik olmamış. Dinler, sistemler özünde insanoğlunun kadim korkularından yola çıkarak ahlaki bir yapıya varmaya çalışırken, içimizdeki bu şiddeti ehlileştirmeyi denemiş. Ama her kitap ayrışmayı daha da derinleştirmiş sanki. Oysa her kitap sorular, vicdan ve gözyaşlarıyla yazılır. Bizi biz yapan da bunlar değil mi? Kendimizi bir şeyle tanımladığımız an, ayrışma da, ötekileştirme de başlıyor. İnanç, topluluk, gelenek ve başka nedenlerle diğer insanlardan ayrılmak şiddeti doğuruyor.

Şeytan şeytanlığını, ateşin kibri ve iktidarının derin körlüğü üstüne inşa eder.

Dünyanın aya nasıl ihtiyacı varsa, toprağın suya nasıl ihtiyacı varsa, gözün ışığa nasıl ihtiyacı varsa, kitabın da insana ve aklına ihtiyacı var. Senin mezhebini benim mezhebimden daha değerli kılan şey ne? Neyin mirasçısı olmamız isteniyor bizden? Kutsallıkla sarmalanan bir vahşetin taşıyıcısı mı olmamız isteniyor?

Işık ve renk oyunları ile dolu çarşılar, çöller ve şehirler gezdim. Yükseğinden en alçağına, soylusundan en adisine, kahramanından en korkağına kadar türlü türlü insanla karşılaştım. Bazen tanrıya yakın hissettim kendimi, bazen de çok uzak. Bazen binlerce insanın kaderini elimde tuttuğumu düşündüm, bazen de sonsuz gücün vicdan olmayınca ne korkunç bir zorbalık olduğunu. Büyülü bir acem halısı üstünde doğunun kargaşa, zulüm ve hüzün dolu şehirlerini dolaştım.

Eviçleriyle dükkânların, tapınaklarla çöllerin, çağlar içinde damıtılmış kokuların arasından süzüldüm; her şeyin her şeyle ilişkili olduğu dolambaçlı, kıvrılan, bükülen ve ilmek ilmek dokunan, öncesiz ve sonrasızmış gibi duran örtünün günün birinde açılacağı umuduyla uçtum, uçtum, uçtum… Dünya kararsız bir yer… Yolumu yitirdim…

Nihayet onu buldum. Bir batakhanenin karanlık köşesinde altı derya, üstü ateş olan bir göbek kordonuna sıkı sıkı tutunmuş başka âlemlerdeyken veya bereketli Nil’in göründüğü bir kale burcunda oklarını sadağına yerleştirirken buldum. Uçsuz bir çölün ortasında kurulu bedevi çadırında, simsiyah saçlarını savurarak onu serinleten bir dilberin kollarında veya bir tapınağın sarmal merdivenlerini kan ter içinde tırmanırken buldum. Ölüm fermanı imzalayan kaz tüyünden bir kalemi tutarken veya yıkılmış bir rasathanenin toz dumanı arasında emirler yağdırırken ölü gökbilimcinin çiğnenmiş bedeni yanında veya hükümdarlara mahsus Sant ağacı palamuduyla boyanmış meşin ayakkabılarıyla, halk arasında kibirle dolaşırken veya maskesini takmak üzereyken cellâdın gözlerindeki boş bakışta onu buldum…

Ona ulaşıncaya kadar canlarını bedenlerinden ayırmadığım, bir vuruşta kellesini alarak bu evrendeki serüvenini sonlandırmadığım adam kalmadı. Elimi usulca kılıcımın kabzasına koydum. Yolumun bütün anlamını, ereğini ona ulaşmak için tasarlamıştım. Karımın abisine!

Göz göze geldik. Bir aynaya bakıyor gibi oldum. Bakışında bir pişmanlık sezinledim, o pişmanlığa sıkı sıkıya sarılmak istedim. Savaşan insanlar birbirine benzer; Giderek kovaladığım adama benzediğimi düşünüyordum. Beni dönüştürdüğü şeyle, esas yüzleşmem gerekenle, onunla göz göze geldiğimde farkına vardım. Bir an sonra bakışında yorumladığım şeyin aslında korku olduğunu anladım.

Kılıcımın keskin ağzıyla hamle yaptığım hasımlarım için ikinci vuruşa hiçbir zaman hacet kalmadı. Ama şimdi elim niye titriyor?

İlk kez onun gözlerinde kendi başkalaşmış yüzümü görmek dehşete kapılmama yol açmıştı. Bir aynaya bakıyor gibiydim.

Ona şunu söylediğimi hatırlıyorum: “Senin cellâdın ben olmayacağım. Firuze benim içimdedir, onu asla yok edemedin!”

Duvarları olmayan bir labirentin içine atılmıştım. İntikamımı aldığımda bütün o resimler, anılar, fısıltılar, sarı dağları aşan yel, parıltılı kadehlerin içindeki şarap ve incir tatlısı, meyve bahçeleri, renk renk sardunyalar, kameriyeler, dünyanın çölü, altın madenleri, kitaplar, sevgilimin lal dudakları, kan ve kıyım, hepsi ve her şey sonsuza dek tekrarlanmamak üzere silinecek ve ruhumdaki bu köpürme yatışacak mıydı?

Yoksa bu kıyım, sonsuza kadar kendini yineleyerek doğunun ışığını karartan bir karabasan olarak kalmaya devam mı edecekti?

Sanki tüm bunlar yaşanmamış gibi, her şey bir yanılsamaymış gibi onu orada, o karanlık ve soğuk, vaat edilmiş ama vazgeçilmiş bir intikamın yurdunda, eğretilemelerin dokunaklı sevinciyle girişeceği iç hesaplaşmayla baş başa bırakarak çıkıyorum.

 

Zülkarneyn’in dediği gibi; “labirentler içinde kaybolsam da elbette oradan çıkmasını da bilirim. Aşkımı şiirle seçtim şiirle bitiririm. Sen hiç merak etme kalbinde saklamasını bil sadece.”

Arkamda bıraktığım karanlığı düşündükçe, önümde uzanan belirsiz karanlığı ve yok oluşu düşünmek beni artık korkutmuyor. Aksine sakin ve huzurlu kılıyor…

Işığım tükendi. Artık çıkabilirim…

 

                                                                                                                                                ZİYA

 

(*)Yayıncının gerekli gördüğü not: Bu el yazması metin 1849 yılında Nişabur’da, mimarı Ali Şir Nevai olan, acem mistiği Feridüttin-i Attar’ın türbesinde yapılan restorasyon çalışmaları esnasında, zaman içinde tutkalı zayıflayan bir çini levhanın düşmesiyle tesadüf sonucu bulunmuştur. Bana kalırsa hikâye yalnızca bir kurgudur. Yazar bazı benzerlikler, anıştırmalardan yola çıkarak hayali iki mezhep ve bunlar arasında devam eden bir savaş kurgulamıştır ki, deli saçmasıdır. Ancak çılgın bir muhayyilenin ürünü olabilir anlatılanlar. Yazarın hezeyanlarından meydana gelmiştir. Ya da muzip, şakacı birinin uydurmasıdır. Hikâyede anlatılanlar yazarın kısır hayal gücünün bir eseridir ve ciddiye alınmamalıdır... 1.Baskıya ek. 1875)

 

(İkinci Baskıyı hazırlayan Yayımcının son notu: Birinci baskıda Attar’ın türbesine bu el yazması metnin çini levhanın altına nasıl, niçin ve kim tarafından gizlendiğine dair bir not düşülmemiş. Horasan’da küçük bir yayınevi (Takdir Yayınları) tarafından, ilk basımı 1875’te kısa bir ekle birlikte yapılan bu metin zamanında pek ilgi çekmemiş ve unutulmuş. Birinci baskıyı hazırlayan editörün kitaba gelecek tepkilerden de korktuğu anlaşılıyor. Bu sınırlı sayıda basılmış kitabın bir nüshasını galata civarındaki bir eski kitapçıda tesadüf eseri buldum. İkinci baskısı için yayıma hazırlarken Horasan’daki bu yayınevine ulaşmaya çalıştık ama çoktan kapanmıştı. Eğer varisleri ortaya çıkarsa bu eserin telifini seve seve ödemeye hazırız. Şu an elinizde tuttuğunuz bu eserin baskısı İstanbul Çağaloğlu’nda, Kısmet matbaası tarafından, 1929 yılının Şubat ayında, yeni harflerle yapılmıştır… 2.Baskıya ek.1929)

Son Yerine: Paris’te yaşayan bir dostumdan gelen haber beni nasıl mutlu etti anlatamam. Eğer yazdıkları doğruysa dostum, “Harflerin Sığınağı” adlı kayıp kitaba ait olduğu söylenen ve sonradan sayfa numaraları karışık olarak ciltlenen 18 sayfalık metni, Sacre Ceur yakınlarındaki eski bir kitapçıda bulmuş. Ne yazık ki, bu haber bize geç ulaştı. Kitaba ek olarak koyamadık. Kısmet olursa 3. Baskıda yer alır…

 

                                                                                                                                                           Olcay Halulu

                                                                                                                                                      Moda-İstanbul- 2010

  • Son Eklenen Yorumlar
  • Çok Çok güzel bir öyküydü. Gerçekten elinize sağlık. Uzun zamandır şiirle çevrili olan Mevsimsiz'de neredeyse artık öykü okuma ümidimi yitirmek üzereydim. Yazınız Umarım ki çok insana ulaşır. Ben, beğenerek ve keyif alarak okudum.
    Tarkan Toka tarafından , 13.07.2010, 15:18 tarihinde yazılmış.