UĞULTU
Şiir değilim ben… Bende şiir aramayın…
Nicedir bu sayrı dudaklarımda. Tapınaklarda eskimiş yüreğim: Öyküsünde her savaşın, her nefes alışın serserice…
Ey ölüm! Sanadır cümlelerim kesik bir öksürük gibi kızıl… Yırtık bir bayrak gibi uykulu…
Son
Amcam Muzaffer Toka’nın anısına
1990 Mamak
I
Camlarda kaybolan bir sessizlik içinde sokağım… Çocukluğumun tüm imgelerini sakladığım o tenha, o sigara kokan sokağım… Eylül’le ayrılmıştım tam da bu köşede, ellerim başımın üstünde, çizgili bir pijama bacaklarımda, atletim ıslak, soğuk, kirli… Hatırlamak istemediklerimle ayrılmıştım tam da bu köşede; gözlerimde Nihan’ın gözleri, kollarımda üniformalar, sesimde kendi ‘dil’ imde birkaç cümle…
Eylül’le ayrılmıştım…
Tam da bu köşede…
Sonra… Sonra bir çığlık ki anneme zorla giydirilen: Karanlıktan yapılmış bir elbise gibi: Zorla ezberletilen babama: Unutmaması için ömrünün en realist filmini… Bir çığlık: Sol yanımda, ömrümün tam üstünde…
Nihan’ın çığlığı…
II
Dokunmak, hissetmek istiyorum dut ağaçlarını, gecekonduları ve onların yaşamlarını. Öyle bir sokak ki burası, dik bir yokuşun kenarına dizilmiştir evleri. Genç kızların kına gecelerine benzer çatıları. Ve halen saklıdır her kapıda bir gözyaşı, bir demir parmaklık… Saklıdır bir çocuk eski yastıkların arasında: Kurşun gözlü bir çocuk: Saklıdır bir namlunun ucunda öylesine, tesadüfen bedene girmiş bir mermi gibi…
Taranmıştır bu sokak bir keresinde polis helikopteri tarafından. Taranmış ve kovulmuştur ruhları cesur işçilerin…
Buğulu bir resim gibi aslında hatırladıklarım. Geceydi ya da gündüz. Barikatlar vardı ya da yok… İhtimaldi belki de kaçacak olmam onlar için. O yüzden taşıtlarını sokağın başında bırakıp, yürüyerek gelmişlerdi. Bilmiyorlardı, her türlü sesi saklardı sokağım. Her türlü ihaneti ve sadakati saklardı… Sürükleyerek götürmüşlerdi ruhumu yokuş aşağı…
‘Vahşiler, anın mutsuz çocuklarıdır…’
Çocuk değildiler. Çorap bağları ve dağınık saçları yoktu hiçbirinin. İnsan, her yerde zincire vurulmak için yaratılmıştı onlar için. Saf acı ya da saf mutluluk yoktu artık dokundukları hiçbir yerde… Kirliydiler…
Ey yaşlı ve siyah filozof
Bilmez misin eşkıyanın ruhu olmaz.
III
Her şehrin ayrı bir tanrısı var belki de. Omuzlarımızda taşırız sokakları, caddeleri; kenarını köşesini şehrimizin, taşırız içimizdeki tünellerde. Her mahalle yanlış yazılmış bir kelimedir aslında. Kopamayız… Ne yapsak olmaz… Döner de yine geliriz… Kaçar da yine geliriz… Yatar da hücrede, yine geliriz çocukluğumuza… Yol’dur gençliğimize benzeyen tek imge.
Uzun zaman oldu her şey için…
Unutmuşum nasıl tombuldur güneş? Nasıl dolanır sevgililerin elleri birbirlerine? Nasıl ısınır yollar, parklar, Ankara… Nasıl şiir okur şairler, nasıl sevişir genelev kadınları? Nasıl akar tavanları bu eski zaman evlerinin?
Nasıl sallanır mesela ağaçlar rüzgârda? Nasıl düşer gölgesi akşamın asfaltlara? Nasıl… Nasıl döner babam işten yorgun bir ıslıkla? Nasıl yakar çayın altını annem? Nasıl istenir komşu kızları habersizce? Değişmiş midir düğünlerin şamatası onca yıl sonra? Yerel bağlama ustaları gelirdi eskiden ışıklı bahçelere. Ankara olurdu herkes tek bir ağızdan. Kültürleri, dilleri, mezhepleri farklı onca insan tek bir ezgide buluşur kutlarlardı gerdek gecesine beş dakika kala gelinle damadı… Unutmuşum kokusunu rakının. Leblebi tozu yemeyi severdim en çok. Un çorbası yapardı annem sıkça. Akşamları bahçede oturur tavla oynardık babamla. Sonra bir bahane bulur kaçardım babamın yanından. Nihan’ın penceresine konar, gizlice öpüşürdüm onunla. Delilikti elbet. Deliydim bende. Tıpkı Nihan gibi… Mektuplar yollardım ona pembe zarflarda. Sevmezdi, ‘Çocuk musun sen’ diye çıkışırdı bana. Muzurluk olsun diye yapardım, hoşuma giderdi onu kızdırmak. Hoşuma giderdi etek hışırtısını duymak onun. Kollarına cümleler yazmak, hoşuma giderdi…
Unutmuşum işte,
Değişen her rengi algılamayı, sokulmayı bir bahar arısı tarafından… Çöplükleri koklamayı mesela… Mesela temizlemeyi sokak lambalarını... Nefesiyle kendimi boğmayı Nihan’ın… Putperest bir bağlılıkla sevmeyi onu… Uzun bir yola düşer gibi düşmeyi bedeninin coğrafyasına… Mesela şiirler bırakmayı memelerinin üstüne. Sabah kokusunu ağzının, unutmuşum…
IV
Önemsemiyorum kimler hatırlayacak beni. Bakkal Nedim az önce dikkatlice süzdü ya hatırlamadı besbelli. Saçlarım vardı kıvırcık ve gür. Gözlerim biraz daha açık maviydi Eylül’de. Burnum, kırılmadan önce daha büyüktü. Kollarım daha kısaydı sanki: Askılarda uzattılar ömrümü, kollarımı, ruhumu: Yeniden asabilmek için bedenimi saklı odalarda…
…Özlemeyi de unutmuşum nihayetinde. Henüz başındayım sokağımın. Kısa bir yokuş önümde… Sonra bizim ev: Hemen yanında Hayrettin Amca’nın barakası. Onun üstünde Necla Abla otururdu Eylül’de. Orospuydu ya, delikanlı kadındı yine de. Bileklerini kesmişti Metin Ağabey onun uğruna. Fedaiydi Metin Ağabey: Boylu poslu, vurduğunu deviren… Necla Abla’nın üstünde Kuşçu Nedim otururdu. Kâğıt toplardı sokaklardan. Arada bir babamla birlikte hurdacılığa da çıkardı. Şaraba benzerdi gözleri. Yamru yumru, terası andıran bir çıkıntı vardı evinin çatısında. Kuşlar için küçük barınaklar yapmıştı oraya. Aşağıda Mamak Köprüsü…
Aşağıda Ankara: Burada, bu varoş şiirinin tam ortasında…
V
Geri dönmek, nereye, hangi zamanın içinde: Kelimeleri eksik bir ülkede... Geri dönmek, içinin şarkılarında tekrarlamak kendini… Ağırlaşmak kırık bir mermer gibi, silmek gözlerini sayfalardan… Geri dönmek… Yaşlı bir kadına dokunmak korkarak… Minaresi yıkık bir caminin önünden saygıyla geçmek… Hatırlamak sloganları yeniden… Yeniden insan olurum umudu taşımak… Geri dönmek, izlemek çerçevelerini odaların… İtilmek belki de bir köşeye hasta halinle bakımsız ve suskun… Geri dönmek: Gitmek: Sur’un üfleneceği ana kadar… Kaybolmak…
***
Adımları eksik bir düz yazının sonu gibiyim: Kibar zamanlardan kalmış, bütün mezheplerin bir birleşimi, bir ıslık sesi sanki: İçimde çöken şehirler: Öylesine karalanmış ve yanlış bir sokakta, öylesine bulunmuş bir mektup gibi…
Aydınlık bir geceye benzesin istiyordum yüzüm: Çocuksu bir şarkıya, eski bir plağa… Nicedir seyretmedim kendimi. Virgülsüz bir şiir gibiyim. Birazdan mısraları sökülüp atılacak, birazdan ömrü çıkarılıp başka bir bedene verilecek bir şiir… Çocuklara bıraktım sessizliği. Yetimlere bıraktım saçlarını ateşin. Buz kesen rüzgârları sokaklara, kasırgalara bıraktım. Bıraktım ömrümü tam da bu köşede, avuçlarımda Nihan’ın gözleri: Sedeften bir çift düğme gibi…
Yıllar, o kadar çok şeyi eskitir ki acımasızca. Gün gelir tanıyamazsınız kendinizi. Baktığınızda aynaya, ‘kim bu?’ insan dersiniz. Kim bu… Çizgileri derin bu adam kim? Beline kadar inen saçları denizin topraktan çekilmesi gibi çekilip sararan bu kadın kim? Elleri küçülen, sırtı bükülen bu adam ve bu kadın dişleri geceye benzeyen… Kim? Yaşlanmadan ölmek gerek belki de. İnsanın kendine yabancılaşmasını engelleyebilir mi zaman? Fiziksel bir dürtüdür aslında yaşamın en orta yeri. Çıkıp da geldim işte otuz yaşımda, altmışlık bir bedenle güneşin karnına. Duramıyorum bakmadan gelip geçen kadınlara. Neden? İnsan bu kadar mı mahkûm olur bedensel açlığa. Utanmalı mıyım kendimden? İnsan değilim ben. Kimseye zararım olmaz. Ya Nihan? Sadece ona dokundum ben.
***
Uzun yıllar oldu aslında hayatın ipliğini kesip atmam… Morfine mahkûm bir bağımlı gibi hissediyorum kendimi. Az sonra o tahta kapının önünde duracak ve içimdeki şiirleri sonsuza dek öldüreceğim.
Başındayım sokağımın… Sonunda bizim ev: Kırımızı, sarı… Uçuruma benzer bizim ev. İki tane odası vardır. Birinde tıkalı damarla yaratılmışlar yaşar, diğerinde… Erken büyüyüp, erken ölenler…
Nasıl gireceğim içeriye? Nasıl soluk alacağım? Krallara benzeyeceğim annemin gözlerinde. Rengim değişecek ansızın. Duvarları dökülecek evimin. Ellerim sessizleşecek. Tekrar duyacağım o kutsal çığlığı. Tekrar hissedeceğim sevdiğim kadının ruj izlerini dudaklarımda. Ve tekrar vazgeçeceğim kendimden.
Yaşlılığın gençliği kıskanması gibi kıskanıyorum özlediklerimi.
Kaybettiklerim, içimde koca bir çukur gibi…
VI
Kahvaltıdadır şimdi bizimkiler. Siniyi yere koymuştur annem. Üzerinde zeytin, bal… Her zamanki gibi söyleniyordur babam: ‘Ah ulan kader ah…’. Her zamanki gibidir annem: Yarım yamalak Türkçesi boynunda gümüşten bir şal…
Farkında değilim, adımlarım ne kadar da gerçekçi. Her nefes alışımda sanki daha da dikleşiyor önümdeki bu kısa yokuş.
Her nefes alışımda,
Uzuyor sokağımın anlamsız romanları. Suretler çarpıyor göz çukurlarıma. Eski şarkılar gibi ortalık. Eski masallar gibi: Anlatılmamış çocuklara…
Söylenmemiş çocuklara nasıl kırılır oyunlar. Köşelerde tecavüz edilmiş kadınların cümleleriyle öğretilmeli ergenlik gecekondu olanlara. Susmak, anlamsız bir çizginin ortasında başkalaşmak gibidir oysa. Anlatılmamış olanlarla büyür çocuklar çoğu zaman. Çoğu zaman yakılır kirli düşler gözlerinin önünde çocukların. Sokaktır onlar. Toz toprak içinde büyürler yaşıtlarından ayrı. Severler işte o yüzden… Bizim gibi… Vazgeçemezler kirli hatıralarından. Yürürüm ben adımlarım yaşlı… Yürürüm ve susar sokağımın masalları kahramanlarıyla. Haklarında çok fazla söz söylesin istemez hiçbiri. Aslında hepsi aynıdır. Yüzleri, sesleri, sevinçleri ve üzüntüleri hepsinin, aynıdır… Çocuklar olmadan eksik kalır sokağım. ‘Kar’ a benzer bu sokağın çocukları. Ağızları kesiktir biraz. Biraz da dik başlıdırlar. Korkmaz hiçbiri kavgadan. Alışkındır hepsi dayak yemeye. Elleri yetişkinlerinkine benzer. Kimi çöp toplar, kimi okuldan kaçar, kimi serserilik yapar, kimi slogan yazar abisinin mezarına. Çocuklar olmadan eksik kalır sokağım…
VII
Nasıl da bezgin bir ezgidir bu: Şimdi kulaklarımda Eylül’den kalmış sanki: Gencebay Orhan…
Az kaldı…
Neden yorgunum? Çok fazla eşyam yok aslında. Yağmurkuşları ve elyazmaları taşıyorum yanımda, sadece…
Neden terliyorum? Bu yürek çarpıntısı da nedir? İnsan değilim ben. Yaşadığıma dair bir iz görmek istemiyorum. Bütün duygularımı öldürdüm. Şiir değilim artık. Kutsanmış ya da göçebe değilim. Son dizesiyim bu şarkının:
‘Hadi, çek git artık mutluluğum!’
VIII
Bitkisel bir yürek artık benimkisi… Dili, sesi olmayan; konuşmayan, yargılamayan bir yürek…
IX
Duyumsanmayan bir korku asılmış sanki Ankara’nın duvarlarına. Şarkıları mı eksilmişti? Şiirleri ve gösterileri mi tükenmişti… Yabancılaşmışım besbelli. Soyutlanmışım her şeyden. Oysa şu köşede, hemen şu varilin arkasındaki köşede, gecenin dilini kendime bağlayıp uzun bir slogan yazmıştım gençliğimin üzerine: Eylül’den önce: Yirmi yaşımda: Eylül’den önce…
Binlerce sigara düşmüştü belki de dudaklarının kenarına bu şehrin. Zamanın rahminde bir cenin, bir yıkık duvar gibi asılı duran bu soyut ‘an’, bu yaşlı sokak meczupları, bu yitik düş sayrısı… Nedir ki? Doğuştan metresti belki de Nihan; denizin sesi gibi: Kapalı kapılar ardında bir inleme sesi: Çapkın, çığlık, yoksul… Kutsaldır arzu bilirim. Bilirim kabaran bir öfkenin kadın bedenine sokuluşunu: Karanlığın aydınlıkla birleşmesi gibidir her şey. Yaşam ruh sorunudur nihayetinde ruhu olanlar için. Metresler ve ‘ben’ gibiler yaşamdan ayrılıp, yaşanmış olanlarla avuturlar kendilerini. Bir ayrı sokakta, bir ayrı hayatın renk tonuyla: Sinema gibi… Motor dendiğinde bir cümbüştür başlar ya hani… Sustuğunda yönetmen, bitmiştir film. Artık her karakter, her sahne, oyuncusunu kıskandıracak ölçüde başkalaşmış ve oyuncusundan ayrı bir kişiliğe bürünmüştür. ‘Son’ dur bunun ismi.
X
‘Olmak’ gibi…
Kıvrımında sokağımın, bakışları tuğla rengi bir kız çocuğuna çarpar ya elim avucum, hani çarpar ya sözcüklerim alacasında bir kadının hikâyesine,
İşte o an,
Yırtık jartiyeriyle bir orospunun, boğmak isterim kendimi:
Kelimelerimi öldürürcesine: Sonsuz ve darmadağın… Çilekeş ve bakir… Çölleşip sararır gibi… Sahici bir boşalma anı gibi… Eski bir diş ağrısı gibi… Bir derginin son sayfası ya da ilk cümlesi gibi…
Çürümek gibi Nihan’sız bir ülkede… Olmak gibi bir başkası…
***
Birazdan ulaşacağım taşlı bir sabahın sonuna. Babam açacak kapıyı. Annemi göreceğim sonra. Bilmediğim dillerde defalarca sevileceğim…
Konuşacağız… Ne kadar zayıfladığımdan yakınacak annem. Sonra banyo yapacağım. Eylül’ün, bedenimde bıraktığı izleri evimin sularıyla yıkayacağım. Sabun kokacak erkekliğim. Utanacağım kendimden. Nihan’ı düşüneceğim bir an. Mutsuzluğumu hayaliyle örteceğim. Korkacağım kendimden. Arzularımı hatırlayacağım. Sabun kokacak erkekliğim… Unutacağım onu. Otuz yaşımı alıp yanıma,
Kaybolacağım…
XI
Nerededir diye düşünmeden alıkoyamıyorum kendimi. Nerededir şimdi o? Hangi pavyonda? En kötüsü belki de bir genelevde: Çorum’da ya da İzmir’de. Üzerinde filozofların soyundan gelme bir adam…
Yıkın kutsanmış olan günahları birer birer…
Ve söndürün güneşi bir çocuğun avucunda.
Zahitler, tapınaklarında sevişsinler bundan sonra.
Tek tek iliştirin dudaklarınıza o sonsuz uykuyu.
Putperestler gibi tapın kendinize.
Ey ölüm, ey mezarsız kış!
Seni görmeden ayrılacağım bu Şehr-i Meydan’dan.
Görürsem eğer seni, hatırlarım insan olduğumu. Kopamam o zaman maddi varlığımdan.
Ey ölüm, ey mezarsız kış!
Seni görmeden ayrılacağım bu Şehr-i Meydan’dan…
XII
Merak ettiğim sadece Nihan mıydı? Ya babam? Ne kadar uzun zaman oldu onu görmeyeli. Kaç yıl, kaç asır, kaç şehir oldu…
Ya annem?
Gözlerime gömmüştüm onu. Rengim, onun rengiydi, yıllarca; dört duvar bir uğultuyla…
XIII
Ayrıldıktan sonra Eylül’de, öfkesine hapsoldu Nihan.
Benimdi o. Sevdiğim, seviştiğim kadındı. Kime söz anlatacaktı? Kim dinlerdi onu? Küsmüştü sevdasına. Küsmüştü bana ve inandığı her şeye. Ayrılmamı istemişti girdiğim yoldan. Ayrılmamıştım.
Ben yirmi, o on yedi yaşındaydı. Ben Üniversiteli, o fabrika kızı şarkılardaki gibi. Aynı mahallenin, birbirine benzeyen yalnızlıklarını yük etmiştik kendimize.
Ayrılınca ben Eylül’de, koparılınca ruhum sevdiğim kadının rahminden, uzaklaştı Nihan: Göç oldu toprakları kara vatanlara. Düştüler belki de peşine: Bir kurşunla almak için insanlığını.
Göç oldu sevdiğim kadın: Duymak istemediklerimi taşırken annem ve babam görüş gününde, kaçmış işte Nihan. Kaçmış… Kötü yola düştü demişler… Kötü oldu demişler… İzmir’de bulmuş abisi izini. Kıyamamış bacısına. Sonra,
Sonra Eylül olmuş abisi Nihan’ın. Benim gibi Mamak Cezaevi’nde. Prangalı bacakları…
Ey aklımı zehre alıştıran sokak kitapları, zifte bulayın tenimi.
Yaşanmış olanın ağırlığı fazladır üstümde. Yargılayın beni.
Ey Kabil ile Habil’in babası! Soyun çıldırmış köpeklerden farksızdır artık.
Kurtarılmış topraklar yeniden güne dönüyor yakılırcasına.
Eskiyor bedenler her zamankiden farklı.
Her zamankinden farklı sevişiyor sağırlar.
Ürküyor rüzgâr can çekişen çocukların dillerinden.
Kırılıyor ekmek.
Köleliğin yansımasına dönüşüyor fabrikalar: Çivi üreten fabrikalar.
‘Hangi devrim’ diye çığlık atıyor ortalık yerde bir zenci bozması.
Bir şişman adam önüne geleni asıyor Erdal’ın darağacında.
Ey Kurşuni gök!
Aşkın ilminden uzak tut beni.
Kavgam sondur bu mevsimde.
Kavgam sondur…
XIV
Ne yapsam ulaşamıyorum kendime. Bulanık hayaller görüyorum kimi zaman. Saten bir elbisenin içinden ansızın çıkıyor Nihan. Çığlık oluyor yaşamım o an. Ve o an, yıldızlara tapıyor toprağımın bilgeleri sarhoşça. Gotik bir kilisede buluyorum bedenimi anlamsızca. Ait olmadığım bir dinde yıkıyorum ellerimi. Dinliyorum geceler boyu İblis’in masallarını. Yaklaştıkça son durağına bu serüvenin, dindar olmak ve tanrıya yakarmak geliyor içimden. Sonra…
Sonra çıkıyorlar teker teker ortaya üç ceza tanrıçası ahlaksızca: Melete, Mneme, Aocde…
Ait değilim, biliyorum…
Dünyanın doğum yerine doğru hızla yürüyorum. Çoraktır acılarım… Safran rengidir… Seyrediyorum kendimi Nihan’ın ayakuçlarında. Seyrediyorum ufkumu karanlık bir diyardan.
Tek bir kadın değilsin artık. Tek bir gövde değilsin. Birçok kadınsın diyorum ona. Utanıyor yüzümün renginden. Çığlığını duyuyorum sonra. Uyanıyorum…
***
…Az kaldı diyorum ya, kendimi kandırıyorum belki de. Çoğaldıkça korkularım, uzuyor sokağım. Camlara takılıyor gözlerim arada. Üzerimde kara bulutlar gibi meraklı bakışlar. Siyah taşlara benziyorlar. Siyah öykülere…
Peki, kimim ben?
Ben Eylül’üm.
Eylül’üm ben. Umutlarım ve ideallerim vardı hepiniz gibi. Hurdacıydı babam: Sokağınıza gelip eskilerinizi alırdı… Kutsal kitaplara inandığı gibi inanırdı bana. Çünkü doktor olacaktım. Muayenehane açacak ve eşe dosta bakacaktım.
Bilmiyordu. Üyesiydim bir örgütün: Ülkem için.
Bilmiyordu. Hesaplar ve kitaplar vardı. Kin ve öfke vardı…
Öyle pervasızca aldılar ki bedenimi yattığım yerden, üzerime herhangi bir şey giymeme dahi izin vermediler. Akşamdı. Nihan çığlık atmıştı.
***
Kaçmamıştım. Çünkü suçlu değildim. Cinayet işlememiştim. Hırsızlık yapmamıştım. Kimseyi incitmemiştim. Kaçmadım. Çünkü bilmiyordum tutuklanacağımı. Cahil cesaretiydi belki de yaptığım. Ya da ismi olmayan bir şey, bir dürtü, kaçıp gitmemi engelleyen bir zincir… Neden kayıtsız kalmıştım bilmiyorum. Tanrım bilmiyorum çünkü adi bir suç işlememiştim. Daha doğrusu yaptıklarımın hiçbirini suç olarak görmüyordum. Gitmedim. Gitmeli miydim?
Tutuklanma: Yirmi Sekiz Eylül 1980
Ceza: Otuz Yıl Altı Ay (Her türlü ağır işkenceye rağmen ağzından tek kelime alınamamıştır. Otuz sekiz gün yetersiz uyarılmaya maruz bırakılıp, yetersiz uyarılmanın insan psikolojisinde yarattığı derin etki nedeniyle polislerin kendilerince düzenlediği itirafnamenin altına imza atmıştır. İşlemediği tüm suçlar için… Mahkeme heyeti –mahkemede suçlamaları kabul etmediği halde- bu itirafnameyi delil kabul edip ceza vermiştir.)
Cezaevinde Kalınan Süre: Dokuz Yıl Dokuz Ay
Değişmedi gün.
Değişmedi toprak ve tabiat.
Değişmedi sarhoşların gülümsemeleri.
Değişmedi hiçbir şey cesaretten başka.
Devam etti Necla Abla orospuluğa darbecilerin kemikli vücutları altında. Kırıldı kanatları Kuşçu Nedim’in. Öldü Hayrettin Amca. Eroine verdi kendini Metin Ağabey… Babam…
Babam halen sokağınızda, halen eskilerinizi topluyor…
***
Cezaevindeki yaşamımın son iki yılında hiçbir ziyaretçiyi kabul etmedim. Seksen yedi yılıydı sanırım yalnız geldi annem. Kalp krizi geçirmiş babam. İki yıl oldu ne annemi ne de babamı gördüm. Aslında biraz daha kalmam gerekiyordu cezaevinde. Nasıl oldu bilmiyorum saldılar. ‘Bitti’ dedi Müdür Bey.
Bitti…
Ne kadar da kolay söylemişti bu kelimeyi. Ne kadar da memnundu yaşamından. Gece karısıyla yatıp ertesi gün arkadaşlarına anlatan erkeklere benziyordu yüzü.
Bitti işte…
***
Şimdi sokağımdayım. Çocukluğumdayım şimdi. Nihan’ın kolları arasında Çamlık Tepesi’ndeyim. Babamın türküleri eşliğinde Bayındır Barajı’nda… Samsun asfaltındayım şimdi: Şiirler okuyorum yaşama kalın izler bırakan insanların arasında… Tornetle su taşıyorum Mamak Pazarı’ndaki çığırtkanlara. Kurtuluş Parkı’ndayım eşim dostum yanımda… Şimdi: sadece bir resimdi: Bitti.
XV
O kadar çok değiştim ki, ilk önce saçlarım döküldü. Sonra dişlerim. Yanaklarım çöktü kıyısına bir düş’ün. Ateşten bir duvar ördüm ciğerlerimin orta yerine. Duman içip, soğuklar yedim yıllarca. Küller akıttım içime. Düşerken şölen, düştükten sonra savaş meydanlarına dönen küller: KOAH…
Altı ay önce başladı nefes darlığım. Volta dışında herhangi bir şikâyetim yoktu aslında. Tempolu yürüdüğümde ciğerlerimin güçsüzleştiğini çokça hissetiysem de pek önemsemedim. Beni yaşama bağlayan ne varsa hepsiyle bağımı koparmıştım. Babamın o yaşlı haliyle her sabah hurdacılığa çıkıyor olması vicdanımda yıllar süren derin yaralar açmıştı. Her şeyi sorgulamaya başladım. Halkım için düşmüştüm bu yola. Peki, halk dediğimiz bu öğe neydi? Darbecileri alkışlayan, inatla sağ partileri iktidar yapan bu halk, neden bir kez olsun bizim gibileri anlayamamıştı? Ya da ben, cezaevinde çürümekten başka ne yapabilmiştim ülkem için? Hiçbir şey… Kocaman bir hiç vardı önümde. Kazandıklarım ve kaybettiklerimle kocaman bir hiç… Nihan hakkında çok fazla şey öğrenemedim. İzmir’de bir adamla imam nikâhı kıymış. İki çocuğu varmış. Anneme sorarsan aslında metresmiş. Kerhane gibi bir yerde de çalışmış belki bir süre. Ve belki de halen çalışıyormuş… Annem en son iki yıl önce gelip söylemişti bu cümleleri. Daha sonra hiçbir ziyaretçiyi kabul etmeyip, kendi kabuğumda, çürüyeceğim zamanı bekledim durdum. Voltada düştüğümde apar topar revire kaldırdılar. Oradan da hastaneye… İlerleme aşamasındaymış hastalığım. Sigarayı bırakmazsam solunum cihazıyla yaşamaya mahkûm olurmuşum. Gülmek geldi içimden bir an. Mahkûm olmak cümlesi ne kadar da saçma gelmişti. Zaten mahkûmdum: Her şeye mahkûmdum. Her sese, her harfine yaşamın, mahkûmdum… Hiçbir şeye karışmayıp, okulumu bitirip Nihan’la evlenebilirdim. Nihan için bu çok basit bir şeydi. Dünyaya benim gözlerimle bakamamıştı. Polis arabasına bindirilirken, sokakta sadece annem, babam ve Nihan vardı. Nasıl anlamıştı polislerin beni almak için geldiklerini bilmiyorum. Çığlıktı Nihan o gece. Kalın bir çığlık. Sanki ‘çocuklarımı öldürdün’ der gibi, sanki ‘ben sana söylemiştim ama beni dinlemedin’ der gibiydi. Çığlıktı Nihan o gece… Pişman mıyım? Evet. Pişmanım. Başka bir yolu olmalıydı mücadele etmenin. Belki de kaçmalıydım. Kimse tahmin etmiyordu darbecilerin bu derece keyfi uygulamalar yapabileceğini. İnanılmaz bir zulümle çıkmışlardı meydanlara. ‘Suçlu’ suçsuz yakaladıkları her insanı, siyasi görüşlerini ayırt etmeden zindanlara tıkıp, aylarca işkence etmişlerdi. Dünya üzerinde, darbecilerin yargılanmadığı bir ülke daha var mı bilmiyorum. Aslında şimdi sokağımın taşları arasında durmuş bu tür şeyleri düşünmekte anlamsız geliyor. İşte evim göründü. Değişmemiş onca yıl sonra tahta kapısı. Şimdi ya dönüp kaybolacağım ya da içeri gireceğim… Hangisini yapsam vicdanım rahatlar ki? Kaybolsam, her şeyi, herkesi unutsam, uzak bir memlekette ölümü beklesem… Ya da içeri girip babamın sakat kalbinin üstüne hastalığımı örtsem…
XVI
Ve öldüysem, en azından öldüm
Senin için – Senin için
(Schiller)
Girmeli miyim bu kapıdan içeriye? Kanatları yok artık kuşların. Kulaklarımda derin bir uğultu… Sanki içimde benden ayrı bir ruh varmış gibi derin bir iç çekmesi musallat yüzüme… Girmeli miyim şimdi, şu anda bu kapıdan içeriye? Sırat köprüsüdür burası biliyorum. Ömrümün geçit vermez tüm yolları buradadır. Buradadır şimdi tüm bakışlar…
- Tansiyonu kaç?
- Yirmi dört.
- Ne oldu?
- Durduk yere düşmüş. Ne olduğunu tam bilmiyoruz. Bugün çıkacaktı cezaevinden. Cezası sona ermişti. Bavulunu hazırlamış, sonra koğuş arkadaşlarıyla teker teker vedalaşmış. Tam kapıdan çıkacakken de yığılıp kalmış. Revire götürmüşler. Cezaevi doktoru da hemen hastaneye sevk etti işte. Ciğerleri de hastadır bunun. Nefes darlığı çeker arada. Bir keresinde düşüp kalmıştı voltada. Deli derler arkadaşları buna. Bazen anasının hayalini görürmüş gece vakitleri. Aman doktor hemen bir şey yapın da bizde dönelim işimizin başına. Zaten jandarma buradan ayrılmayacak.
- Hemen tomografi alalım. Acil. Hemen…
Kanatları yok kuşların. Mevsimleri ve denizleri yok.
- Beyin kanaması geçiriyor. Ailesine haber verdiniz mi?
- Müdür Bey ulaşmaya çalıştı.
- En kötü ihtimalle felç olur. Komadan çıkarsa ameliyata alabiliriz. Şimdilik yapacak bir şey yok.
Ve öldüysem, en azından öldüm: Senin için-Senin için…
Tarkan Toka 2010 Mamak
‘Vahşiler, anın mutsuz çocuklarıdır…’
Sigmund Freud
‘Hadi, çek git artık mutluluğum!’
Nihetzsche
Melete, Mneme, Aocde (Düşünce, Hafıza, Şarkı)

Kullanım Şartları
Künye
Turgut Uyar Şiir Yarışması Ödülü
Site Haritası
İletişim












