Mevsimsiz
Benceajans
Lütfiye Aydın - Kül Tablet

Üç Ördek Yavrusu

Çocukluğumun ilkokula başlamadan önceki son yaz mevsimi. Zamanımın çoğunu, evin dışında oyun oynamakla geçiriyordum. Tek başıma veya köydeki arkadaşlarımla toz, toprak ve taşlar içinde oyunlar, oyunlar...

          Bir sabah erken uyanmıştım. Gözlerimi ovuştura ovuştura yataktan kalktım. Çarçabuk kahvaltımı edip, arkadaşlarımla yine oyun oynamaya gidecektim. Annemi evin içinde aradım, bulamadım.

         Annem her gün erken uyanırdı. O gün yapılması gereken işlerin çoğunu, biz uyanmadan yapardı. Çok çalışkandı. “Bahçededir,” düşüncesiyle çıktım dışarı. Yanılmadım, bahçedeydi. Üç yumurta vardı elinde. Yumurtaları almak üzere ellerimi uzattım:

         “Anne, kahvaltıda yumurta mı yiyeceğiz?”

         “Hayır, oğlum; yumurtaları kuluçka olmuş tavuğun altına koyacağım. Yumurtalardan ördek yavrusu çıkacak,” dedi gülümseyerek.

         “Tavuk yumurtasından, ördek yavrusu çıkar mı?” dedim şaşırarak.

         “Bunlar ördek yumurtası, tavuk yumurtası değil.”

         “Peki, ördek yumurtalarını kuluçka olmuş tavuğun altına koyarsak, yumurtalardan ördek yavruları çıkar mı ?”

          “Çıkar tabii, neden çıkmasın. Bekle, görürsün,” dedi. Sonra, elindeki üç yumurtayı kırmamaya özen göstererek kümese doğru yürüdü.

         Bir düşüncedir aldı beni. Bir kere, yumurtalardan ördek yavruları çıkacağına pek inanmadım. Hadi çıktığını kabul edelim. Tavuk anne, ördek yavrularına bakar mı? Onları gagalayıp dövmez mi? Ördek yavrularıyla civcivler bir arada geçinebilir mi? Merak içinde kalmıştım. Artık her gün uyanır uyanmaz alelacele kümese gidiyor, kuluçka olmuş tavuğa ve yumurtalardan civciv çıkıp çıkmadığına bakıyordum. Fazla da yaklaşamıyordum. Çünkü anne adayı tavuk, bir aslan gibi kükreyip, garip garip sesler çıkarıyordu: “Yaklaşma bana, gagalarım yoksa! Saçlarını tek tek, tel tel yolarım!” dercesine. Bu sesler de, beni korkutuyordu elbette.

         Beklediğimiz gün geldi çattı. Tavuğun altından, minik sarı civcivler çıkmaya başladı. Ördek yumurtalarından da ördek yavruları… Bütün yavrular pek tatlıydı. Annelerinin altına giriyor, üstüne çıkıyor,  pat! aşağı düşüyorlardı. Annelerinin kanatları altına girmek için, birbirleriyle kavga ediyorlardı. Anne tavuk nereye giderse gitsin, tüm yavrular peşindeydi. Yavrulardan herhangi biri yolunu kaybetse, “vik, vik” ağlamaklı sesi çıkarıyordu. Civcivlerle ördek yavrularının arası da çok iyiydi.

         Civcivlerden birinin her iki bacağı özürlüydü, yürüyemiyordu. Yumurtadan çıktığından beri yemiyor, içmiyor, sürekli acı acı ötüyordu. Verdiğim yemleri ve suları kabul etmiyor, sürekli ret ediyordu. Özürlü civciv günbegün zayıfladı. Sanırım diğer civcivler gibi yürümek istiyordu ama bu mümkün değildi. Anne tavuk ve diğer civcivler kardeşleriyle hiç ilgilenmiyor, sabahtan akşama kadar bir orada, bir burada geziniyor, eşiniyorlardı. Üç ördek yavrusuysa bazen annelerinden ayrılarak, özürlü civcivin yanında, dolayında kalıyor, ona yardım etmek istiyorlardı. Ben de zamanımın çoğunu özürlü civcivin yanında geçirmeye başlamıştım.

        Sonunda, civciv öldü. Ölümüne çok üzüldüm. Civciv dünyaya küsmüş bir şekilde, kaderini ve annesiyle kardeşlerinin ilgisizliğini protesto edercesine, avazı çıktığı kadar, öte öte öldü. Annesinden ve kardeşlerinden görmediği ilgiyi, sevgiyi, farklı iki canlıdan, yani ben insanoğlundan ve ördek yavrularından gördü ama bu ilgi ve sevgi onu yaşatmaya yetmedi.

       Bütün civcivler büyüdü, semirdi. Artık anne tavuk, yavru olmaktan çıkmış ve olgunlaşmış ördeklere saldırıyor, onları gagalıyordu. Semiren kardeş piliçlerin de annelerinden aşağı kalır tarafları yoktu. Onlar da ördeklere saldırmaya başladı. Artık farklı iki aile vardı: tavuk ailesi ve ördek ailesi.

        Evimizin yan tarafındaki hendekte, içini yeşil otların bürüdüğü sürekli bir su birikintisi vardı. Pis kokardı oraları yaz aylarında. Üç ördek, sabahtan akşama kadar oradan ayrılmıyor; gagalarını, hatta kafalarının tamamını, su-çamur karışımına sokuyor, solucanları afiyetle yiyorlardı. Eski sevimliliklerini kaybetmişlerdi. Onların pis sularda, çamurlarda oynamaları, oralarda yiyecek aramaları, beni rahatsız ediyordu. Bir defasında onları sevmek için yaklaştığımda, pis-çamurlu sudan çıkmış, aniden kendilerini silkelemiş;  üstüme,  yüzüme, gözüme çamurlu su bulaştırmışlardı. Artık eskisi kadar sevimli olmamakla birlikte, yine onlardan vazgeçemiyordum. Yeşil başları, badi badi perdeli ayaklarıyla yürümeleri vardı ya!..

         Ördekler gün geçtikçe büyüyordu ama birinin büyümesi farklıydı. Diğer iki kardeşe göre daha oburdu. Bu yüzden çok semirmişti. Çok yer, çok içer, her yiyeceğe önce o koşardı.

         Bir gün, bir su birikintisinin yanında arkadaşlarla birlikte oyun oynuyorduk. Bir arkadaşımızın elinde kraker vardı. Ördeklere atmaya başladı. Obur ördek, atılan her krakere uçarcasına gidiyor, krakeri yutuyordu. Sonra şiş bir kursakla, hızla suya doğru koşuyor, su içiyor, “vak, vak” öterek eski yerine dönüyordu. Ardından, yerde bulduğu tüm krakerleri tekrar gagasıyla topluyor, yiyordu. Bu olay belki altı-yedi kez yinelendi. Biz çocuklar, gülmekten yerlere yıkılmış, gözlerimizden yaş gelmişti. Hatta bir arkadaşımız çok güldüğü için altına kaçırmış, kaçırınca da ağlamıştı. Annesine, gündüz gözüyle altına kaçırmanın hesabını nasıl vereceğini düşünmeye başlamıştı kara kara. Ancak bu düşünme faslı uzun sürmedi. Arkadaşı tepeden tırnağa suyla ıslatınca, sorun halledildi. En azından altını ıslattığını anlamayacaktı. Sonradan öğrendik ki, anne, çocuğunun altını ıslattığını gerçekten anlamamış, ancak yine de dayak yemişti; bu defa üstünü ıslattığı için…

         Ördekler mahallenin en sevimli yaratıkları, onun da ötesinde canlı oyuncakları haline gelmişti. Mahalleli çocuklar tarafından aranan hayvan arkadaşlar!..  Çocuklar, oyun oynamak için birbirlerini değil, ördekleri arıyorlardı artık.

        O yıllarda et yenmesi pek yaygın değildi. İki haftada bir, bilemediniz haftada bir et yenirdi. Ancak o zamanki etin lezzeti de çok farklıydı. En sık tükettiğimiz et, tavuk etiydi. Eti sevmeyen çocuk var mı ki? Bunu bilen annem bir sabah,

        “Eveet…  Bugün akşam çok seveceğiniz bir yemek var,” dedi.

        “Ne yiyeceğiz anne?” dedik hep bir ağızdan altı kardeş.

        “Ördek eti yiyeceğiz,” dedi sevineceğimizi sanarak.

        “Olmaz!” dedik hep bir ağızdan yine.  

         Emir, yüksek bir yerden gelmişti. Babamdan. Babamızdan korkardık. Annem ne zaman bir sorun olsa, babamla korkuturdu bizi. Ördeklerin yenmesi fikrine itiraz etmemiz halinde, babamın devreye gireceğini biliyorduk. O yüzden fazla itiraz edemedik. ‘Et’sek de bir işe yaramayacaktı.

         Bir gün sonra istemediğimiz halde, sabah serbest bırakılan ördekleri, oyun arkadaşlarımla birlikte yakalamaya başladık. Aslında akşam olunca, ördekler kendi başlarına kümeslerine dönüyordu. Ama yemeğin erken pişmesi gerekliydi. O yüzden onları yakalamamızı söylemişti annem. On-on beş çocuk bir araya geldik; ördeklerin etrafını kuşattık. Üç ördeği ortamıza aldık. İlk yakalanan ördek, en obur ördekti. Sizin de anlayacağınız gibi, çok şişman olduğundan hızlı koşamıyordu. Ördeği yakalayınca dedeme teslim ettik. Dedem de gerekeni yaptı, ördeği kesti. Tüm çocuklar hep birden, koro halinde zır zır ağlamaya başladık.  Hepimiz suçluluk duygusu içindeydik. Zavallı ördeğin kulaklarımdan gitmeyen  “vak, vak” seslerini acı acı hatırlarım hâlâ.

        Akşam oldu, sofra kuruldu. Annemin, babamın neşesi yerinde; kardeşlerim somurta somurta oturdular sofraya. Ben oturmadım. Anneme, yemeyeceğimi söyledim. İtiraz etmedi. Ama sonradan acıktım, ben de ördek eti yedim. Afiyetle yiyip kendimi tok hissedince, pişmanlık ve suçluluk duygusu iki-üç kat arttı.  Yememem gerekliydi. Ördeğe ihanet etmiştim. Obur ördeğin bundan haberi olsaydı, ne çok kızar, ne çok üzülürdü kim bilir.

        Bir hafta arayla diğer iki ördek de aynı şekilde yakalandı. Dedem tarafından gereken yapıldı. Bütün çocuklar zır zır ağladık yine. Ben, her seferinde önce sofraya oturmadım,  sonra oturdum;  ördek eti yiyip tekrar pişman oldum.

        Dedem en sonunda anneme kızmış, bu kadar çok sevilen hayvanların kesilip yenmemesi gerektiğini söylemişti. Hatta “Senin yüzünden tüm çocuklar, bana katil gözüyle bakıyor. Bir daha tavuk mavuk, ördek mördek zor kestirirsin!” demişti anneme.

        Aradan bunca yıl geçmesine rağmen, üç ördeğe olan sevgimi, özlemi hâlâ kaybetmedim. Onları asla unutmadım. Pişmanlık ve suçluluk duygusu hiç mi hiç geçmedi. O günlerin hal ve şartlarında, ördekleri yakalamak zorundaydık ama yemek zorunda değildik.

        Sizlerden tekrar özür diliyorum sevgili ördeklerim. Siz asla ölmediniz; midemde değil ama ebediyen kalbimdesiniz. Kalbim tıp, tıp… değil, vak, vak, vak… atar her zaman.

 

 

  • Son Eklenen Yorumlar
  • Sonuna kadar sonu acı bitse de zevkle okudum.. Keşke ördekleri yemeselerdi, sonu böyle bitmeseydi. Gece gece moralim bozuldu.. Yine de kaleme aldığınz için teşekkürler..
    Selma Genç tarafından , 23.06.2010, 23:35 tarihinde yazılmış.