|
Neslihan Yazıcılar
|
İki coğrafya arasında bir patiska gibi yırtılan
ve Hazar çanağında gözyaşı biriktiren
mahpus gözlerindi dünyaya açılan pencere.
Demirden ve ömürden kendine yazılan mektuplar
kemiksiz dilinde pelteleşen sitem
küskün ve soğuk bin bir acı…
Mezarına yüreğimden gönderdiğim esinti
karlı kayın ormanından geçerken şiirlerini öptü,
İstanbul bakışlıydı izini süren her dize
ve hasret dokunuşlu, memleket duruşlu
ayazı keskin bir tutkuyla geçiyor serviliklerden.
Ne kadar anlatsan memleketin ahvalini
daha bir üşür içimdeki türkü
buğulu bir kırmızıya boyanır içim dışım.
Bu ara üstümde bir kar uykusu,
ne hazin öyküdür çünkü yıllar sonra anlaşılmak
ve uyanması beklemek insanlık ordusunun;
yüzüm solgun, başımda terörist bir ağrı
aklımda dünden çiğnenmiş karanfil kokusu!..
Ormanlar yapraklarını dökmek üzere
meyveli ağaçları taşlanıyor ülkemin
sonradan sonradan bir bahar geçiyor bulutlarla
yaşamaksa bu kandilin kör karanlığında
ve sıkma baş namussa yaşamak
ağaçlar çoğul ve prangalı ormanlar kardeş değil.
Parmakla sayılırken içimdeki huzurlu günler
diyorum ya yazasım var sana
ağır aksak kadınlığımla, suratım asık
içim sak ve saklı bir koru, dilim sarhoş karanfil,
dibi şarap tortusu hüznüm üzüm buğusu!..
Kadıköy İskelesi’nde kelepçe sesleri
adalar dalga’sında ve açıklarda motor sesi,
Erkin gemisinin ayakyolu ve sintine ambarıydı
barış güvercinlerinin kapatıldığı yer!
Hadi oradan dön geri bak, o an kahrolsaydım
deve kuşu zevat gibi gömseydim başımı kumlara
savurabilseydim en sunturlu küfürlerimi,
ama onlar bu dizelerde geçmemeli...
Hepimiz sana ulu çınarlarız
Anadolu’da bir köy mezarlığının serin gölgesi,
memleket sevdasından ayıp değil ki ölmek
o soğuk ülkeye sıcacık selamlarla...
Ne Zühre ne Tahir, kendin olmak yeter aşk için!..