Mevsimsiz
Benceajans

Cem Karahan


Cem Karahan

BEN İYİ BİR ADAMIM

Akşamın bir vaktiydi işte; mum ışığı gibi bulanık havası sıcak salonumun camından içeriye bakıyor ama girmiyordu esinti. Ne yapalım?! Ben de, her ihtiyaç anında bulunamayan şeyde olduğu gibi, rüzgarın da suni’sini yarattım ve monitörümün başından kalkıp klimamı çalıştırdım. Bu kısa ev içi turumdan hemen sonra, monitörümün flöresan ışığında biraz daha bronzlaşmak üzere geri dönmek için bir hamle yaptım. Tam da bu yarım tur sırasında hep çok heyecan verici bulduğum bir şeyle karşılaştım. Bir Messenger daveti... Bir "yeni" ile karşılaşmıştım ve midemde ufak merak ve heyecan kelebekleri uçuşurken monitörüme doğru bir hamle yaptım...

....

Bir hanımefendi... Benden, burada kullanılmak üzere, kendimi anlatan bir tanıtım yazısı ve bir fotograf istiyordu. Eğer sahte kimlik kalpazanlığı işinde değilse; gayet ikna ediciydi. Kısa, net, yalın ve dürüst bir havası vardı. Belki de bir havası olsun diye gayret göstermemişti; bu yüzden yalın ve dürüst gelmişti bana. Ya da bir hava yaratmakla uğraşamayacak kadar yorgundu.

O ikna ediciydi olmasına ama... Acaba ben kendimi tanıdığıma kendimi ikna edebilmişmiydimki, başkalarına tanıtacaktım?! Tam bunlar aklımda şekillenirken, yetişmem gereken bir yere geç kaldığımı farkettim, aniden "Ben elimdekilere bir bakarım... Olmadı, zihnimde kuluçkalanan kelimelerden güzel cümleler peydahlayabilirsem bu gece; tanıtım yazısı yarına e-posta kutunda olur... Hoşçakal." deyiverdim. Belirsiz biryerden gelen bir ses duymuş kedi bebesi gibi boş gözlerle bakakaldım havaya bir an ve hemen toparladım kendimi. Arkasından seslendim, "Yahu dur! Ben emin değilim daha kendimden; önce bir geçmiş bulmalıyım kendime!" diye. Ama... O çoktan yaşadığı dönemsel bir ferahlamanın kucağına bırakmış kendini, ilk kez ana kucağı görmüş yetim gibi memnun ve cevapsızdı dünyaya.

Buyur işte. Yine bir söz. Yine bir mesuliyet. Ve yine ben. Şu benim çocukluğuma denk gelen, boyum tam yetişmediği için, atari salonundaki kimseye farkettirmeden okul çantamın üzerine çıkarak yetişebildiğim atarilerde oynadığım oyundaki gibi hissetmiştim kendimi. Street Fighter! "Mesuliyet Vs. Cem" Ama bu sefer "K.O." edeceğim şu mesuliyeti.

Babam sık sık tekrar ederdi. "Sorumluluklarını yerine getiren bir adam, başarılı olur" diye. Öyle test eder, etiketlerdi o. Genel-geçer doğrularla kıyaslar, yaratıcılığı yoksayar, tek-tip hayatı benimsersek, çok yerinde bir söylemdi onunki. Ama ben her türlü sosyal etiketlemeye, kalıplara karşı içten bir ekşime ifadesiyle bakıyorum.

Çevremiz, ailemiz, sülalemiz; yakın çevremizdeki bilimum insanlar, nedense on’lu yaşlardayken bizleri önce bedensel gelişimimizle, yirmili yaşlara yaklaştığımızda ise zihinsel gelişim ve akademik başarılarımızla değerlendirdiler.

Küçükken, bedensel gelişimime yapılan (Ağızlarından tükürükler saçılarak) "Tü, tü, tü maşşallah..." iltifatları ile başlayan sıkı takibi, yirmili yaşlarımda, "O okulu mu kazandı?! Dil de öğrenmiş... oh maşşallah, gel bi’öpeyim evladım seni" şeklinde takip etti. Ve sonunda "Ne!? diğerini de mi kazandı kazandı?! Ne olacak! Bizim oğlan da kazanır..." gibi kıskançlıklara dönüştü.

Benim hayatımdan, kendilerine bir eğlence yaratmışlardı. İçinde kıskançlık, takdir, kızgınlık, benimsemek, beklenti ve umutların kol gezdiği küçük bir dünya yaratmışlardı benim sırtımda. Evet benim sırtıma bir gezegen tohumu atmışlar, o tohum omuriliğime köklerini salmış, sarmalamış ve ben en az Atlas kadar beli bükük o gezegenin gelişimine babalık etmiştim. Aslında hepimiz küçük yaşta Ebeveyn olmuştuk. Kendi ebeveynlerimizin bizden sonraki hayatlarına Ana-Babalık etmiştik, değilmi ya?

Söylemedim değilmi? Bunlar gelişirken ben hiç orada değildim. Hiç te ilgilenmedim zaten. İki fakülteyi de yarım bıraktım. Biraz da asiliğin getirdiği öfkedendi sanırım. Bana odaklanmış bir komşu ahalisi... Bir çift ebeveyn izledi durdu. İştahla kendi yapamadıklarını nasıl başardığımı izlemek istediler. Aldılar ellerine patlamış mısırlarını, çağırdılar komşularını, bastırdılar parayı ve başladılar izlemeye. Art niyetle olmasa; kendi yansımalarının başarısını görmek ve mutlu olmak istemiş olsalar da; irkiltici bir tribün yaratmışlardı. Bir sebebi olmalıydı elbet piyano derslerinin; sporun; özel okulların v.s. Eğlenceli bir küçük adam yaratmak istemişlerdi. Donanımlı bir genç adam. Ama bu genç adam bu kadar mühimmatı taşımak istemeyebilirdi. Hepsini sırayla sırtından indirdi. İleride tekrar alacaktı. Ama önce ilkelliğinin ve salaşlığının tadına varmalıydı. Önce en temel varlığının çıplak bilincine varmalı, ardından onu giydirmeliydi. Onlarsa, hayat sirkinin atlı karıncasına binmiş; olduğu yerde turlar atan ufaklığı izliyorlardı. Lunapark bekçisiyse, o sıralarda uyukluyordu. Hiç uyanmayacağını yıllar sonra fark ettim.

Bunlar olup biterkense benim aklımdan bir tek şey geçiyordu... "Büyüyünce iyi bir insan olacağım"

Hep bilmiş bir çocuk oldum. Çevremdeki bu izleyici kitlesine ve özel hayatıma ettikleri tecavüz sebebiyle kızgındım da. Ve hep birileri sorduğunda, ciddi ciddi "İyi bir adam olcam ben..." diye cevap verdim.

"Ne olacaksın yavrum?", "İyi bir adam olcam örtmenim..."

Evet... Büyüyünce iyi bir adam olacağım ben. Mesleğim bu olmalı. Ama onu başaramamış olmam büyümediğim anlamına gelebilir mi? Hani büyüyünce geleceğimiz noktayı öngörüyoruz. Ama o noktaya ulaşamazsak, çocukluğumuzu da bir öngörü olarak kabul edebilirmiyiz? Yoksa ben çok mu karıştırdım mevzuyu? Öyle yaptım...

Konudan koptum ben yine... Neydi asıl soru? "Ne olmak istiyordum, ne oldum?" Ya da "Ben kimim?"

İyi bir adam olacaktım. Ve oldum.
Ama bahşişi zayıf bir iş... Hem de oldukça zayıf...

Bende cepten yiyip, iyi bir adam olmaya devam ediyorum.



Son Eklenen Yazıları
Cem Karahan