1.
Yeni çağın önünde duran görev, tanrının gerçekleştirilmesi ve insanileştirilmesi, teolojinin antropolojiye dönüştürülmesi ve onun içinde eritilmesiydi.
2.
Bu insanileştirmenin dinsel ya da pratik tarzı protestancılıktı. İnsan olarak tanrı, yani insani tanrı İsa’dır, o sadece protestancılığın tannsıdır. Protestancılık artık, katolikçilik gibi, kendinde tanrının kendisi olduğu ile değil, daha çok insanlar için ne olduğu ile ilgilenmektedir; bu yüzden onun, Katolikçilik gibi, spekülatif ya da istiğraki (kontemplativ) eğilimleri yoktur; o,artık teoloji değildir; özünde sadece İsabilimdir, yani dinsel antropolojidir.
3.
Ancak protestancılık kendinde tanrıyı ya da tanrı olarak tanrıyı
çünkü kendinde tanrı kendine özgü tanrıdır- sadece pratik olarak yadsımıştır, teorik olarak ise ona dokunmamıştır. O vardır; ama sırf insanlar, yani dindar insanlar için değil; o öte dünyaya ait bir özdür, ancak cennette insanlar için bir nesne olacak bir öz. Oysa dinin ötesinde olan felsefenin berisindedir; birinin nesnesi olmayan, özellikle ötekinin nesnesidir.
4.
Dine göre öte dünyada bulunan, nesnel olmayan tanrının rasyonel ya da teorik yönden benimsenmesi ve çözülmesi spekülatif felsefedir.
5.
Spekülatif felsefenin özü, tanrının, rasyonelleştirilmiş, gerçekleştiriImiş, güncelleştirilmiş özünden başka bir şey değildir. Spekülatif felsefe hakiki, tutarlı, rasyonel teolojidir.
6.
Manevi ya da soyut, yani insani olmayan, duyusal olmayan bir şey, bu, tanrı olarak tanrıdır; sadece akla ya da anlağa açık ve nesnel öz, aklın kendi özünden başka bir şey değildir, ama bu, genel teoloji ya da tanrıcılık tarafından imgelemin yardımıyla akıldan farklı, bağımsız bir öz olarak tasarlanmaktadır; Bu yüzden aklın akıldan farklı özünün artık akılla özdeşleştirilmesi, yani tanrısal özün, aklın özü olarak benimsenmesi, gerçekleştirilmesi ve güncelleştirilmesi içsel, kutsal bir zorunluluktur. Spekülatif felsefenin yüte tarihsel anlamı işte bu zorunluluğa dayanır.
Tanrısal özün, aklın ya da anlağın özü olduğunun kanıtı, tanrının belirlenimlerinin ya da özgülüklerinin -elbette rasyonel yada zihinsel oldukları sürece- duyusallık ya da imgelem belirlenimleri değil de, aklın özgülükleri olmasında yatar.
"Tanrı sonsuz özdür, sınırları olmayan özdür." Ancak. tanrının sınırlarını ya da engellerini oluşturmayan şey, aklın da engelleri değildir. Tanrı, örneğin duyusalık engellerinin üstünde, onları aşan bir öz olarak neredeyse akıl da oradadır. Duyusal olandan başka bir varoluş düşünemeyen, yani duyusallık tarafından sınırlanmış bir akla sahip kişi, bu yüzden de duyusallıkça sınırlandirılmış bir tanrıya sahiptir. Tanrıyı sınırsız bir öz olarak düşünen akıl, tanrıda yalnızca kendi sınırsızlığını düşünür. Akıl için tanrısal öz neyse, bu, aynı zamanda onun için hakiki rasyonel özdür, ’yani tamamen akla uygun ve bu yüzden onu tatmin eden özdür. Ancak bir özün kendini tatmin ettiği yer, kendi nesnel özünden başka bir şey değildir. Kim bir şairle tatmin oluyorsa, kendisi de bir şair doğasına sahiptir, filozofla tatmin olan da filozof doğasına; ve bu kişinin böyle olduğu, kendisi ve başkaları için ancak bu tatmin oluşta bir nesne haline gelir. Akılsa "duyusal, sonlu şeylerde durup kalmaz; o kendini sadece sonsuz özlerde tatmin eder"; demek ki aklın özü bize ,ancak bu özde açılır, yaklaşır.
"Tanrı zorunlu özdür." Ama onun bu zorunluluğu rasyonel, zeki bir öz olmasına dayanır. Dünya, madde niçin varolduğunun ve nasılsa öyle olduğunun nedenini kendinde taşımaz; var oluşu ya da olmayışı, böyle ya da değişik oluşu kendisi için önemli değildir.’ Bu yüzden neden diye zorunlu olarak başka bir özü, hem de izanlı, bilinçli, nedenlere ve amaçlara göre etkinlik gösteren bir özü varsayar. Çünkü bu başka özden anlak kaldırılırsa, o zaman aynı şeyin nedeni sorunu yeniden ortaya çıkar. Bu yüzden ilk, en yüce özün zorunluluğu, anlığın yalnızca ilk ve en yüce, zorunlu ve hakiki öz olduğu varsayımına dayanır. Nasıl ki metafizik ya da onto-teolojik belirlenimler, şayet psikolojik ya da daha çok antropolojik belirlenimlere dayandırıldıkları zaman ancak bir hakikate ve realiteye kavuşuyorlarsa, aynı şekilde eski metafizik ya da onto-teolojideki tanrısal özün zorunluluğu da, zeki bir özün belirlenimleri olarak tannnın psikolojik ya da antropolojik belirlenimlerinde bir anlama ve anlığa, hakikate ve realiteye kavuşmaktadır. Zorunlu öz, zorunlu olarak düşünülen, mutlaka olumlanan, kesinlikle -yadsınamayan ya da feshedilemeyen özdür; ama sadece kendi kendine düşünen bir öz olarak. Zorunlu özde akıl yalnızca kendi zorunluluğunu ve realitesini gösterir ve de kanıtlar.
"Tanrı koşulsuz, genel özdür.” Tann herhangi bir. şey değildir, "değişmez, ebedi ya da zaman dışı özdür." Ancak koşulsuzluk, değişmezlik, ebedilik, genellik, metafizik teolojinin yargısına göre, aynı zamanda akli hakikatlerin ya da akıl yasalarının da özgülükleridir, sonuçta aklın özgülükleridir; çünkü bu değişmez, genel, koşulsuz, her zaman ve her yerde geçerli akli hakikatler aklın özünün ifadelerinden ’başka nedir ki?
"Tanrı kendi varoluşu için başka bir öze ihtiyaç duymayan, bunun sonucu kendisi tarafından ve kendisi nedeniyle kendi olan bağımsız özerk özdür." Ama bu soyut metafizik belirlenim de sadece anlığın özünün tanımlamalarından biri olarak bir anlama ve realiteye sahiptir ve bu yüzden tanrının düşünen, zeki bir öz olduğunu ya da tersi, sadece düşünen özün tanrısal öz olduğunu ifade eder; çünkü yalnızca duyusal bir öz. varoluşu için kendi dışında başka şeylere ihtiyaç duyar. Nefes almak için havaya, içmek için suya, görmek için ışığa, yemek için bitkisel ve hayvansal besinlere ihtiyaç duyarım; ama düşünmek için, en azından doğrudan doğruya, hiçbir şeye. Nefes alan bir özü hava olmadan düşünenem, gören bir özü de ışık olmadan, ama düşünen bir özü kendi için yalıtlanmış olarak düşünebilirim. Nefes alan öz zorunlu olarak kendi dışındaki bir özle ilintilidir, kendisini nasılsa öyle yapan başlıca nesnesine kendi dışında sahiptir;-oysa düşünen öz kendisiyle ilintilidir, kendi kendinin nesnesidir, kendi özünü içinde taşır, ne olduğunu kendine borçludur.
Ara Yayınları ; Çev : Oğuz Özügül (syf 77-80)
Düzenleyen : Felsefeci