GÜLİSTAN
Belleğimde, çocukluk günlerimden kalma güzel bir fotoğraftır Gülistan. Bir yürüyüşü vardı ki Gülistan’ın, çiçekli şalvar en pahalı kostümlerden bile alımlı durur, adımını attığı yer Paris bulvarlarına dönüşürdü sanki... Güldüğünde, gülerdi tüm sefaletiyle yıkık dökük duvarlar, tıka basa çöple dolu zavallı Porsuk, yoksul evlerdeki rutubet kokusu… Gülerdi.
Büyükler onlarla korkuturdu bizi… Çalınan, kaçırılan çocuk hikâyeleri anlatırlardı. Bir üst sokaktan giderdik nereye gideceksek. Kızdıklarında “Çingenelere vermek” le tehdit ederlerdi de donardı kahkahalarımız…
Gülistan’ı izlerdim ve aynı izbe evde yaşayan birkaç kadın, birkaç adam ve bir sürü çocuğu… Derme çatma kapıdan fırlayıp, sokağın özgürlüğüne kaçan pipisi açıkta küçük çocukları, yakalanıp yanağından öpülüp içeriye alınırken yükselen şımarık, neşeli çığlıkları… Arada bir belirip, sokağa bir kova atık suyu boca edip, hızla içeri giren genç kadın yüzlerini yakalamaya çalışırdım. Hep siyah pantolon beyaz gömlek giyen, yumurta topuklu ayakkabılarının üzerine basan, hepsi kaytan bıyıklı, hepsi ince ve uzun boylu erkekleri… Kadınların aksine sesleri hiç yükselmeyen o vakur, dimdik genç adamları izlerdim. Anlatılan korkulu hikâyeler havada kalır, inanılırlığını bir kez daha yitirirdi.
Hep “Gül” lü isimleri olurdu kadınların… “Gülizar, Gülistan, Gülşen, Şengül, Güllü…” Şalvarları, bluzları güllüydü. Taşıdıkları birbirinden canlı renkler, o sarılar, kırmızılar –ille de kırmızılar- cıvıl cıvıl hayat taşırdı renksiz, yoksul sokaklara…
Akşamüstleri kapı önlerinde oturup, gevezelik eden kadınların utangaç fısıltılarına tezat, onların evinden neşeli kahkahalar ve oynak roman havaları yayılırdı. Gülmeyi yasaklamış büyüklerin suratları biraz daha asılırken, çocuk belleğime yeni çelişkiler, yeni anlaşılmazlıklar eklenirdi. Öylesine özgürce gülerlerdi ki… İmrenirdim.
Ertesi gün yürürdü yine Gülistan… Sırtında, satmak için sokak sokak dolaştırdığı, türlü kumaş ve çeyizlik eşyaları doldurduğu bohçası, dudağında sigarası, simsiyah upuzun saçlarının üzerine, düştü düşecek, öylesine atılıvermiş beyaz örtmesiyle yürürdü. Küçük dağları o yaratmış gibi yürürdü Gülistan. Çiçekli basma şalvarın içinden bile seçilen uzun bacakları bizim kadınlarımızda hiç olmayan bir albeni ve güçle adımlardı tozlu yolları... O ağır bohçayı kuştüyü yumağı ya da pahalı bir aksesuar gibi taşırdı. Omuzları, sırtı dimdik, yüzünde kendinden emin ifadesi ve kimsede olmayan bir gururla… Yürürdü Gülistan, kaşları kalkık, kirpiklerinin simsiyah gölgesinde ateşten gözleriyle, kimseye dümdüz bakmadan, kimseyle göz göze gelmeden… Boyun eğmeden, ezilmeden…
Gülistan bazen çıkmazdı hiç… Tam karşılarındaki, büyük amcalara her gidişimde, derme çatma kapının aralığından gizlice içeriye göz atardım. Islak bir yoksulluk sokağa yayılırdı. Küçücük avluda, saçlarını yıkarken izlerdim Gülistan’ı… Gün ışığı, suyun içinden geçip, simsiyah, uzun saçlarına ışıltılarla dökülürken… Bazen çıplak bir çocuğu yakalayıp, giydirmeye çalışırken ya da şarkı söyleyerek çamaşır asarken… En sıradan en doğal zamanlarda bile kaybolmayan duruşundaki o asalet ve gururu gizlice gözler, bir kez daha hayran olurdum Gülistan’daki o güzelim farklılığa…
Severim Çingeneleri ben… Çocukluk günlerimden kalma güzel bir fotoğraftır Gülistan… Eskişehir’in yoksul mahallelerinden birinde, aynı kenarda kalmış kaderi paylaşırdık. Aynı unutulmuşlukta, aynı taşlı sokağa dökülürdü seslerimiz. Güldüğünde, gülerdi tüm bastırılmış kadınlık, “el âlem ne der” kaygıları… Hatta sefalet, yokluk, dışlanmışlık… Gülistan yürüdüğünde kırılan zincirlerin sesi duyulurdu sanki bozkır kentlerinin sessiz, itilmiş köşelerinde… Yürürdü özgürlük, gurur, kadınlığın en çarpıcı, en güzel yanları… Adının gülleri dökülürdü terk edilmiş sokakların tozlu yollarına… Gülistan yürüdüğünde, gerçeğiyle değişti çocuk belleğimdeki Çingene öyküleri… Ve öylece de kaldı.
Gülistan’ı gördüğüm günden beri… o günlerden beri severim ben Çingeneleri…
İlkay Tuna/ Şubat.2010

Kullanım Şartları
Künye
Turgut Uyar Şiir Yarışması Ödülü
Site Haritası
İletişim












