Hançerleme Ustaları Resitali
“Asıl mesleğim rehincilik; emanet bırakılan hayaller için tehlikeli şeyler tutuyorum aklımda
ve adım kırık camlar ansiklopedisine geçsin diye başıma iş açan sözcüklerden otobiyografi yazıyorum
alnımda vurulacak yeri özenle tutarak yaşadığım zamanlar için…”
Fırat…
İşyerinde çalışmaktan başımı kaldırıp dışarıda çeşitli dans figürleriyle bale gösterisi yapan yağmuru izliyordum telefonum çaldığında. The seaside: Cep telefonumda gelen aramalarda bu melodi çalıyor. Bazen kulaklığımı takıp, ruhumun bilinçli olarak ele geçirilmesine izin veriyorum bu melodiyle… Nedense cevap vermek istemedim telefona o an. Yanağımı cama dayamış, şiddetle dışarıdaki içimi seyrederken, o anki dinginliğime, his yoğunluğuma vahşice vokal yapan tamamlanmamışlığımı omuzlarında taşıyan minicik kuşlar, bana bir şey anlatmak ister gibi, sessiz sinema oynuyorlar. Ama ben onları duyamıyorum. Dudaklarını okumaya çalışıyor, tam bir kelimenin harfinden yakalamışken, birden aşağıya düşme numarası yapıyorlar ve düştüklerinde birer yağmur damlasına dönüşüyorlardı. Kanatlarından uçuşan kelimeler uzaklardan gelmiş bir gülümseyişle selam veriyor ve adeta hüznümün cesur askerleri gibi intihar komandosu oluveriyorlardı.
Telefonum hala ısrarla çalmaya devam ediyor.
- Efendim
- Merhaba, ben… Ben Fırat’la mı görüşüyorum?
Bu ses… Bu sesi tanıyordum sanki. Yenilgilerimin istilasında havlamaya başlamıştı şehir aniden. Çaresizliğimin ödüllü oyuncuları, acılı hatıraların sanata dönüşmüş sürrealist yansımaları ve medcezirlerimin ayaklandığı poetik tünel, beni içine alıp karanlık ve bulantılı bir çarpıntıya sürüklemişti yaka paça.
- Evet, ben Fırat…
- Merhaba, beni tanıdın mı?
- Hayır
- Hiç mi? Sesimden…
- Hiç
Tanımıştım... Beni ilk hançerleyen tanrıçanın sesiydi. Çocukluk aşkım, çocukluk dediysem on yaşından yirmi üç yaşıma kadar olan ezici süreç.
Mektuplarıma cevap vermiyordu. Nedenini bilmiyordum. Okuduğu üniversitenin yurduna gitmeye karar verdim. Beynimi yiyip bitiren kuşku imparatorluğunun bayrağını yanıma alarak yola koyuldum. Nihayet onunla yüz yüze gelmiştik. Şaşırmıştı, beni beklemiyordu. Konuşmamız gerektiğini söyledim. Uzunca bir süre şaşkınlığını üstünden atamadı. Sonra “Tamam, üstümü değiştirip geliyorum” derken gözlerinde endişe, suçluluk ve bir an önce bu fotoğraf karesinin dışına çıkma isteğinden oluşan koca bir yengeç vadisi vardı.
Aslında pek bir şey konuşmadık. Bakışlarını kaçırıyordu benden. Anlamıştım. Yaşadıklarımız çöpe mi gitmişti.“Bitti mi” diye sordum sadece. “Üzgünüm” dedi. Nedenlerini sormadım, önemli değildi, bitmişti işte. Masadan kalkıp gitmek üzereyken “ Hem sen Kürtsün, olmazdı işte, biliyorsun”… “Tamam” dedim, “var mı başka diyeceğin bir şey?”. “Şey, bir de bendeki mektupların, onları getirmiştim, bende kalmasınlar, lütfen al”. “Peki, onları da ver, gün gelir vicdanının sesi olmasınlar” dedim ve oradan uzaklaştım, çok uzaklara… Kendime yolculuğum başlamıştı. Kendimden yolculuğum bitmişti.
- Orda mısın?
- Hayır, sen…
- Fırat, ben Ayfer, konuşabilir miyiz?
- Dinliyorum
- Telefonda olmaz, görüşebilir miyiz?
Ve onu henüz yayınlanmamış bir romanın ilk karakteri olarak kullanmaya karar verdim ve bir görüşme ayarladım. “Elbette ki görüşebiliriz, bana seni nereden hatırlamam gerektiğini anlatırsın uzun uzun” diyerek ilk paragrafa başladım.
Telefonu kapatıp sokağa attım kendimi. On yedi yıl sonra, hayal kırıklıklarımın toplamından yapılan ve etkisini üstümden atamadığım uçurum hissi doğum günü hediyesi gibi, kapımın önüne bırakılmıştı.
II.
Ayfer
Babam kasabanın en zenginlerinden biri olmasına rağmen, öğretmenlik mesleğini yapmak istiyordum. Okulumu bitirdikten sonra Ağrı’ya öğretmen olarak atandım. Daha önce Doğu’nun hiç bir ilinde bulunmamıştım ve korkuyordum. İlk kez hem uzak hem de terörün ölüm saçtığı bir coğrafyada yaşamak ve hiç de ihtiyacım olmadığı halde bu ilkel bölgede öğretmenlik yapmak oldukça ürkütmüştü beni. Bir de Fırat’ın son bakışlarını aklımdan çıkaramıyordum. Sanki “hesabımız bitmedi daha” der gibi, nedenlerini hiç sormadığı bir ayrılığı ceketinin iç cebine özenle yerleştirip, gözyaşlarını Demirci-Salihli yolcu otobüsünün yirmidört numaralı koltuğuna bıraktığını, peşimi bırakmayan korkunç rüyalardan öğreniyordum.
Onu ilk kez fark ettiğimde dokuz yaşındaydım. Her sokağın başında karşıma çıkıyordu. Kendi kendime “ya bu çocuktan kaç tane var bu kasabada?” diyordum. Sonradan öğrendim ki beni seviyormuş. Benimle tesadüfen karşılaşıyor gibi yapıp bir sokaktan öbürüne koşarak karşıma çıkıp dikkatimi çekmek istiyormuş. Adımın baş harflerinden başkent yapıyormuş aşkın ülkesine. Ama ben aşkın ne olduğunu bilmiyordum. Her şey çocukça bir eğlence ve bir oyun gibiydi. Ortaokul ve lisede içimdeki kıpırtıları yavaş yavaş hissetmeye başladım. Ona olan duygularımın adının aşk olduğunu öğreniyordum. Ellerimi tutuşu, beni ilk öpüşü, bu duyguları ilk kez böyle derinden hissediyordum. Ama sonra yollarımız üniversiteye başladığımda ilk kez ayrıldı ve çok üzülmüştüm. Birbirimizi göremesek de hala mektuplaşıyor ve telefonlaşıyorduk. O zaman cep telefonları yoktu. Yepyeni bir ortama gelmiştim. Yeni arkadaşlar, yeni bir hayat… Fırat o kadar çok mektup yazıyordu ki, defalarca okuyordum yazdıklarını. Aşk ne güzel bir şeydi. Oda arkadaşlarıma, onun resmini gösteriyordum, mutluydum.
Okulumda ilk yılım böyle çömezlik ve heyecanla geçmişti. Sonraki yıl çevremde bir sürü erkek arkadaş oldu. Güzel ve beğenilen bir kızdım. Fırat bana “Tanita Tikaram” derdi. Uzun süre erkeklerin arkadaşlık tekliflerinden kaçtım. Sevgimden emindim. Onun kadar romantik ve beni seven birini asla tanıyamazdım. Ortama alıştıkça, ilişkiler hakkında bakış açım değişmeye başladı. Dokunabileceğim, omzumu yaslayabileceğim bir sevgili yoktu yanımda. Sabahları beraber okula gitmek, günaydın demek ve el ele gezebilmek, tüm bunları paylaşmak istiyordum. Ama Fırat yanımda değildi. Bütün o aşk söyleşileri yavanlaşmaya başlamıştı. Ben artık dokunmak istiyordum. Tensel açlığım ağır basıyordu.
Artık ona mektup yazmıyor, telefonlarına yanıt vermiyordum. Bu beni her ne kadar rahatsız etse de böyle yaparak onu kendimden daha kolay ve yüz yüze gelmeden soğutabilirdim. Ona olan hislerimin eridiğini ve aşk sandığım şeyin aslında alışmak ve aynı öykünün içinde, aynı köyün çeşmesinden, birbirimizin avuçlarından su içmekten ibaret olduğunu düşündüm. Bir süre böyle devam etti ve en sonunda okuldan bir erkek arkadaşım olmuştu. Fırat bu kelimeyi sevmezdi. “Erkek arkadaş ne demek, insan biriyle beraberse bunun adı aşk olmalı” derdi.
Bir gün kaldığım yurtta “Ayfer Ateş” ziyaretçiniz vardır diye bir anons yapıldı. Aşağıya indiğimde bahçede Fırat’ı gördüm. O anki bakışını hiç unutamıyorum. Yüzünde hüzün ve masumiyetin tek sıra halinde yan yana dizilmiş sadık hizmetkârları, ellerinde düşecek yaralı yıldızları toplamak için birer sepet tutuyorlardı. O her şeyi anlamıştı. Bana bağırıp çağırmasını, kırıcı olmasını bekliyordum. Hiç öyle olmadı, konuştuk ve ayrıldık. Bu kadar kolay oldu. Hiç sormadı neden kendisini terk ettiğimi. Ben sırf kendimi rahatlatmak için “Fırat sen Kürtsün, ailem beni sana vermez, biliyorsun işte” demiştim. Çocuk kandırır gibi bir yalan, bir kılıf yarattım kalleşçe. Böyle ilkel bir sebepten bir bahane yaratarak bir aşkı bitiriyor olmak, üzerimde hep bir leke olarak kalacaktı.
III.
Fırat…
Kendimi toparlamam uzun sürdü. Onun yanından ayrılırken güçlü görünmeye çalışmıştım. Ama aşkın ve ayrılığın karşısında güç kelimesinin hiçbir anlamının olmadığını biliyordum, cevabını duymaktan korktuğum şeyleri sormamıştım. Biliyordum biri vardı hayatında. Onun yeni bir aşkı vardı. Ama ondan duymak istememiştim bunu. Geri dönüşümde yol bitmek bilmedi. Otobüsün içinde yığılıp kalmıştım. Diğer yolcular ve beynimin içinde gezinen uğultuları, ağır çekimle, metalik bir fırtına gibi üstüme üstüme geliyordu. Gözyaşlarımı saklamak için yüzümü koltuğa gömmüştüm. Onsuz bir dünya, onsuz bir gezegen, onsuz ve yalnızlığa acemi bir yürek, avucumda zıplayıp duruyordu. Başımı kaldırdığımda oniki yaşlarında bir kız çocuğu bana kâğıt mendil uzatmış, “neden ağlıyorsun abi, yoksa sizinde mi anneniz evinizi terk etti?” derken yüzünde hüzün ve şaka karışımı bir ifade vardı. O an onun ne demek istediğini anlamadım. Kendime gelmeye çalıştım. Yüzümü gözümü sildim. “Sen de kimsin” diye sorduğumda kızın kanlanmış gözlerimden korktuğunu hissettim. Yanağımı cama dayadım ve ömrümün kapısında bekçilik yapacak olan anılarla nasıl baş edeceğimi düşünmeye başladım. Bir çift zeytin göz hala üzerimdeydi. Acılarımı yaladı yolun bittiği yere kadar. Küçük kızın Adı Heja’ymış.
Aradan geçen onca zamana
neler sığacaktı…
Yeni aşklar…
Yeni şarkılar…
Yeni sayfalar…
Muhteşem hatalar…
IV.
Heja…
Annem kendinden on yaş genç aşığı ile kaçmış, onbir yaşımda babamla kalakalmıştım. Babam işsiz, içki içen ve kumar oynayan biriydi. Çok zor koşullarda yaşıyorduk. Babam, sık sık artık ihtiyaçlarımı karşılayamadığı bahanesiyle beni okuldan alacağını söylüyor ve ben tepki verince de dövüyordu. Yüzüm gözüm şiş olarak çok gittim okula ve soranlara gökyüzünün yıldızlara uzanan merdivenlerinden düştüğümü söyledim. Bir gün evimize kırk yaşlarında bir adam gelmişti. Babamın arkadaşıymış. Babamı gece bekçiliği için bir fabrikada işe aldıracakmış, konuşmalarından anlıyordum bunu. Beraber içki içiyorlardı ve bana meze hazırlamam için bağırıp çağırıyordu. Adam kocaman bıyıklarının altından bana iğrenç bir şekilde sürekli gülümsüyor ve yanına çağırıyordu. Ben mutfağa kaçtım. Oradan da odama gidip uyumaya karar verdim. Gece yarısı bir karartının odamda gezindiğini hissederek aniden uyanıverdim. Evimize gelen adam odama girmiş, yatağıma gelmişti. Var gücümle bağırdım, babama seslendim. Adam üzerime çullanmış, bana tecavüz etmeye çalışıyordu. Çok sarhoş olduğunu görebiliyordum. Ama yine de ben bir çocuktum ve ona gücüm yetmezdi. Son bir çığlık attım babam duysun beni diye. Aniden kapının açıldığını ve babamın içeri girdiğini gördüm. “Aşağılık ırz düşmanı, küçük bir kız çocuğuna, benim çocuğuma tacizde bulunmaya utanmıyor musun, geberteceğim seni aşağılık herif” diye direk mutfağa koştu. Adam üstümden kalkıp kaçmaya çalıştıysa da babam elindeki bıçağı adamın kalbine saplamıştı. Kanlar içinde yere yığıldığını ve o korkuyla babama sarıldığımı hatırlıyorum. Sonra hastanede yaklaşık iki hafta psikolojik danışmanlık ve rehberlik servisinde kaldığımı öğrendim. Uzun süre konuşmamışım. Beni hastaneden çıkarttıklarında babam nerede diye sordum. Cinayetten hapse girdiğini uygun ve acıtmayan cümleler kullanarak söylemeye çalıştılar bana.
Nereye gidiyoruz peki şimdi?
Bu sorunun cevabıyla hayatımın asıl macerası başlıyordu. Yıllar önce, ben yeni doğmuşken güneydoğudan kalkıp geldiğimiz Manisa’nın Demirci İlçesi’nden bir sosyal proje görevlisi refakatinde çocuk esirgeme kurumu denilen cehenneme doğru yola koyulduk. Nedense bütün bu olaylardan sonra, bu acılar, bu çocuk yüreğimin bin yerinden hançerlenmesinden sonra bile gözlerimden bir damla yaş gelmiyordu… Otobüsün içinde bir şey vardı. Bir kırılmış ruh, bir gözyaşı ovası, bir yalnızlık masalı, ne bileyim anlatamadığım bir his, bir hiçlik çukuru… Bu kanatsız yüreğimi içine çekiyordu. Yan tarafımızdaki koltukta yüzünü kollarının arasına almış, titrek bir dudak, susmuş bir kalp ve kayıp kelimeler krallığında kalmış bir köle… Ağladığını ve gözyaşlarını saklamaya çalıştığını görebiliyordum. Ona bir mendil uzattım ve “Abi, neden ağlıyorsun, sizinde mi anneniz evinizi terk etti” dedim. Başını bir yanardağın ağzından kaldırıp kıpkırmızı olmuş gözleriyle öyle bir baktı ki, içimdeki kuş evlerinden kendilerini aşağıya atan kuşlar tam yere düştükleri anda yağmur damlalarına dönüşüveriyorlardı. “Sen de kimsin” dedi. Bir süre yüzüme baktı ve sonra yüzünü cama dayayıp kimseyle paylaşmak istemediği kendi intiharında yolculuğuna devam etti. Gara vardığımızda herkesten önce aceleyle koltuğundan kalkıp gitti. Yirmidört numaralı koltuğunda içi mektup ve resimlerle dolu bir çanta unutmuştu. Alıp kendisine vermek için peşinden koştum, ama maalesef onu bulamadım. Çoktan gitmişti.
V.
Fırat…
Yıllar sonra, şiirimin dikeni, hayatla kavgalarımın başladığı güzergâhın okçusu, hayal kırıklıklarımın çöplüğü, küfür edemediğim kötülük çağrışımı… Az sonra karşımda olacak ve onunla oturup çay içeceğiz. Ona bıraktığım kısa ayrılık anı karelerinin arkasındaki uzun hikâyeleri anlatacak. Bana üzüntülerini sunacak; anısal bir dağın zirvesinden aşağıya bırakılan ölü kelebeklerle. Yıkılmış olduğumu sanacak o günden sonra.
Sanma ki senden sonra yıkıldım ben
Seni yıkıla yıkıla sevmiştim zaten
diye yarı felsefi yarı arabesk bir beyit mırıldanacağım içimden, içimi duyacak. “Seni duyabiliyorum, artık seni duyabiliyorum” diyerek boynuma sarılacak. Ama boynum yok ki… Boynum bir kılıcın oyuncağı… Boynumdan damaklarıma doğru açılan yarıklarda akan düşsel kan, koca hüzün ovasının bereketi. Bu bereketli topraklarda bir ülke var. Bu ülkede herkes eşit. Acılar eşit paylaştırılır. Sonra pankartlar var; şiirler arası yolculuk reklamları… Herkes, her hücre iyilik denen soyut bir maddeden yapılmıştır. Her hücre, birbirini yaralarından öpüyor. Hiçbir molekül birbirini sırtından vurmuyor… Yüzümdeki yanıkları şiir yanıklarını görecek, yandığımı sanacak ayrıldığımız o günden sonra, ateşten ateşe koştuğumu sanacak rekortmen bir olimpiyatçı gibi.
Sanma ki senden sonra yandım ben
Seni yakıla yakıla sevmiştim zaten
diye fısıldaşırken kendimle, önce bir rüzgar sonra ardından tuz bulutu.
…merhaba…
…merhaba…
Karşımda uzun boyuyla, kumral ve esmer arasında kararsız kalmış yüzü ve şeftali kokan dudakları. Tıpkı eskisi gibi. Keşke hiç konuşmasa… Uzun uzun gözlerinin içindeki aya baksam; yenilgilerimin uydusuna… Ve tek kelime etmesek… Kirlenmiş ve yalana bandırılmış sözcükler… İfadesiz konuşmalar… Kürsüye çıkmış ihanetler ve çalıntı dizelerle şiir dinletisi… Alkışlar… Yas ormanı; bu dilsiz kuşlar, ömrüme doğru büyüyen mor ağaçlar… Uçurumların çekiciliğinde dublörsüz düşüşler… Mağlup kalpler körfezinin dibinde batık narsist aşklar… Parantez içi anlatımlar… Çelenkleriyle gelen yabancılaşma konvoyu… Ve adı; yani başkentim; yani ömrümün imgesi; dilimde eriyip gidiyordu ilk kez… Birden ayağa kalktı ve yakama yapıştı;
- Ben el bombaları atıyorum içime, sen toplayıp cebine koyuyorsun… Ben küfrediyorum sen ağzını kımıldatıp bunca suçu üstüne alıyorsun, neden?
- Aşk; tüm zamanların en iyi oyuncusudur. Memeleri ruhlarına dökülmüş çamurdan kadınlar ve kalplerini muhteşem bir yalana bile bile teslim etmiş zavallı adamlardır geriye kalan… Ve her hainin ayaklarında ustaca sektirdiği bir şiiri vardır. Şiir ki, içinde bir sürü kanserli sorular ve bitmeyen bir kelime katliamı. Şiir ki, okuyanın parmağında kanayan yüzük gibidir dünyanın mutsuzlukları için. Şiir ki, kanıyorsa olur olmaz zamanlarda, bunu bir uzman kontrolünde okumalısın. Anlıyor musun? Sen beni aldattığın için üzgünsün belkide, ama bunu yapma, ben seni ikibinbeşyüz kitapla aldattım. Şimdi gözbebeğimde bom boş üşüyorsun sadece. Hepsi bu.
- Buraya neden geldiğimi bilmiyorsun.
- Biliyorum; vicdanın; insanın içindeki inanılmaz arkeoloji.
- İçimdeki göl kuruduktan sonra tuzunu rüzgâra teslim ederek kirli bir tebessüm uçurdu yüzüme. Çok uzaktan geçen bir geminin güvertesindeki bir sefilin hilesiz ve dalgınlık yorgunu bakışlarını ödünç alıp kendime el salladım. Yitirdiğim kusursuz saflık ve kendi kozasının içinde yaşayan gösterişsiz acının kurtçuğu, akortsuz haykırışıyla dilimin kıyılarına bıraktığı ironik sancı, ıssızlığımın en uzun senfonisi oldu... İçinde kaybolduğum yarıktan anlamını bilemediğim kelimeler döküldü hüznün kurşuni gösterisinde.Uzak bir körfezde kendini unutmanın sularına dalmak ve bir başka kıyıdan çıkabilme olasılığıyla ve geç kalınmış olma telaşında ve süsleyerek bakire bir düşü. Sana en çok alışan yanımı ve yakamozunu terk eden bu aşkı bir daha su yüzüne çıkmayacak biçimde ağır taşlara, kalın düğümlerle bağlayıp suyun derinliklerine bıraktım soluksuz bir karanlığı içerek. Ama bilmiyordum, bilmiyordum suya atılan her taşı geri verdiğini denizin, deniz, içi batık aşklarla dolu, gemilerce, üzerinden isimleri silinmiş öykülerin fosilleriyle dolu.
- Seni affetmemi mi istiyorsun? Ağza alınmayacak acılarla dolu bu dünyada, çelik gibi yağan nefretin altında gözlerimi kapattım. Değmedi. Sana inandığım için bana ateist dedikleri zamanlarda Tanrı’dan seni affetmesi için yalvardım. Sen hep aşk olarak kaldın ve senden hiç nefret etmedim. Bu yeter mi?
- Aynı şeyi yapıyorsun gene, kendime attığım el bombalarını toplayıp kaçıyorsun.
- Şimdi git ve kendine bir şarkı seç ve dinle.
- Hayır…
Masadan kalktım ve içimdeki öfke dansı için onyedi yıl öncesinden bir kadını dansa kaldırdım. O arkamdan bakarken ben haykırdım, içimdeki dağ yankılandı;
“Göğüslerinin ucu diyorum cinayet yeri; cam emziriyorsun bana; sütten kesilen aç şiirler adına
Onca yangını çıkartıp kaçtıktan sonra şimdi gelmiş bütün çeşmeleri açalım diyorsun
Git rüzgârı karşılama merasimine katıl ve önünü ilikle ruhunu satılığa çıkartan fırtınaya.”
(Sızısı her daim asılıyken yüreğimde gitmelerin gölgemi koluma takıp yürüdüm arsız bir iştahla
Kahrolası bir telaşla tanımadığım kadınlar sevdim kanmanın kolay olduğu zamanlarda
Üzeri gülle örtülü kurt kapanlarına basıp ne çok oyalanmışım yanlış sevdalarda, tanrım ne çok
Ve sonunu bildiğim kötü bir hikâyenin kirli sularına ittim kendimi geçerken şatafatlı bir köprüden.)
VI.
Heja…
Çocuk esirgeme kurumuna yerleşeli iki yıl olmuştu. Buraya hiç alışamadım. Mutsuzdum. Babamdan hiç haber almadım. Tek huzur bulduğum şey Fırat’ın, Fırat diyorum çünkü ismini mektuplardan öğrendim, otobüste bıraktığı çantasındaki mektupları okurken kötülükler krallığı tarafından gözden kaçmış bir masalın sırrının sadece bende bulunması. Yüzlerce mektup ve resim vardı. Hepsini defalarca okuyordum her gün. Ben aşk denen şeyi bu mektuplardan öğreniyordum. O gün onu gözyaşları içinde gördüğümde ayrılmışlardı. “Ne kadar üzücü bir şey” diye düşündüm. Ben annem ve babamdan ayrıldığım için onun da annesi ve babasından ayrıldığını sandım en başta. Çocukların en kötü kâbusu annesiz ve babasız kalmak değil midir? Ben de ağlayan birini gördüğümde doğal olarak öyle sanırdım. Mektuplarda Fırat’ın adresi ve telefon numarası yazılıydı. Bir gün bu emanetlerini kendisine geri vermeyi düşünüyordum. O gün geldiğinde ben onsekiz yaşına basmış ve yurttan ayrılmıştım. Mektupta yazılan adrese gittim. Kapıyı annesi açtı. Fırat’ın işi dolayısıyla İzmir’e taşındığını söyledi. Annesine onunla mutlaka konuşmam gerektiğini söyledikten sonra yeni adresini ve telefonunu aldım. İzmir’de çalıştığı yere gittim önce. Gündüz saatlerinde iş yerinde olması gerekiyordu diye düşündüm. Odasının kapısını çalıp içeri girdim. Otuz veya otuzbir yaşlarında olmasına rağmen saçlarının yanları hafiften beyazlamıştı. “Buyurun” dedi. Yakışlı sayılırdı ve güven veren bir yüz ifadesi vardı. Gözleri sanki hala o günkü gibi kırmızıydı bir volkanın ağzından başını kaldırırcasına. Merhaba dedikten sonra kendimi tanıttım ve “bende emanetleriniz var, sizin için çok değerli olduğunu düşündüğüm için çok geç olsa da size ulaştırmak istedim. Daha önce gelemezdim çünkü… Yani belki beni hatırlarsınız. Yıllar önce… Aynı otobüsteydik. Ben henüz ufaktım. Siz ağlıyordunuz. Ben de size mendil uzatmıştım. Siz bu çantayı arabada unutup gitmiştiniz. Arkanızdan koştum ama sizi bulamadım. Hatırladınız mı?” O günkü gibi gözlerime acıyla dolu bakıp öylece kaldı… Sesini çıkarmadı. Kalktı ve cama doğru yürüdü. Arkası dönüktü. Ben çantayı masasına sessizce bırakıp çıkmayı düşündüm. O sırada dönüp “Evet sizi hatırladım, yani bu çantanın içindekiler benim mektuplarım mı şimdi? ” “Evet, size ait…” “Oturun lütfen, beni nasıl buldunuz?” Annesinin evine gittiğimi, adresini oradan aldığımı söyledim ve bunun üzerine birer kahve içtik. Sonra dışarı çıktık ve bir kafede oturup uzun uzun konuştuk her şeyi. Yüzü gülüyordu. Buna çok sevinmiştim. Çünkü onun hiç gülmeyen biri olduğunu düşünmeye başlamıştım. “İzmir’de mi yaşıyorsun şimdi” diye sordu. “Hayır, ben başka bir şehirde yurtta kalıyordum. Onsekiz yaşımı doldurduğum için ayrıldım ve ilk iş olarak sizi görmek ve bu çantayı vermek istedim. Ama burada iş bulup çalışmak istiyorum.” Bütün her şey için teşekkür etti ve istediği zaman görüşüp konuşabileceğimizi söyledi. İhtiyaç duyduğumda onu arayabilirmişim. Akşama doğru vedalaşıp ayrıldık. Bir daha onu görmeye gitmedim. Bir an önce iş bulup çalışmalıydım. Çünkü hiç param kalmamıştı.
VII.
Fırat…
Aradan geçen onca zamana
daha neler sığacaktı…
Yeni aşklar…
Yeni şarkılar…
Yeni sayfalar…
Muhteşem hatalar…
Kendimi bir kayıp ilanı gibi hissettiğim zamanları atlatmıştım. Hayata yeniden dönmüştüm. Askerden geldikten sonra bir fabrikada işe başladım. Kitaplarım vardı, dostlarım, yoldaşlarım. Yarım kalan her şeyimi tamamlayan kitaplarım… Bir işçiydim, miting meydanlarında işçi sınıfı adına mücadelelere katılıyordum. Dünyaya, kötülüğe, sömürüye, kapitalizme, ülkemdeki sisteme, yoksulluğa karşı savaşmak ve içi bom boş olan hayatıma bir anlam kazandırmak istiyordum. Çok değişmiştim. Çok okuyor ve sürekli yazıyordum. Hayatımda aşk olmadığı için her şeye vaktim vardı. Derken bir gün çalıştığım işyerime adı Heja olan bir kız geldi ve geçmişimi bir çantayla önüme koyuverdi öylece.
Asırlar önce kendime yolladığım mektuplar gelmişti bana bir masalın kanayan elleriyle
Hiçliğimden
Telaşlı şiirlerde tükenen tenim ve hastalıklı sevişmelerle seçilmiş bir ıssızlığa taşınan ruhum
Hepsi içindeydi, tastamam.
Heja ile uzun uzun konuştuk. Geçmişim, aşkım ve yaşanan o kâbus; ölü bir adamın külleriydi benim için. Heja gittikten sonra, o külleri savurdum rüzgâra… Rüzgâr onları alıp ait olduğu tepeye götürdü. Ve yavaş yavaş etkisini yitirdi ayakuçlarımdaki kamaşma.
Aradan birkaç ay geçmişti. Heja ile bir barda karşılaştık yeniden. Garsonluk yapıyordu. O an kendimde bir suçluluk duygusu hissettim. O kimsesizliğinin koluna girerek sırf bana ait olan o mektupları teslim etmek için uzun bir yoldan gelmiş, uzun uğraşlardan sona bana ulaşabilmişti. Ama ben ona sadece kuru bir teşekkür etmiştim. Oysa hiç akrabası olmadığını, işsiz ve parasız kaldığını söylemişti ve ben bunu önemsememiştim. Beni görünce yüzünde bir tebessüm gizlice selam verdi. Ne büyük bir tesadüftü. Orda garsonluk yaptığını ve bir pansiyonda kaldığını söyledi. Küçük bir sohbetten sonra iş çıkışı gece onu alacağımı söyledim. Konuşmamız gerekiyordu. O halde bu gibi yerlerde başına her türlü kötülük gelebilirdi.
“Zamanın kiri yıkarken yüzünü, incinmiş sözler dökülür tependen”
Gece 02:00 sıralarında buluştuk yeniden. Minyon tipli, kumral ve zeytin gibi gözleri vardı. Haliyle biraz sarhoştu. Gülüyor, kahkaha atıyordu ve gecenin o saatinde Kordon’da yürümek istediğini söyledi. Ben de severdim orayı. Aşkın, ayrılığın ve yalnızlığın kardeşçe geçinebildiği bir yerdi Kordon kıyıları. Oradan Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ne ve sonra Karşıyaka’ ya gittik. Gün doğarken geldik eve.
Uyandığımda öğlendi. Ona kahvaltı hazırlayıp odasına götürdüm. “Günaydın, nasıl hissediyorsun kendini?” “İyiyim, kendimi huzurlu hissediyorum.” Bana, güzel bir gece geçirdiği için teşekkür etti. Ama gitmesi gerektiğini söyledi. Ona kalmasını ve kendisine en kısa zamanda düzgün bir iş bulacağımı ve o güne kadar ve hatta isterse ondan sonra da burada kalabileceğini, zaten bir odanın boş olduğunu söyledim. Yük olmak istemediğini, başının çaresine bakabileceğini ısrarla belirtmesine rağmen onu ikna ettim ve o günden sonra benim evimde kalmaya başladı.
Kaç kez evlenmiştin ölümle, sahi kızlık soyadı neydi yalnızlığının?
VIII.
Ayfer…
Genç bir karısı var. Kim olduğunu, nereden geldiğini araştırdım ve şu an hastanede yattığını öğrendim.Fırat ile yaptığım konuşmadan sonra ruhumdaki çukurlar daha da derinleşmiş ve kucaklamak istediğim göğsü koca bir boşluk olmuştu. Ve ben o boşluktan düşüyordum sürekli. Bir karısı vardı ve ona âşıktı. “Ben ne yapıyorum ki böyle.” Ama aslında istediğim sadece beni gerçekten bağışlamış olduğunu içimde hissedebilmek. Ya bu değilse istediğim, ya kendimi kandırıyorsam. Onu bir daha görmeyeceğim, evet ama öyle bir şey yapacağım ki, bir daha rüyalarımda içime attığım el bombalarını toplayıp uzaklaştıramayacak artık.
metin akdeniz
17 mayıs 2010

Kullanım Şartları
Künye
Turgut Uyar Şiir Yarışması Ödülü
Site Haritası
İletişim












